Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tolkien'in Ağacı
"Ben bütün eserlerimde düşmanlarına karşı ağaçların tarafını tutarım. Ağaçların büyümekte hâlâ direndiği her yerde elektrikli testerenin vahşi sesi hiç kesilmiyor."
Mitlerde, fantazyalarda, her yerde ağaçlar. Türkülerde, ritüellerde... İnsanın olmak istediğidir bir bakıma; kökler ölümsüzlüğe ulaşırmış gibi derinde, yapraklar hep değişen, kaotik bir heyecan yaratan gökyüzüne doğru. Sonsuza kadar yaşanırmış gibi. Yeni dallar, yeni yapraklar, yeni bulutlar. Döngülerde yükselen bir yaşam. Alegorisi uzar gider, çeşitlidir. Tolkien gibi bir mit yaratıcısının kullanmaması düşünülemezdi. Elektrikli Testere ve Ejderha başlıklı yazısında Gürses, Tolkien'in mektuplarından ilginç bir bilgi aktarıyor; Entlerin Isengard'a yürüyüşünün Macbeth'teki "Birnam ormanının kalkıp Dunsinane'ye yürümesi" metaforundan esinlenildiğini söylüyor. Bu tür postişlere bayılıyorum; sevdiğimiz yazarların ilham kaynaklarını sezdirdiği ölçüde keyif veriyor. George R. R. Martin'in Hadrianus Duvarı'ndan esinlenmesi gibi.
Sabri Gürses'in derlediği makaleler. Edmund Wilson'dan bir yergi, Öff, Yine Şu Orklar! ve cevap niteliğinde olan Tolkien'ın Ağacı en çok dikkat çekenler kanımca. Kitapta sıralamaları farklı ama Wilson'ınkinden başlarsam daha mantıklı olacak diye düşünüyorum.
Öff, Yine Şu Orklar!: Wilson kısaca şunu diyor: Kitapları defalarca okudum, C. S. Lewis ve birkaç yazarın övgü dolu yorumlarını şuraya bir bırakayım. Hobbit'in "rabbit" ve "Hobb" kelimelerinden geldiğini de yazayım, sonra giydireyim. Çocuk kitabı gibi başlayıp yetişkin kitabına dönüşmesi iyi bir şey değil, zaten yetişkin kitabına da dönüşmüyor, yedi yaşındaki çocuklar bu kitabı çok iyi anlar. Yazar, yarattığı diller için bir dünya kurguladığını söylüyor, hayranların abarttığı gibi muazzam bir alegori yok, politik veya ahlaki hiçbir niyet yok. Aşırı büyümüş bir peri masalı, filolojik bir oyun. Oyunun içinde periler belirip kayboluyor, hatta o kadar kötü beliriyorlar ki herhangi bir derinlikten yoksun kalıyorlar, kişilikleri anlaşılır gibi değil. Basit bir iyilik-kötülük oyununda Frodo'nun dönüşümlerini anlamlı kılacak korkunç olgular yok, mağaralarda yaşayan örümcekler, yerin sekiz yüz bin kat altından gelen yaratıklar somut gerçeklikten zerre nasibini almamış. Gulliver, Gogol, Poe gibi yazarların tekinsiz dünyaları ne kadar rahatsız ediciyse Tolkien'ın dünyası o kadar başarısız, adeta parodilerle dolu. Sauron mesela, üç cilt boyunca inşa edilen bu muhterem zatı, o yüce amacının peşinde koşarken neden göremiyoruz? Her şey bir perdenin arkasında oynuyor, gölgelerden anlamlar çıkartıyorlar. Saçmalık.
Tolkien'ın Ağacı: Colin Wilson, Tolkien'ın esinini tarihsel bir konuma oturtup Romantizm ve takip eden dönemleri ele alarak irdeliyor, bu açıdan oldukça başarılı. Bir diğer olayı da Edmund Wilson'ın eleştirisini hak verdiği ve vermediği yönleriyle ele alması.
Şöyle bir meyil olmuş galiba; üçleme 1950'lerde pek okunmamış ama 1960'ların başında H. P. Lovecraft'ın keşfedilmesiyle birlikte Tolkien'a gereken önem de aynı dönemde veriliyor ve seri fırtına gibi esmeye başlıyor. Wilson, Tolkien'ın yarattığı dünyayı Faulkner'ın, Dickens'ın dünyasına yakın buluyor. Nitelik açısından. Eh, bu biraz iddialı oldu. Wilson da bunun farkına varmış olacak ki Bombadilli bölümlerin, Gimli'nin Galadriel'e methiyeler düzdüğü kısmın biraz daha kısa tutulabileceğini söylüyor. Her şeye rağmen seri iyi, bunun sebebi aralara yüksek edebiyat denen nanenin sıkıştırılması. Tolkien 22 yaşındayken Dickens, Chesterton gibi yakın dönem yazarlarını iyi biliyordu, Wordsworth'ü ve çağdaşlarını sevdiğine dair bir sezgim de var ki biraz araştırınca konuyla alakalı makalelere rastladım. Yürümek, bitimsiz bir doğanın içinde yitmek yolgezer şairlerin işi olduğu kadar Tolkien'in karakterlerinin de işi. Neyse, Wilson örneklemi geniş tutarak ilerliyor ve isim vermeden Wells'in Kipps'ine bağlıyor konuyu, bir de Dickens'ın David Copperfield'ına. Mekandan çıkış yolunu bulmak, sıkıntı verici bir yerden uzaklaşmak veya bir hedefe doğru ilerlemek, bunlar Tolkien'ın etkilendiği izlekler. Peri Masalları Üzerine'yle paralel bir okuma yapıyor Wilson, hayal gücünün işlevi üzerinden yürüyor. Blake ve Yeats'i de araya sıkıştırıveriyor; gezginler, sıkıntı ve özgürlüğü Tolkien'ın yarattığı dünyaya iliştiriyor. Simgesel bir dünya, Edmund Wilson'ın anlayamadığı bir şey Colin Wilson için. Ayakları yere basan bir fantazya, belki de normatif yazının dışına pek çıkmayan bir anlatı burada bahsedilen, tabii Tolkien'a gelmez.
Yukarıda bahsedilen filolojik oyun söyleminin bir yanıltmaca olduğunu iddia ediyor Colin Wilson, benzer hususta Henry James'in Yürek Burgusu için "saf ve yalın bir peri masalı" demesini örnek gösteriyor. Anlatıcı güvenilmez olur da yazarın oyunculluğu evlere neşe katar.
Savaş sahneleri toplamdaki etkiyi bozuyormuş ve daha da önemlisi, Tolkien'a Eliot damarının verdiği etkinin yine Tolkien tarafından bozulduğunu söylüyor Wilson, tabii peri masalı geleneklerine çok fazla bağlılık gösterildiği zaman. "Küçük kahraman" çerçevesi, Tolkien'ın bir parçası olduğu yolunda yorumlanan modernizm karşıtı anlatının zıt kutbunda yer alıyor, bunun Tolkien'ın kendi savını çökertmiş olduğunu söylüyor Wilson. Fantastik hayal gücü bir tür hastane, yorgun insanların güç ve umut bulduğu yer olarak peri masalları denemesinde yer aldığına göre... Ulan cümleyi nasıl toparlayacağımı bilemedim. Öyle olmuyor yani, Tolkien kendi bacağına sıkmış sayılır ama benzerlerine göre kendi yolunu açmıştır, hiç gidilmemiş bir yolda her şey mümkün, her şey olasıdır. Son bir şey; anlatı da Tolkien'le birlikte değişiyor ve masaldan epik bir serüvene evriliyor, bu durumda karakterlerin mesnetsiz dönüşümü gerçekten bir aksama olarak görülebilir. Canavar gibi not almışım, hepsini yorumlayamayacağım burada. Kitabı edininiz.
Başka ne var, aynı makalede yakın zamanda İthaki'den çıkan Arcturus'a Yolculuk'un Yüzüklerin Efendisi'nden çok daha büyük bir kitap olduğu söyleniyor, henüz okumadığımdan bir yorum yapamıyorum. Kitap şu an bana bakıyor ama üzgünüm, okuma listesi kalabalık. Çok kitap ve az zaman var. Neyse, bir de Lovecraft'la Tolkien arasında kurulan ilişki her ne kadar zayıf olsa da isabetli gibi gözüküyor. "Cücelerin en derin mağaralarının çok çok altında, dünya isimsiz şeyler tarafından kemirilir. Sauron bile bilmez bunları. Ondan da yaşlıdırlar." (s. 45) Tolkien eğer Yüce Eskiler'i falan düşünerek yazdıysa bunu, şu an heyecandan titredim. Kozmogonide nereye yerleştireceğiz bunu, bilemiyorum tabii.
Diğer makalelere girmeden bitiriyorum, Tolkien'i sevenler bu kitabı kaçırmasın.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Buzdolabının Üstündeki Kız
Keret'in öykülerinin aşırı yorucu, çok yorucu olması, öyle böyle yorucu olmaması, yora yora bir hal etmesi ne kadar da güzel dönüşlere yol açıyor, mesela ben dönüyorum ve ilk okuduğumda berraklaştıramadığım anlamları çözüyorum. Demişimdir, yine diyeyim; Tamamen Yalnız Değil'e denk gelirsem gözümde yaşım, hazır olda bekliyoruz, Tanrı'nın ortalığı şöyle bir kolaçan edip ortadan kaybolmasını şaşkınlık içinde izliyoruz. "Bir mucize olabilir mi, olsun, olmazsa öykü değilsiniz," diye açıyorum kitapları, bir doz curnata alıp sıkıcı hayatıma dönüyorum. Dönmek istemiyorum, Keret'i daha çok okumak istiyorum. Sıradanlığı bu kadar saçmalaştıran başka bir yazar bilmiyorum, bilmek istiyorum ama bulamıyorum, zaten sıkkın olan canımı biraz daha sıkıyorum, kendimi sahillere vuruyorum, bir tsunami geliyor uzaklardan, "Nihayet!" deyip kollarımı açıyorum. Bir motosiklet alıyorum, yolda hayvanın biri sıkıştırıyor, refüje savruluyorum, "Nihayet!" deyip kollarımı açıyorum. Bir otobüsteyim, otobüs şoförünün peygamberliği henüz tebliğ edilmemiş, tam ben biniyorum ki bir ışık, bir ambiyans. "Nihayet!" deyip kollarımı açıyorum, peygamberime sarılıyorum. Bakınız, şol köprüdeki adam benim. Artık adamım, bunu kabullendim, zorla kabul ettirdiler. O kadar adamım ki deprem olduğunda, halatlar kopup herkes sine-i deryaya doğru zorunlu bir istikamet tutturduğunda kollarımı açmıyorum. Şaka şaka, "Nihayet!" diye bağırıp kollarımı açıyorum. Yüzeyle temas hiçbir zaman gerçekleşmiyor, hızla düşmenin yerini hızla yükselme alıyor ve tekrar köprüdeyim, yansımamın adı Uktu. E ben yine kurtulamadım bu harflerden? Sıkıntımın sebebini şu an anlıyorum, adımdan kurtulamayacağım. Birinin yüzümü kazıması gerekiyor, altından bir başka isim çıkmazsa, o zaman kurtuldum. O zamana kadar Keret okumaya devam.

Buzdolabının Üstündeki Kız: Çift olamayan bir çift, kız yalnız kalmak istiyor. Adamın yüzünden mi? Değil, kızın çocukluğuyla ilgili. "'Ya bana durumu izah edersin ya da çift olmaktan vazgeçeriz,' demişti. Kız tamam demiş ve çift olmaktan vazgeçmişlerdi." (s. 7) Neydi olay, kızın ailesi çok yaşlı. Bu enerji küpünü buzdolabının üzerine koyuyorlar ve ortadan kayboluyorlar. Kız orada yalnızlıktan hoşlanıyor, popo sıcak, her şeye yukarıdan bakılıyor, keyif yerinde. Bu.

Tamamen Yalnız Değil etkisi yarattı. Düşünürdüm ki açılamayacak bir kilit var mı, kim değişimin önünde durabilmiş? Var, ne yapılırsa yapılsın açılmayacak kilitler var. Belki zamandır olay, geçmişte saklıdır, belki doğru kişinin belirmemesidir, belki o doğru olmayan kişi sizsiniz ve kanırtmadan, zorlamadan, tamamen sevgiyle çabaladınız, olmadı. Olmuyor, olmayınca gitmek kalıyor. Peki iki sayfacık bir öykü nasıl böyle darmadağın ediyor beni?

Bu kadar, başka bir şey anlatasım yok.

Nihayet!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kırgın Anlatıcı
Alakarga'dan. Yerli yazarların kalelerinden biri Alakarga, aynı zamanda Saki ve Wells de bastılar, ilgiyle takip ediyorum.
Fikret Cemal'in Ölümü: Alegoriye göz kırpar. Fikret Cemal alaylı bir yazar adayıdır, gerçi bu işin okulu olduğunu sanmam. Yazarlık kursları var, bir de üzerine yaratıcı okurluk kursları çıktı. Bana göre para söğüşlemenin çeşitli yollarındandır bu kurslar, kattıkları şeyler elbet vardır ama harcanan zamana ve paraya değmez. Bir yolculuksa bu, yolu kaybola kaybola takip etmek daha iyidir. İşin okulu olarak üniversiteleri görürsek... Birini edebiyattan soğutmak isterseniz edebiyat okumasını sağlayın. Daha iyi bir yöntem bilmiyorum. Neyse, Bu Fikret Cemal kardeşimiz Ahmet Cemil'in düşlerine sahiptir, iyi edebiyatın peşinden koşar ve kliklere dahil olur. Bütün bunlar futbol alegorisiyle anlatılır, edebiyat kliklerin savaşıymış gibi. Taraftarlar, tezahüratlar, maçlar... Ahmet Cemil oyunu daha iyi oynamasıyla -öykülerinin niteliğinin gelişmesi- as kadroya falan girer, herkesin gözdesi olur. Edebiyat liglerinde şiddetlenen kavgalara devletin el atmasıyla rüya biter, demir ökçenin topuk izinde katledilen edebiyatçılar görülür. Fikret Cemal de bir hengamede başından vurulup öldürülür. Sonra edebiyat yasaklanır, yer altına iner, devrime kadar gizli gizli yürür. Ana akım fikirler tarafından desteklenmediği sürece devrimin gerçekleşme şansı hep vardır, yoksa bir başka devrim yalanı özgürlüğün gazını almayı sürdürür. Böyle bir öykü.
Kadıköy Boğa'da Bir Kadın Bir Adamı Bekliyor, Bekliyor...: Hikmet ve Aliye.
Caner'in yığma usulü klasik; bir karakterin oluşumu derlenmiş olaylarla izleniyor. Günün bir kesiti mesela. Uyanış, kahvaltı, iç dünyanın uğultusu ve motor! Bir de düşüncelerle düşüncelerin monolog haline bürünmesi birbirini köstekleyen unsurlar aslında, öyküde bu da var. Karakteri ben tamamlamak istiyorum, eşelenmemin sebebi bu aslında. Carver'ın insanları buna cuk oturur mesela. Caner'inki bir tercih meselesi, sanatçının kendi yaratısındaki sonsuz tasarrufu.
Hikmet gececi, tekelde çalışıyor ve uzayıp kısalmıyor, bombalamak istediği sıkıcı bir yaşamı var. Aliye dükkana gelince aklının bir köşesi çiçek açıyor, kadının hayatla yakından ilgili olması önemli değil. İçini döküyor, kadınla buluşmak için söz koparıyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde Hikmet'i vuruyorlar, Aliye boşuna bekliyor, erkeklere hayırlar dileyerek yoluna gidiyor. Birbirini ıskalayan iki insan.
Mutsuzluğun Süregelen Tarihi: Russell'ın felsefe tarihini mutsuzluk üzerine kurduğunu düşünüyorum, tam olarak böyle bir şey ortaya çıkardı. Cengiz bir konuşmayan adamdır. İçer, dinler, düşünür. Bir içki masasında mutsuzluk bahsi açılır, Cengiz kafasında filozoflar geçidi düzenler, mutsuzluğun düşünce tarihini çıkarır.
Zalim Her Zaman Kaybeder ve Varolma Lokali, kitabın ağır topları. İlki kapitalin biçe saplaya kanını bırakmadığı işçi sınıfıyla, ikincisiyse mutlulukla bezenemeyen bir hayatın değiştirilmesi üzerine. Birkaç güzel öykü daha var, tembelliğimden yazmadım.
Hayali kurum ve kuruluşlar iyi, öyküler iyi. Caner iyi yazıyor, deneyin bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Dakikalık Öyküler
Hiçe bir bakış atmanın bedeli, ruhta azıcık bir incelik de varsa yaratmak oluyor, hiçlikten korkulduğu için mi? Remarque, Vonnegut, Böll ve diğerleri uçsuz bucaksız bir yazın oluşturdular, kimi ciltler dolusu yazdı, kimi hayal gücünün dokusunu kaba gerçeğin üzerine işledi. Mücadele etme yolları farklı, insan zenginlik demek. Ne güzel.
Örkeny'nin daha uzun metinleri de varmış, bilmiyorum, bundan başka bir tanecik oyunu çevrilmiş ama olayın bu öykülerinde olduğunu düşünüyorum. Ciltler dolusu dedim, aslında uzatmanın o kadar da anlamı yok. Vardır elbet de saçmanın, hiçin minimal düzeyde daha yoğun olduğunu seziyorum, bu sebeple Bir Dakikalık Öyküler iyi, çok iyi. Örkeny de gerek savaşlar, gerek diğer can sıkıcı olaylar yüzünden kendine istediğince odaklanamadığından şikayetçi, dolayısıyla kısacık yazarak istediği yalnızlığı yakaladığını düşünüyorum.
Şimdiye kadar okuduğum Macarların hepsi çok iyiydi ama nedense çevrilmeleri konusunda sıra kendilerine bir türlü gelmiyor, çok ağır ilerliyor işler. Bu şamatacı topluluktan daha fazla çeviri yapılmalı.
Kullanım kılavuzunda öykülerin bir çırpıda okunabileceği, zaman kaybı yaşanmayacağı söyleniyor ama doğru değil, öykülere tekrar tekrar dönmek gerekecek. Şu dahil:
Boş sayfanın doluluğu harflerle sınırlı değil. Görme Biçimleri sergisine gitmenizi tavsiye ederim, orada bir eserin yer aldığı çerçevenin önü değil, arkası sergileniyor. Görülmeyen yüzde bir eserin geçirdiği aşamalar var ve o da bir sanat olarak incelenebilir, aşağı yukarı böyle bir şey. Burada da benzer bir şekilde düşünebiliriz; yaratının bir malzemeye ihtiyacının olmayacağı durumlar vardır, yaratıcının referansıyla veya alımlama yoluyla eser ortaya çıkabilir. Bu durumda aşırı yorumlama da yorumlamanın bir yan ürünü olarak yanlışlanamaz, içkindir çünkü. Sınırsız bir alan, sayısız seçenek. Yarınki benle bugünkünün doldurdukları bir olmayacak, yarınki benle bugünkü bir olmayacağı için. Buna bakıp geçemiyoruz o yüzden, zamanımızı alıyor ve almaya devam edecek, öykülerin tamamı için geçerli bu.
Düşündüm de, sayfanın ne olduğunu bilmesi güzel şey!
Şunu de söyleyeyim, aynı sergide bir anın 600 farklı yakalanışından oluşan güzel bir eser var, görmenizi çok isterim. Kuşlar, Akdeniz, çocuklar ve insanlar... Bir ekmek parçasını tutan adamdan duvar dibinde kaygıyla bakan adama geçiş ağır geldi, gözümde yaş. Anlar kendilerinden başka şeylerle de dolu.
Üç beş öykü alayım buraya, fikir versin.
Danışma: Masa başı işler iyi değil, hiç iyi değil. Sadece iki cümlelik bir iş.
"Birinci katta, solda."
"İkinci katta, sağdan ikinci kapı."
Bu kadar. Binlerce kez tekrarlandıktan sonra doğru cevap gelir: "'Hepimiz hiçlikten geldik ve o lanetli hiçliğe döneceğiz!..'" (s. 30) Şikayet umursanmaz, pek de büyük bir hadise değil. Mesleki deformasyondan da hiçliğe varılır.
Grotesk Nedir?: Kafanızı bacaklarınızın arasına sokup dünyaya tersten bakın. Yazılar, cenazeler, yağmur damlaları başka bir şeye dönüşecek, varlıklarını reddedecek ve formu yitirmeksizin başka bir anlama gelecek. Risk budur, grotesk de!
Bir Olay: Ama... Öykülerde bir şeyler olur, anlamlı bir şeyler. Olur mu? Şart değil.
Adı Sandor olan bir şişe mantarı suya düşer, bir süre yüzer ve ağır ağır batar. Dipte neden battığını düşünmez, batışın herhangi bir anlam taşıdığını da. Hiçbir açıklaması olmayan bir olay öyküye dönüştüğü zaman anlam kazanır. Belki de kazanmaz.
Ucuz Atlatılmış Bir Trafik Kazası: Tokyo'nun işlek caddelerinden birinde iki harakiri denk gelir, birkaç küçük sıyrık dışında kaza ucuz atlatılır. Kimse ölmemiştir, onur haricinde.
İnatçı Baskı Hatası: Bu da güzel. Baskı hatası olmayan bir baskı hatası kendi varlığını kanıtlamak istercesine orada değildir, açıklamasının haricinde hiçtir. Düzeltme metni bir şeyin düzeltildiğini anlatmaz her zaman, nefes almanın yaşamak için yeterli olmaması gibi.
Dr. Khg'nın Anısına: Alman askere Hölderlin sorulur, Schiller sorulur, Rilke sorulur. Asker bilmiyordur, kızarır ve bildiğini söyler; bir kurşun. Aşağılanmanın etkisiz çözümü, nesneye yönelen öfke.
Kuşluk Vakti Gelen Telefon: Hah, bu deneyimlenecek bir şey.
Petofi'nin telefon ettiği kişi Petofi hayranıdır, büyük sanatçı, hayranıyla konuşmak ister ama hayran konuşacak bir şey bulamaz, eserlerini çok sevdiğini belirtir ve telefonu kapatır.
Neyse, Örkeny okuyunuz ki genç kalasınız.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eski Zaman Delileri
Fulford, Anlatının Gücü'nde şehir efsanelerinin dünyayı hikâyelerle biçimlendirmenin bir parodisi olduğunu söylüyor ama işin parodi kısmı Leskov'un zamanında hikâyeden ne kadar farklıydı, düşünmek gerekiyor. Kolektif hafızanın biçimlenmesinde tarih yazımıyla birlikte halk hikâyelerinin, hikâye anlatıcılığının da büyük payı var. Leskov parodiyle hikâye arasındaki farkı ortadan kaldırıyor ya da ikisi arasında herhangi bir farkın bulunmadığı zamanlarda söylenceleri hikâye anlatıcısı olarak ele alıp yazına sol kanattan enfes bir koşu yapıyor, ileride Bulgakov, Çehov, Marquez var. Borges sağ kanattan ara ara destekliyor, o da ailesinden ve çevresinden dinlediği hikâyelerle büyüyüp bu hikâyeleri öykü olarak tekrar doğurduğundan iki yazarı aynı kefeye koyuyorum, büyük iş yapmışlar. Benjamin'in, "Ah, nerede o eski hikâyeler?!" diye hayıflanmasının ardından Leskov güzellemesinin gelmesi anlaşılır.
Sırayla gitmeyeyim, bu şehir efsanesi olayının neredeyse iki yüz yıl önce irdelendiği açıklamayı öne alıyorum. Eski Zaman Delileri'nde kurguyla gerçeğin birbirine oynadığı oyunlardan bahsedilir; örneğin yıllar önce duyulan bir olay sanki dün yaşanmış gibi anlatılır, bunu kahvede Hilmi Dayı da anlatabilir, sevdiğimiz bir yazar da. Tabii kimlik biraz değişmiştir; isimler, yer, olayın rengi falan, kulaktan girdiği şekliyle kalmaz, ağızdan/elden çıkarken farklıdır, başka bir şeye dönüşür. Leskov kendinden örnek veriyor, Bir Nihilistle Yolculuk öyküsünün gerçekten yaşanmış gibi anlatıldığını duyduğunda dehşete düştüğünü söylüyor.
"'Nasıl yani,' diye düşündüm, 'kısırlık' artık yalnızca edebi yaratıcılıkta değil, yaratıcılığı her zaman değişik ve yinelenemez olan hayatın içinde de mi hissedilmeye başlandı. Ne yani, hayat birden aptallaştı ve gerçek olayların bu denli canlılığı karşısında bizim betimlemelerimizin çok zayıf kalmasıyla bizi utandıracak yerde, bizim yarattığımız kompozisyonların o hiç de mükemmel olmayan tuşlarıyla oynamaya mı başladı..." (s. 41)
Fulford'a dönüyorum, insanoğlunun hayatı kronolojik hikâyeler biçimine sokmak yönünde bir eğilimi var, zihinsel işlerliğimizi bu şekilde sağlayabiliyoruz. Bilinç de başlı başına bir karnaval olduğu için yaşanan hiçbir şey yaşandığı gibi kalmıyor, işleniyor ve yine işleniyor. Bu işlenme mevzusu Dürrenmatt'ın Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi'nde gayet açık bir şekilde açıklanır. Biz bir kameranın duygu dünyasına sahip olmadığımız için hiçbir şeyi olduğu gibi göremeyeceğiz, bu yüzden gerçekliği kurgulayıp raflara yerleştireceğiz. Bu noktada gerçekle kurgu arasında pek bir fark kalmıyor sanıyorum. Başka bir metne gidiyorum, Cem Akaş'ın 19'unda "Gerçek'ten daha edebi, Edebiyat'tan daha gerçek" bir kitap kendini yazdırır, zorla yazdırır. Zorla yaşanır, zorla kurgulanır. Bu iş böyle yürüyor. Neyse, bu olayı gören Leskov da durur mu, yapıştırmış öyküleri. Hikâyelerin yazılı olarak korunmayı hak ettiklerini, gerçekliklerinin sorgulanabilir olduğunu ama bunun pek de önemli olmadığını söyleyerek girişir.
Madam De Genlis'in Ruhu: En sağlam yalanların gerçekliğin kıyısına iliştirilenlerden doğduğu söylenir, öykülerde de gerçekliğin katı yüzeyindeki çatlaklardan çıkmış uydurmacalara rastlayacağız. Bilmece gibiler, işin kurmaca olmayan kısmı edebi dedektifler için keyifli bir uğraşı olacak.
Bu öyküde şehir/bölge yöneticisi bir beyefendinin eşini göreceğiz, kendisi büyük yazarların ruhlarının kitaplarda yaşadığını düşünmektedir, malum zaman ispiritizmin zirve yaptığı bir zaman. Neyse, çocuklarını iyi bir şekilde yetiştirmek isteyen hanım bazı yazarların okunmasını yasaklamıştır. Tembellik gibi zararlı düşünceleri övenler kitaplığa giremez ama girenler de arıza çıkarabilir, yargıya varmadan önce bilgi sahibi olmak lazım, böyle bir şey.
Vişnevski ve Akrabaları Destanı: Leskov'a göre Ruslar edebiyatta gayet gerçekçi bir şekilde anlatılmıştır ama bu gerçekçiliğe sığmayan yönler de vardır, onlar söylencelerde varlığını sürdürür. Vişnevski böyle bir söylenceden çekilip alınmıştır. Leskov adamı hiçbir şekilde yargılamaz, sadece renkli bir yaşamı aktarır.
Önemli bir adam Vişnevski, Batı'da eğitim alıp memleketine döner ve Ukrayna-Rusya çekişmesinin halka yansıdığı şekliyle biçimlenir, bir de mezhep farklılıkları var tabii. Bu kısımlar toplumun gerilim noktalarını ortaya çıkarıyor ama konu bu değil, Vişnevski. Adamımız orijinal, aileden zengin ve başına buyruk, bir de şair gözleriyle bakıyor dünyaya. Eşi adamı seviyor ve daha da önemlisi anlıyor, adamın kadınlara karşı duyduğu sevgiyi görünce o kadınları kendi çocuğuymuş gibi seviyor ve onlara bakıyor, adamın şairane çıkışlarına aynı şekilde cevap veriyor. Ne zaman ki kadın ölüyor ve Vişnevski başka bir kadınla evlenip yeni eşinin duygusal açıdan odundan hallice olduğunu anlıyor, o zaman yarı yarıya ölüyor, dünyanın renkleri giderek soluyor, meyvelerin eski tadı kalmıyor falan. Öldüğünde öbür tarafta buluşacaklarını düşünüyor yazar, aralarındaki ilişkinin niteliğini anlarsak son derece olası.
Nöbetçi: Leskov, öykünün Ruslar için son derece tipik olduğunu düşünüyor. Uydurulmuş hiçbir şey yokmuş bir de. Gerçeğe yakışan bir öykü gerçekten.
Kulübesini terk etmemesi gereken bir asker, az ileride boğulmak üzere olan bir adama yardıma koşar ve adamı kurtarır, o sırada oradan geçmekte olan muvazzaf bir gaziyi görünce korkudan hemen kulübesine döner ama ihbar edileceğini düşünmekten içi içini yer, komutanını durumdan haberdar eder. O sırada gazi de adamı kurtarmış gibi yapıp madalya almaya karar verir, sonuçta kurtarılan adam kendisini kimin kurtardığını fark edemeyecek kadar korkmuştur. Böylece hikâye iki uçtan yürümeye başlar, komutanlar komutanlarına başvurur derken gazinin hikâyesi gerçek olarak kabul edilir, bizim fedakar askerimiz de iki yüz değnek cezasıyla yırtar. Hikâye içinde hikâye, gerçek olarak kabul edileni gerçeğe en uzak olanıdır zira gazinin giysileri kupkurudur ama önemi yok, gerçek tercih edilebilir bir haldedir.
Son bir tane, Alaycı. Bu tam Aziz Nesin'in kalemi aslında. Köye atanan yönetici adildir ve çalışkandır ama köylüler adamı sevmez çünkü adam kimseye dayak attırmaz, kimseyi sürgün etmez, kimseye kötü davranmaz kısaca. Köylüler bu durumu kabullenemez, adamı bir temiz döverler, üzerine adamın kurdurduğu fabrikayı, değirmeni falan yakarlar. Özür dilemeleri karşılığında affedilecekleri beyan edilir, buna rağmen adamla bir daha çalışmak istemedikleri için özür dilemezler ve çoğu sürgün edilir, bazıları köleleştirilir falan. Trajikomik.
Folklor, hikâyecilik derken okuyacak öykü kalmıyor.
Yanıtla
0
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geriye Kalan: Bir Chris Cornell Retrospektifi
Berk Kuruçay genç bir arkadaş, muhteşem bir araştırmacılık örneği göstermese de derli toplu sayılabilecek, içi dolu turşucuk bir başvuru kitabı koymuş ortaya. Bu açıdan iyi ama araştırmacılıktan çok hayranlığın dili var, kitaptaki bilgilere de azıcık uğraşla internetten ulaşabilirsiniz. Kitabı biraz kurcalasaydım edinmezdim açıkçası, normalde bodoslamadan kitap almam ama oldu bir kere. Haydarpaşa'daki fuarın ortamı beni küçük, sevimli bir canavara dönüştürdü.
Cornell'in intihar ettiği geceyle başlıyoruz, In My Time of Dying hadisesi, eşi ve arkadaşıyla konuşmaları... Zihinsel olarak hazırlık yapmış Cornell, aldığı ilaçların etkisiyle olduğu söyleniyor ama kim bilir? Sebepsiz yere ölmek için çok genç olduğu söylense de gençliğin kimde olduğunu söylemek zor. "İntihar etmek için çok genç olmak" diye bir şey yok, diğer yandan milyonlarca sebep var intihar etmek için, bazılarının veya birinin sıkı bir baskısı yeterli. İntihar edenin arkada bıraktığı insanları düşünecek durumda olmadığı görmezden geliniyor, sanki herkesi arkasında bırakıp uzaklara gitmiş ama varlığını sürdürüyormuş gibi. O noktada insanların bir önemi kalmıyor zaten, herkes Caraco gibi ince olmak zorunda değil ki anneyle baba öldükten sonra intihar edilsin. Sonrasındaki suçlamalar saçma bu yüzden, istendiği gibi yaşamak -veya ölmek- için kimse çocuklarını, eşini düşünmek zorunda değil, bu özgürlük ağırdır ve ağırlığı ölçüsünde özgürlüktür zaten. Cornell'in yaşamına ve ölümüne saygıyla yaklaşıyorum, insan olmak zordur çünkü.

1960'lardan itibaren Grunge'a kadar müzikal anlamda neler olup bittiği güzelce ele alınmış, bir de Seattle ve ahalisi anlatılmış, o da güzel. Annesiyle babası boşanmış çocuklar ellerine gitar alıp üretmeye başlıyor, uyuşturucuya bulaşıyor ve yağmurun eksik olmadığı bir şehrin sokaklarını adımlıyor, bir de işçi sınıfının onurlu ve zor hayatını sıkıştırıyorum araya, temeller beliriyor. Cobain, Vedder, Cornell ve canım Staley'nin ortamı aşağı yukarı bu. Cobain: Montage of Heck'i izlerseniz fikir sahibi olursunuz, süper bir belgesel o. Neyse, ardından Temple of the Dog ve diğer üç kahramanın grupları geliyor, aralarındaki arkadaşlığı görüyoruz falan.
Sonda Chris Cornell'in bir röportajı var. Soundgarden, Seattle, Temple of the Dog ve Seattle Sound'la alakalı mevzulara kısaca bir değiniyor Cornell. Şehrin diğer kötü çocuklarını sevdiğini ve üretilen müziklerin birbirine pek benzememesinden duyduğu mutluluğu anlatıyor. Kendilerine özgüler, hiçbir şekilde değişmek istemiyorlar ve orijinal kalarak farklı işler ortaya koyuyorlar. Muhteşem bir durum bu; birbirine benzemek isteyen kimse yok, benzer kaynaklar var ve bu kaynaklardan doğdukları için birbirlerinden hem çok farklılar hem de farklı değiller. Ne güzel yapmışsınız ulan!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayvan Olmak: Bir İnsanın Hayvana Dönüşmesinin İzini Sürmek
Beyaz Diş'teki kısıtlı bir özdeşleşme değil, mecazlara gömülü bir esrime de değil, tam anlamıyla vahşi bir varlık olmaya çalışmanın hikâyesidir. Bilişsel işlemleri bilinçli bir şekilde kısıtlamaya çalışıp algıların dünyasına adım atmak zor ve yazar çoğu noktada başarısız oluyor, başarısızlığını kendi de kabul ediyor ama başarabildikleri bile evrimin bir noktasında çılgın bir gelişim gösterip zaman geçtikçe giderek uzağına düştüğümüz dostlarımızla zamanında benzer dünyaları paylaştığımızı ve bu dünyaların içinde yaşadığımız, sömürüye ve tüketmeye dayalı dünyaya göre çok daha doğal ve eğlenceli olduğunu gösteriyor. Bir zamanlar doğayı daha iyi duyumsuyorduk ve algılarımız bombardıman altında değildi, her şey daha basitti ve daha yaşanabilirdi, yaşamaya değerdi de diyebiliriz. Foster bir anlamda da insanın kaybettiği vahşiliğin nasıl bir şey olduğunu hatırlatıyor, uçaktan atlayarak değil belki ama solucan yiyerek ve sülüklerin içinde gezinerek.
Geçmişten günümüze hayvanlarla -dostlarımızla, akrabalarımızla veya aklınızdan geçeni de koyabilirsiniz- kurduğumuz ilişkilerimizin köreldiği açık. Habitatımız içinde öylesine farklılaştık ki beslenme şeklimizden hissettiklerimize kadar her şey yaşamımızı göz önüne alarak söylersem geri dönülmez bir biçimde değişti. Amiyane bir şey söyleyeceğim, Ege kıyısında bağ evi falan alıp şehirden basıp gitmek istiyoruz. Bir ölçüde doğaya dönüş. Endüstri toplumundan uzaklara, tabii her türlü elektronik aleti geride bırakarak ama o kadar da dönülmeyecek doğaya, tamam, o da iyi. Bunun için enerji ve para lazım, insanın ne olduğunu hatırlayabileceği bir yere gidebilmesi için insanın ne olduğunu unutturan şeylere ihtiyacı var. Harari'nin Tarım Devrimi'nin neden geri çevrilemeyeceğini anlattığı bölümü hatırlıyorum, geometrik artış öyle bir noktada ki geri alınacak gibi değil. Alışkanlıklar biçimlenmiş, nesiller boyunca benzer yaşamlar birbirini izlemiş, dolayısıyla bu noktada ütopik bir çözüm, olağanüstü şartlar ortaya çıkmadıkça iş hayal boyutunda kalacak. Neyse, zamanında duvarlara insan-hayvan biçiminde çizilen resimler çok gerilerde kaldı, aynı biçimde kurgulanan tanrılar da hatıralık olarak masaları süslemeye başladı, zaten formlar da iyice farklılaştıktan sonra bağ koptu.
Koptu mu?
"Wittgenstein eğer bir aslan konuşabilseydi bile, dünyası bizimkinden çok farklı olduğu için tek bir kelimesini bile anlayamayacağımızı söylemişti. Yanılıyor. Yanıldığını biliyorum." (s. 39)
Foster dört hayvanın yaşamını yaşamaya çalışıyor, eğlenceli anlatımıyla da insan olmanın çizdiği sınırların ötesinde, bir zamanlar ortaklık kurduğumuz yaşam biçimlerini hatırlayabilmenin mutluluğunu anlatıyor. Çamurlar içinde uyumak, böceklerle beslenmek ve başka bir sürü şey belki başlarda mutsuzluğa yol açmış olabilir ama... Böyleydik, farklı mıydık sanki?
Toprak, su, ateş, hava. Her biri için bir hayvan.
Porsuk: Ağza bir solucan attığınızda yemek borunuza yönelmiyor, dişler arasında bir boşluk bulmaya çalışıyor. Isırırsanız balçık ve toprak tadı gelir ama solucanın cinsine ve mevsimlere göre değişir bu tat. Porsuklar için açık büfe gibi düşünebiliriz, beslenmelerinin %85'ini solucanlar oluşturduğuna göre ekmek topraktan, su gölden, ne güzel dünya!
Foster oğluyla birlikte porsuk oluyor, ev yapma niyetiyle bir tünel kazıyor ve durmadan hapşırıyor, muhtemelen porsukların burunlarının ucundaki, burun deliklerini kapatan kas parçası kendisinde bulunmadığı için. Fiziksel farklılıkların yanında algısal olanlar da var, babayla oğlu bir süreliğine uyutmayan sesler, ıslak toprak mesela. Bu farklılıklardan yola çıkarak hayvanların duygulara sahip olup olmadıklarını irdeler Foster, Darwin'den örnek verir, keyifli bir uyarıcıyla karşılaşıldığında kasların gerilmesinden bahseder. Dönüşte Foster'ı sudan çıkmış balığa çeviren de bu değişim; motor sesleri, bağırarak konuşan insanlar, koku kaosu... Doğal yaşam alanlarından çıkıp insanların arasına karışan bir hayvan için ne büyük eziyet!
Susamuru: "Susamuru olmak uyuşturucu etkisinde olmak gibidir. Şehir hayatında yasal sorun çıkarmayacak tercihlerle bunu yapmanın tek yolu, birkaç gece her saat başı double espresso içip soğuk duşun altına girmek, ardından hâlâ kıpırdayan balıklarla yapılmış koca bir sushi tabağını kahvaltı niyetine mideye indirip kısa bir uykunun ardından yeniden başa dönmek ve bunu ölene dek tekrar etmek olabilir." (s. 91)
Dünyaların dönüştürülemeyeceğini, yaşamı algılamanın seksen farklı yolunun birbiriyle pek az noktada kesişebileceğini kabullendiğini söylüyor Foster, yine de bu tür benzetmeler yapmadan ve uyku, beslenme vs. gibi faaliyetlerin istatistiklerinden yola çıkarak türleri karşılaştırmadan edemiyor. Komik de bir herif.

Muhteşem bir deneyim, Foster'ın yerinde olmak isterdim. Doğa hakkında kafayı azıcık yormuş biri bu kitabı da sever bence.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölmek
Freud'la dirsek temasının ürünüdür Schnitzler, aynı şey Freud için de geçerlidir belki. "Bilimlerin çerçeve içine aldığı şeyler önce sanatta belirir" dalgası. Yakın arkadaşlar, birbirlerini çok iyi tanıyorlar ve birbirlerinden esinleniyorlar. Ne güzel. Freud'un araştırmaları hakkında yeterli bilgi sahibi olsaydım da elimde Ölmek'le kıyaslayabileceğim bir şeyler olsaydı keşke. Öyle bir durum yok, kitaplardan anlamadığımı en müstesna biçimde göstermeye devam etmeliyim.
Felix çökmüş bir halde Marie'nin yanına geliyor ve kadını kanser edene kadar derdini söylemiyor. Gidecekleri yerler var, güzel anlar yaşanacak ama Felix'in bedeninde bu güzel anları zehirleyecek bir hastalığın izleri bulunduğu için adam kendini kapatıyor, nice ricadan sonra hasta olduğunu ve bir yıllık ömrü kaldığını anlatıyor. Marie Felix'i çok sevdiği için o da Felix'le birlikte ölmek istiyor, en azından başlarda. Roman bir bakıma ölümün kabullenişi sırasındaki aşamaları takip ederek ilerliyor ama dinginlik aşamasına hiçbir zaman ulaşılamıyor, Felix'in ölmekle ilgili sıkıntıları büyük. Hepimizin hissedebileceği gibi.
Ölüm düşüncesi bir ötenin varlığını yok eder, daha fazlasının olmayacağını söyler, bilinen toprakların sonuna bayrağını diker ki bilinmeyenin ötesine yapılacak yolculuğun başka bir bilinçle -belki de bilinçten bağımsız bir şekilde, kim bilir- başlayacağını söyler böylece. Bu düşünceyi unuturuz ve akıl sağlığımızı böyle koruruz; bir savunma mekanizması olarak unutmak, işini iyi yapar ve yaşamımıza devam etmemizi sağlar. Mekanizmanın işlemediği zamanlarda ölümün bir virgül olduğunu kabul edene kadar amaçlarımız, alacağımız kararlar hasar alır, sonuçta bilinmeyenin sınırındayken şeylerin önemi yiter. Bir ay sonra öleceğimi bilseydim kabullenme aşamasına kadar -çok az insan varırmış buraya- denizin, ağacın, rüzgârın, yazacağım kitapların hiçbir önemi kalmazdı. Aitlik duygusu kaybolurdu, sevdiklerime bir ölçüde sahip olduğumu düşünmek beni rahatlatan bir şeyse bundan uzaklaşırdım. Sahip olmak pek doğru değil, güzelliklerin bir parçası olmak daha doğru oldu ama işin bencillik boyutu her zaman orada bir yerdedir, yitirileceklere karşı bir haset filizlenir. Ben yokum ve siz var olmaya devam edeceksiniz, öyle mi? Bildiğimiz dünyanın biçimlendirdiği bilinçten bu kadar, öbür taraf hiç önemli değildir. Ölmek, gitmeyi hiç istemediğim bir yere gitmek demektir ve özgür irademin, karar mekanizmamın ötesinde, beni hiç sallamayan bir şeydir.
Öyle midir? Değişir. Sonuçta ölüm hakkında ne düşünürseniz düşünün, insan bir tek kendi ölümünü ölecektir, bu biricik bir deneyimdir ve yaşamınız ölüme karşı nasıl biçimlenirse biçimlensin sona erecektir. Felix'in bunu kabullenememesi ve aşık olduğu kadını ölümüne dahil edip etmeme konusundaki fikirlerinin yol açtığı bunalımlar... Dertli bir novella bu.
Alfred'e giderler, Felix'in doktor arkadaşına. Alfred Felix'in hastalığının geçebileceğini, hava değişimi için doğanın kalbine gitmeleri gerektiğini söyler ama Felix'in daha o an, en başta ölümü kabullenişindeki katılıktan bir şeylerin yolunda gitmeyeceği bellidir. Ölümden kurtulamayacağını düşünür ve çok katmanlı kıskançlığı onu yavaş yavaş ele geçirir. Öncelikle Marie'nin yaşamına devam edeceği düşüncesi yüzünden mutsuz olur, sonra yarım kalacak fikirleri yüzünden mutsuz olur, ölüm aklında olduğu müddetçe mutsuz olur kısaca. İkilinin arasındaki tartışmaların arasında yer alan bireysel düşüncelerin anlatıldığı paragraflarda Felix'in kabullenme aşamasına yaklaşıp uzaklaşmasını izleriz. Kaybetmeyi olağan bir olay olarak benimsediği bölümlerde aydınlanır hatta iyileştiğini, ölümün kendisine hiç uğramayacağını düşünür. "Yaşamak arzusunu yenmemişti, sadece ölüme artık inanmadığı için, ölüm korkusu onu terk etmişti." (s. 27) Nazım Hikmet'in ceviz ağacı dikmekle alakalı dizelerini hatırlıyorum, bir de Jankélévitch'in ölümün yaşam düzlemindeki yerini irdelemesini. Durumun Marie'ye yansıması aidiyet üzerinden yürür; Felix iyi hissettiği sürece birbirlerine aittirler ve yaşamak güzeldir, tersi durumda Marie'nin aitlik hissedeceği hiçbir şey kalmaz, uzun vadede özgürdür ve sevginin sonlandığı noktadan itibaren ihtimallerin kapısı aralanır, yaşamın zenginliği aşkı bile siler.
Bir adım geri çekilmeler üzerine kurulu bir metin. Şahane, alınız.
Yanıtla
4
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Baykuş Virane Sever
Coğrafya/doğa çocuklukta algılanan biçimiyle varlığını sürdürürse çocukluğun da kader olduğunu söyleyebiliriz. Geleceğe sürüklenen. Çocukluk bir yük olduğu kadar da hediyedir, insan büyüdüğünü hissettiği an yaldızsız kağıdı açabilir. Çokça anılardır, dönüştürülebilirler. Duman'ın biçimlendiriş şeklinde kapalı bir coğrafyanın biricik varlıkları belirir; hayvanlar, söylenceler, kar. Sınırın ötesine geçen karakterlerin sesi soluğu kesilir, kendilerinden bir daha haber alamayız. Her şey çocuklukta çizilen sınırların içinde gerçekleşir. Öyküler ilerledikçe gerçekliğin dokusu renk değiştirir, masalın her şeye açık doğası kendini gösterir. Uzak bir zaman, uzak insanlar, bir müddet sonra ister istemez masallaşır. Duman'ın dünyası böyle bir dünya.
Büyük harfler, yüklemsiz cümleler, anlatımcılıktan çıkıp akışa dönüşen bir yürüyüş, biçim olarak da Duman'ın öyküleri oldukça başarılı. Bir tanecik kitabını okudum gerçi ama külliyatını toparlamıştım, bu yazı biraz da kendisine ayıracağım. Bir de şey, aşırı yoruma girebilir ama Ömer Seyfettin izleri mi var öykülerde? İlk öyküde bir Kaşağı tadı var, ikincisinde de Diyet. Belki diğerlerinde benzer izler vardır yahut muhteşem uyduruyorum şu an.
Kayıp İnci: Cemal dayının kitapları arasından en sevileni Steinbeck'in İnci'si oluyor, keşke dayı da o kadar sevilseydi. Yani karın doyurmayan kitapları bir bir devirmesi, bazı anarşik işlere karışması gibi hadiseler yüzünden aile büyükleri tarafından zorla evlendirilip İzmir'e şutlandığında yaşamının ışığı sönüyor ve kayboluyor dayı, bir daha kendisinden haber alamıyoruz. Çok içiyormuş, kitap okumuyormuş artık, bu kadar. Geriye kış günlerinin bir numaralı eğlencesi olan İnci kalıyor ama bulunabilirse.
Yeğenlerden birinin anlatıcılığında bitmek bilmeyen kışları, öğrencilerine durmadan bağıran bir öğretmeni, memur babayı, anneyi ve geriye kalan rüya öğelerini görüyoruz. Baba memur, devletin cisimleşmiş hali. Anne bir sessiz kadın, sevecen ama coğrafyadan ötürü soğukluğu kendinden menkul. Kemal Abi var bir de, daireye yeni gelen kütüphaneci. Çocuklara verdiği kitabın geri gelmeyeceğini nereden bilecekti, hele kitabı saklayan küçüğün rengârenk dünyasını? Ölüme uzanan bir masal yolu, çocukluğun sonsuz yaratıcılığı. Hüznü de bol; yoksulluk belasından et yiyemedikleri günler, küçük kardeşin kuş avlayıp getirmesiyle annenin gözyaşlarına dönüşüyor, bir de etli yemeğe. İHTİYAR BEN yaratıldığı gibi duruyor, maceralarına bir başka çocuğun zihninde çıkacak.
Kemal Abi cenazeden sonra kitabı istemeseydi iyiydi ama devletin işleri işte, bürokrasinin zamanı yoktur, aralık pencereden giriverir.
Teyzem O Burhan'lı Günleri Nasıl Atlattı?: Çağıldaklı gülen teyze, sırf bunun için sevdim Duman'ı.
Ayten Teyze belli ki aşık olduğunda gözü dünyayı görmeyen biri, işinden olduğu ve annesine bunu çaktırmamak için elinden geleni yaptığı sıralarda, Mamak'a kış inmek üzereyken kendi gibi sıkıntıya teyelli Burhan'la tanışmasa içinde uçuşmaya başlayan kuşlar kendi başlarına kuğurdar, yalnızlıktan gözlerini kapayıp dünyayı karanlığa boğardı. Öyle olmadı. "Baykuş virane sever" bu öyküde geçer, Burhan'ın sıkıntılarıyla Ayten Teyze'ninkiler birleşince birbirini götürür diye düşünüldü. Teyze işsiz kaldığında anlatıcı olan çocuğun ailesinin yanına taşındı, çocukla aynı odada yatarlardı. Geceleri camdan dışarı bakan teyzenin çiçek dürbününe dönüştüğü zamanlardı bunlar; çocuğu hayal dünyasına soktuğu gibi sayısız rengini paylaşmaktan çekinmezdi. Burhan'la evlendiler, adam iç güveyi geldi, bir odada üç kişi oldular. Çocuğun saklı bir şey olarak düşündüğü hareketlerinin ardından hızlı hızlı soluklanırlar, paylaşılan bir uykuya dalarlardı.
Burhan ölene kadar. Yol açtığı yıkımı anlatmaya gönlüm yok.
Eriyen Gelin: Böyle güzel bir öykü bilmem bir daha yazılır mı? Yazılır ama başka bir anın duygusuna dahil olur, ben bu öyküyü okuduğum anı duvarıma astım, bakıp bakıp mutlu olurum.
Yollar kar, abi gelecek. Aile abiyi bekliyor, bir de abinin getireceği gelini. Babanın içtiği Maltepe'den hasta annenin yattığı yatağa her şey hazır. Gelin, her bir karakter tarafından güzelce kurgulanıp kişiliğe büründürülür. Düşü kurulan, ailenin yaşamına kaynayacak biri. Tabii o da bir düş değilse, gerçekse.
Şunu bırakıp bitiriyorum: "Bir ara abim boşluğa baktı, neden sonra annemi görmek geldi aklına. Korkunç, ıstıraplı hastalıktan habersiz, kalkıp yatağın başına gitti. Annem, sevindi onu görünce. Alnı kızararak. Sanki abimin sesi bir teneke baldan geliyor. - Ne güzel olmuşsun, dedi. Erik ağaçları hakkında bir şey sordu. Sorunca yaşlar süzüldü abimin gözünden. Neden bilmem; insan erik ağaçlarının nasıl olduğunu sorduğu zaman artık ölüme mi yaklaşmıştır?" (s. 53)
Birkaç öykü daha var, hepsi birbirinden güzel.
Faruk Duman ne kadar da maharetli bir hikâye anlatıcısı! Kurgusu hikâyeyi incitmez, inceliklidir. Bir bakın bence.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tekeşlilik
Tekeşililik hakkında konuşmanın önemli olan hemen her şey hakkında konuşmak olduğunu söyler Phillips. Aşk, merak, cinsellik, sadakat, tekmili birden. Tekeşlilik incelendiği noktaya göre bir diğerini silecek, görmezden gelecek veya tamamlayacaktır, muhtemelen üçüncüsü gerçekleşir. Bir dışarıda bırak(ıl)ma ve bütünle(n)me olayıdır, tanrıya inanmaktan pek farklı değildir. Phillips için. Ampirik edinimler tarafından ters köşe edilebilecek bir dalgadır, kimse tutkuyla karşılaşana kadar tekeşliliği unutmayacaktır ve o noktadan sonra unutmaması imkansız olacaktır. Kaçarsız.
Aforizmaların bazılarını çekiyorum, sonra gevşek gevşek yorumlamalara girişiyorum. Başka yol bulamadım. Şunun gibi:
"Belki de sadakatsizliği veri almalıyız, onu taciz olmadan, rahatlıkla varsaymalıyız. O zaman tekeşlilik hakkında düşünebiliriz artık." (s. 10)
"Hiç..."
Tekeşlilerle çokeşliler idealisttir, bir noktada birleşirler ve sinizmin düşmanıdırlar. Olayları bellidir, ironiye ve hayal kırıklığına tahammülleri yoktur, bir düzlemde ilerlemek isterler. Tekeşliler için sadakatsizlik bir hakikat problemidir, doğruyu söylemediklerini veya eksik söylediklerini düşünürsek kendileri için yarattıkları paralel gerçeklik sinir bozucudur. Birden fazla dünyaya kapı aralar ve kırılma anından itibaren kişi, kişiliğini çoğaltmış olur. Tek bir kişiliğe indirgenmek, dilin tek bir gerçeklik için kullanılması demektir. Ne güzel dünya be. Bunu yazdım ve birkaç sayfa sonra not aldığım şu kısmı gördüm: "Tekeşlilik kendimizin versiyonlarının sayısını minimumda tutmanın yollarından biridir." (s. 15) Büyümeye bu pencereden bakalım, var olmamız tekeşlilikse ailemizi çeşitli yollarla yıprattığımız her an bir sadakatsizliktir, her bir yıpratma anında değişiriz ve bir başkasına dönüşürüz. Sadakatsizlik yetişkinliğe yaklaşanlara yakındır.
Çift olmak bir üçüncü kişinin oluşumuna yol açar. Gösteri işidir, dışarıdan bakıldığında saklanacak pek bir şeyin olmadığı görülür. Büyük ihtimalle üçüncünün yaşamıdır, diğerleri ara ara kendilerini gösterseler de sessizleşirler. Oyun bozulmaz, çiftlik bunu gerektirir. Üçüncü kişi, diğer ikisinin değiştiği oranda büyür. Ölebilir de; sadakatsizlik değişimi getirecektir ve üçüncü kişi yeni şartlara her zaman uyum sağlayamayabilir, özellikle böyle bir değişimde sağ kalması zordur. Ne olur, kendine her koşulda sadık kalan insan direnci azaldığında/bittiğinde tekeşliliği ölüm gibi görmeye başlar. Sadakatsizlik bir kendine yolculuktur, bir anlamda kendine sadık kalmak demektir. Eh, başkasına sadık kalmak için de özgecilik dense yeri. Tam bir paradoks, işin içinden çıkamadım. "Mesele neye inandığımız değil, hiç inanıp inanmadığımızdır. Mesele kime sadık olduğumuz değil, sadık olup olmadığımızdır." (s. 31) İnsan başkalarına kendine yaklaştığı gibi yaklaşır, kendine karşı daha acımasız olsa da bu böyledir ve Hayvan Olmak'ta Foster'ın dediği şey bu noktada mühim; insan kendini tamamlamadan bir başkasının yerine geçemeyecektir. İnsan kendine sadık olmadan başkasına da sadık olamaz demektir bu. Ne korkunç! Tek parça halinde kalın gözünüzü seveyim.
Cinsellik. Cinsellik daha iyi sergilenebilecekse yolculuk başlar, evler dağıtılır, çiftler ayrılır, belki de bunların hiçbiri gerçekleşmez. Cinsellik sırdır ve tekeşlilikte tek bir kişiyle paylaşılır. Paylaşılmazsa gidilecek başka bir yer daha var demektir, dürüstlük isteği buradan kaynaklanabilir, şüphe de. Hep daha fazlasının olabileceğini düşündürür, eş veya başkası için. Kendini tamamen teslim edene karşı duyulan şüphe kırıcıdır, macera sebebidir ama macera ihtimali olmadan da sadakat, ahlak olmaz. Bu durumda bir ince iptir yürünen, tam bir şüpheye ve güvene yer bırakmayan.
Bir sürü düşünce. Her birini ayırıp arşivlemek için zamanınızı harcayacaksınız. İyi bir uğraş, bence bir göz atın.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir