Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek
Öykünün köpekle pek bir alakası yok. Metafor olarak belki. Sahibini bekleyen vefalı hayvan, belki. Aytmatov'un doğaya karışmış insanlarının da köpeği bekledikleri söylenebilir. Kozmogonik mevzularda hayvan doğumludur her şey. Dişi ördek Lura, konacak bir yer bulamayınca karayı yaratmıştır. Ağaçlar, toprak, her şey Lura'ya borçludur varlığını. İnsan da. Evin bütün yeryüzü olduğu bir coğrafyada deniz göğüs gerilecek ve dalgalı bir gurbettir. Yılmak yok, ikinci evdir ve keşfedilmelidir. Ala Köpek Dağı'ndan iki kavak boyu -iki mızrak boyu değil, doğanın şanına bakın- yükselen güneş, denize misafirlerini ağırlamasını söyler. Orhan Ata başta, Emrayin ve yeğeni Mılgın kürekleri çekiyor. Emrayin'in oğlu Kirisk, erinlik töreninin gereklerini yerine getirmek için yola çıkarken küçücük yaşının coşkun duygularıyla kıyıya bakıyor. Korku, heyecan, bir çocuğun hissetmesi gereken her şey var. Diğer topluluklardaki törenlerde olduğu gibi doğada tek başına birkaç gün geçirmesi, bir canlıyı öldürmesi gerekmiyor. Atasının sözünden çıkmayacak -atanın sözünden çıkılmaz, avı en iyi o bilir- ve av avlayacak.
Nivih folkloru tanıdık; şamanizm izleri var. Kötü ruhlardan pek korkulur, doğaya boyun eğilir ve adetler bu yöndedir. Kirisk'in annesi, çocuğunu uğurlarken ormanda ağaç keserken dikkat etmesi gerektiğini söyler mesela. Kötü ruhlar hedefi şaşsın diye. Bir arkadaş demişti, bizde de bazı yörelerde tabut sokak sokak dolaştırılırmış ki kötü ruhların oyunbazlığına kanıp evine dönmeye çalışmasın ruh, yolunu kaybetsin. Orhan Ata'nın Deniz Kızı inanışı, Kirisk'in Ala Köpek Dağı'nın gücünü biraz da ruhani bir biçimde anlaması bu bağlamda değerlendirilebilir. Özellikle Kirisk'in kara gözden kaybolurken hissettiği umutsuzluk önemli, çocuklar böyle şeylerin farkına daha çabuk varır. Çocukken hayalet falan görmediniz mi hiç, ya da paranormal bir olay? İnancın sonsuzluğundan bir damlacık olsun yutmamışsınız demektir. Neyse, kayıktakilerin düşünceleri Aytmatov'un mistik doğasını kurar. Ata'nın düşündüğü: "Kayıktaki insan, evrenin sonsuzluğu karşısında bir hiç olduğunu çok iyi anlıyordu ama insan düşünürdü; düşüncesiyle denizin ve göğün yüceliğine erişirdi ve yüce düşüncelerinde, doğa güçleriyle evrenin derinliği ve yüksekliğiyle bir tutardı kendini. İşte bu yüzden insan, yaşadıkça; deniz kadar, gökyüzünün sonsuzluğu kadar yüce ve güçlü olacaktır çünkü düşünceler sonsuzdur. O öldüğü zaman, bir başka insan onun düşüncelerini daha ileriye, sonra bir başkası ondan da ileriye götürecek ve bu, sonsuza kadar böyle sürüp gidecektir..." (s. 27) Ekmeğini doğadan çıkaran insanın doğaya kafa tutabileceğini düşünemiyorum.

Avlanırlar ve yolculuğa devam ederlerken sise girerler, doğanın kudretini gösteren bir başka olay. Suları azdır, umutsuzluğa düşerler ve günlerce süren bekleyişin ardından kendilerini suya bırakırlar. Önce Orhan Ata gider, gençler belki kurtulur diye. Mılgın gider, susuzluğu belki diner diye. Emrayin'in gidişi en zorudur, oğlunu kayıkta bırakmayı hiç istemez ve benim için en vurucu kısım, baba olmanın dünyanın en güzel duygusu olduğundan, oğlunu kayıkta bırakıp gitmenin zorluğundan bahsedilen bölüm. Çok ince bir mevzu babalık benim için, gözlerim doldu.

Kirisk bir başına kalır. Suyun son damlaları. Annesinin öğrettiği bir şarkı, hasta olup suya hasret kaldığı zamanlardan. Kurumuş dudaklarında. Ataları topraktan denize. Bir kuş, yakınlardaki karanın en küçük damlası. Rüzgâr çıkar, kurtuluş. Kirisk rüzgârın adını bilmez, yine de ona seslenir. Adın gücü elinde olmasa da sesini duyurur, kurtulur. Denizden karaya. Yaşamın doğallığı ölümü aşıyor, her şeyin iç içe geçtiği inanışlarda törenlerle dile getirilir bütün duygular, törenler de toprağındır, dilindir, insanındır.

Yıldırım Sesli Manasçı: Savaşa giden erkeklerin yokluğunda, ata hastayken yapılanlara dairdir. Eleman savaşa giden akrabalarından bir haber bekler, günler boyunca merak eder. Ne olacağını, nereye gideceğini düşünür. Kuşlar bilir. Eleman bir Manasçı olacağını, dizeler haykıracağını bilmez. Öldürüleceğini bilmez, sesinin ölümlü bedeninden ölümsüz zamana yayılacağını bilmez. Kuşlar bilir. Onların dilinden dinleriz, anlatıcı kuşlar olur. Eleman'ın başının üstünden geçerler, bir müddet sonra savaş meydanına varırlar. Ölüler kuşlardan özür diler, olmaması gereken bir şeyi görmek zorunda kaldıkları için.

Kuşlar hâlâ görüyor.

"Bizi affedin göçmen kuşlar! Yaptıklarımız için bizi affedin! Yaapacaklarımız için de affedin bizi. İnsanların niçin böyle yaratıldıklarını ben size anlatamam ve siz de anlayamazsınız. Yeryüzünde nice nice insanların niçin öldürüldüğünü, daha nicelerinin niçin öldürüleceğini anlayamazsınız...

Siz, saf, tertemiz gökyüzünde, yoluna devam eden kuşlar, Allah aşkına affedin bizi, affedin..." (s. 125)

Aytmatov pek bilinmeyen, belki önemsenmeyen insanların, tabiatın derleyicisidir. Müthiş.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şampiyonların Kahvaltısı
Şu Amerikan Rüyası bir kurtaramıyor adamı. Çocuklar savaştan eksik dönüyor, kafaca dahil. Haplarla vücut kimyası düzenleniyor, uyuşukluk ve mutluluk birbirini kovalıyor, arkada derin bir çöküntü ama sesi uzaklarda, duyulmuyor. Görülmüyor? Ofisler, kimin içeride kimin dışarıda olduğunu kim söyleyebilir?

"Kafamı, içindeki çöplükten -büzükler, bayraklar, donlar- arındırmaya çalışıyorum galiba. Evet, bu kitapta bir de don resmi var. Diğer kitaplarımdan karakterler de attırıveriyorum araya. Başka soytarılık yok.
Kafamı elli yıl önce bu hasarlı gezegende doğduğumdaki bomboşluğuna döndürmeye çalışıyorum galiba." (s. 23)

Vonnegut dünyayla doldurduğu çöplüğü salıyor, araya Allahlı, razılı kitaptan bir adam bırakıyor, çizimleriyle bir büzüğün nasıl olması gerektiğini ve donu anlatıyor. Siz de şampiyonların kahvaltısından tırtıklamak isterseniz arayacağınız numara belli. Alttan hızla akan ve sizi hacamat edecek kampanya şartlarını okumayın. Nüfusun çoğu okuma yazma bilmesine rağmen bilmiyor. Kapatalım dükkanı gitsin.
Mevzuları belirleyelim. Kilgore Trout, Bay Rosewater'ın parasının gücüyle ait olmadığı bir ortama gidiyor, kodamanların yanına. Daha büyük yardım partileri yapmak için parti yapanların yanına. Bu Kilgore BK yazarıdır ve ne kadar yazdığını, nereye yazdığını kendi de bilmez. Arada dergilerde yazdıklarına denk gelir, o kadar. İlginç fikirlerin mucididir. Mucit çünkü böyleleri ancak icat çıkararak elde edilir. Bir tane örnek sıkmaya çalışayım: Cygnus X-1'den gelen 5467z, insanlara b.klarının başka galaksilerde çok değerli olduğunu söyler. İnsanlar daha çok s.çabilmek için daha çok yerler, çoğu obeziteden ölür, kalanlar bir refah toplumunda yavaş yavaş ölüme terk edilir. Çiftlik gibi. 5467z'nin onlara söylemediği, b.klu bağırsakların daha değerli olduğudur. Falan.

Dwayne Hoover bir araba satıcısıdır. Kafayı yiyene kadar.

1492'de kıtada zaten milyonlarca insan dopdolu ve yaratıcı hayatlar sürüyordu. 1492, korsanların onları aldatmaya ve soymaya ve öldürmeye başladığı tarihti. Ya. The Sopranos'un Kolomb ve kızılderili içeren bölümünü hatırlayalım. Yoz insanları da hatırlayalım, mesela yoksullar için çalışan ama aslında onlar için çalışmayan siyah adam. "Revolution... The revolution got sold, Ronnie."

Falan filan.

Dwayne, Kilgore'un bir kitabını okudu ve dünyadaki özgür iradeye sahip tek varlık olduğu sanrısına -sanrıysa eğer- kapıldı. Herkes robottu, yaşam planlanmış bir şekilde sürüp gidiyordu. Seçimler belliydi, özgürlük belliydi. Panoptikonal yapı kurulmuştu, öyle başarılıydı ki insanlar nereye bakmaları gerektiğinin ötesinde, izlenip izlenmediklerini bile bilmiyorlardı.

Mezar taşlarını da ekleyin, Vonnegut'ın çizimleriyle taşlar son derece iştah açıcı gözüküyor. Adamımız mevzu edilen davette içkisini içerken -Tanrılığını belirtmek lazım çünkü adam Tanrı, bir kere kitap onun- karakterlerini oradan oraya götürebilir, k.çlarında papatyalar açtırabilir. Anlatıcının Tanrılığı, Tanrının yazarlığı bu kadar.

Okur, bir kaşık al.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ak Deve
Mamak'tan dün döndüm, Kıbrıs'a gitmeden önce beş günlük dağıtım izni aldım. Yani büyük konuşmamak gerekir ama Sezinim hariç bir daha hiçbir güç beni kolay kolay İstanbul'dan çıkartamaz, hele Ankara'ya götüremez. Bir şehir bu kadar bozkır olur bir, kahverengi olur iki. Bol sürünmeli, koşmalı günlerin sonunda, Mamak'ın tepelerinde gözüm bir parça mavilik aradı ama bulamadı. Sonra ne oldu, bu sabah beşte kalkıp evde bir süre boş boş dolandım. Ayaklarım dayanamadı ve beni güzelim semtimin sahiline götürdü. Küçükyalı'dan İdealtepe'ye yürüyüp döndüm.

Nefes alıyordum.

İşin kötüsü Kıbrıs'ta da Lefkoşa'ya düştüm, adanın tam ortası. Çöl gibi bir yer. Ulan...

Acemilikte kitap okumak için zaman olmayacağını söylemişlerdi, üç küsur haftada bitiririm diye Moby Dick'i aldım. İlk haftada bitti kitap. Haydi bakalım kitap ara dur sonra. Bildiğiniz kitap piyasası oluştu. "Sen bana Babalar ve Oğullar'ı ver, ben sana Gulyabani artı bir kola vereyim." Böyle muhabbetler... Buldum ettim sonunda, tabii kitaplar elimde kalmadığı için muhtemelen en üfürükten yazılarım bunlar olacak. Zaten amaç kişisel tarihimi çıkarmak olduğu için sıkıntı yok.

Elçin bizim kardeş Azerbaycan'ın en ünlü yazarlarından. Tepeden inme Sovyet rejiminin Azeri toplumu üzerindeki etkilerini anlatırken eski söylencelerden, folklordan sıkça yararlanıyor. Ben Aytmatov'un şehri anlatanı olarak görüyorum biraz. İki yazarda da karakter kadrosu geniş, zaman geçişleri sık. Elçin'de modernitenin uğultusu altında mitolojinin sesi Aytmatov'daki kadar duyulmasa da orada olduğunu bildiğimiz bir şey. Ak Deve mesela; büyük savaşların ikincisinde sokaklarda gezinen bir toplayıcı. Evlerin önünde oturan hayvanlar gibi, öyle bir efsane vardır ya. Kimin öleceğini önceden bilip kapıda beklerlermiş. Savaşla birlikte ortalıkta gezinmeye başlayan Ak Deve belki görülmez, yine de evlerden yükselen feryatlardan anlaşılır ki bütün mahallenin kapılarını bilir, alacağını aldıktan sonra yoluna devam eder.

Küçük bir çocuğun gözünden mahalleyi tanırız. Karakterler, sokaklar bir bütün halinde yaratılır. Büyülü bir gerçeğin içinde yaşar çocuk, insanları bu büyüyle tanır. Savaşla birlikte gelen ölüm, çocuğun bu hayal dünyasını kırıp gerçeği tüm ağırlığıyla mahalleye çöktürür. Dokuz yaşın gördüğü, evlere vurulan koca kilitlerden ve kaybolan insanlardan ibaret olacaktır. Hikâyelerinin mucize gibi gelen ayrıntılarıyla bir masal kahramanıymışçasına beliren karakterler, yok oluşun basitliği ve kesinliğinde çocuğu dünyanın kirli yüzüyle tanıştırır. Uçurtmayı yine vurdular kısacası.

Önce insanlar bozuldu sanırım, ekmeklere sonra sıra geldi. Ölüm Hükmü'nde ailesini şikayet eden bir kız vardı, beyni ideolojik çorbaya döndüğü için annesiyle babasının başını yakıyordu. Burada da aynı mevzu var, bu kez sandıktan Kuran çıkıyor. Başka, şey var, başkasını seven bir kızı zorla almaya kalkan bir devlet memuru var, Muhtar, kızı intihara sürüklüyor. Arkadaşına iftira atanlar, bilmem neler. Eve Dönüş diye bir film vardı ya, aynı mevzular.

Böyle. Elçin'i pek tavsiye ederim. Cumartesiye kadar zaman buldukça yazacağım, sonra muhtemelen şubata kadar falan yokum. Orada yazamam herhalde. Bakacağım artık.

Gutbay bulu sıkay.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu kitapta Sina Silah adlı karakterimiz, renkli bir ailenin üyesi. Osmanlı'nın sonlarından itibaren belini doğrultup paranın dibine vurmuş bir ailenin en küçük üyesi. Annesiyle babası ölünce dayısının güdümünde yetişiyor. Deli zengin oldukları için yurtdışında okuyor, bu sırada edebiyat ve müziğe sığınıyor, yapmak istemediği şeyleri yapan çoğu insan gibi.
"Nitelikli bir insanın kendinden iyi dosta gereksinimi olabilir mi? Sonra kitaplar. Kıskanç değil midir onlar? Çok insan dostu olan bir gerçek kitap dostu tanıdınız mı?" (s. 77)

Favori yazarlarından ölen olmayınca, bir de tanıştığı insanlardan veritabanına yeni yazarlar ekleyince Sina Silah için büyük paralar kazanmanın, dayısının gölgesinde yaşamanın bir önemi kalmıyor. Adamın hayatı karnaval gibi zaten, ABD'de değişik çevrelerden değişik insanlar tanıyor, dünyanın üst sınıf ailelerinin çocuklarıyla birlikte okuyor, takılıyor falan. Değişik ortamlar. Neyse, aşık oluncaya kadar bir sorun yok. Thomas Jefferson hayranı olan dayı, kendi ülkesinin yönetimi için yetiştiriyor yeğenini ve bir Yahudi kızıyla -yanlış hatırlamıyorsam- evlenmesini istemiyor. Sina isyan ediyor ve dayısı üzüntüden felç geçiriyor falan. Bir de dünyanın en iyi yazarı meselesi var, Sina Silah bir şekilde izini bulduğu bu adamı arıyor. Bu sırada Selçuk Altun'la karşılaşıyor, ikisi de aynı liseden mezun olmuş ve mezunlar gününde bir araya geliyorlar. Sonra Selçuk Altun ekonomi eğitimi alıyor ve kendini Sina Silah'a dönüştürüyor, o sırada Pat Metheny'nin yamuk gitarından dökülen nağmeleri dinliyordur muhtemelen.

Arıyor yani Sina, sevmediği sürece sahip olmadığı şeyi keşfedince uydurukçuluğa kaptırıyor kendini ve onu o zamana kadar var etmiş her şeyi elinin tersiyle itebilecek raddeye geliyor arayışı. Karnaval yaşam dedik, anlatı Murat Menteş'i bayağı bir etkilemiş olabilir diye düşünüyorum. Beni etkiledi, Oktay Rifat'ın tüm şiirlerini bulmalıyım, Sezinciğim'de var ve Selçuk Altun'un listesini çıkardığı, benim dinlemediğim gruplarla okumadığım kitapları edinmeliyim. Şu da Nick Hornby'nin futbollu kitabında ucundan incelediği bir mevzu: "Ülkenin ağır sosyoekonomik sorunları karşısında oldukça duyarsız kalan genç nüfusun zamanında çalınmayan basit bir faul düdüğü için çılgına dönebilmesini müthiş çarpıcı bulmuşumdur." (s. 172)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
On Bir
Radyo hiç dinlemiyorum. Ortaokuldayken kasetlere şarkı çekerdim, okula giderken Limp Bizkit falan dinlemek güzel oluyordu, onun dışında bir ilgim olmasa da radyoyla ilgili filmleri, kitapları sevdim. Elektronik sosyalleşme hadisesi hayretimi uyandırdı. Bauman'ın teknolojiyle ilgili fikirlerini hatırlıyorum, insanlar artık daha yakın. Daha da uzak, aynı şekilde. Nicelik ve nitelik ters orantılı. Sese, görüntüye indirgenmiş bir sosyal yaşam. Daha distopik bir dünya düşünemiyorum.

Filmler geliyor aklıma. Bizde Günaydın İstanbul Kardeş vardı, televizyon için çekilen bir film. Tek boyuttan -radyo- çok boyuta -yaşam- geçen bir ilişkinin izlediği yol anlatılıyordu. Kaybedenler Kulübü, fenomen. Woody Allen'ın müthiş filmi Radio Days var ama bağlamı değişik, radyo üzerinden Amerikan yaşamı var orada. Benim üstünde durmak istediklerim Good Morning Vietnam, Talk to Me ve en başta Talk Radio. İlkinde Vietnam'da terör estiren ABD askerlerinin moralini tavan yapan bir Robin Williams vardı, inceden inceden giydirirdi mevzuya. İkincisi, Don Cheadle'ın müthiş oyunculuğuyla bezeli. Radyocuların dünyası zor, özellikle şöhrete doğru uzananları için.
Mark Watson'ın kitabını askerden gelir gelmez aldım, Domingo'yu uzunca bir süredir takip ediyorum. İçerdiği Magnolia kurgusu bir yana, radyocu Xavier Ireland'ın (XI) kendi hikâyesiyle de iki farklı olay dizimini birleştiriyor anlatı. Her şeyin bir sebebi var mantığı, bir nevi kelebek etkisi romanın ana konusu. Xavier kardeşimiz, Melbourne'da doğuyor, o zamanlar adı Chris. Tek haneli yaşlarının ortasında tanıştığı üç arkadaşıyla birlikte dörtlü çeteyi oluşturuyorlar, iki kız ve iki erkek. Trikotajla alakası olan kader -ulan Ruhsar'ı özledim- ağlarını örüyor ve bunları sevgili yapıyor, sonra diğer ikilinin çocuğu oluyor, Chris bir talihsizlik yaşıyor ve üç arkadaşını, ailesini, Avustralya'yı bırakıp İngiltere'ye taşınıyor, adını değiştiriyor. Geçmişe küsüyor bir anlamda. Radyo programı yapmaya başlıyor, sıkıntılı insanlara yardım ediyor falan. Ayvayı yemiş durumda, kendiyle bir türlü barışamıyor ve sağlıklı ilişkiler kuramıyor falan.
Yine bildiğimiz olay; iki alakasız insanın birbirini bulup hayatlarını toparlamaları. Çın Sabahta, bir Nezihe Meriç oyunudur ve bu mevzuyu süper anlatır. Nispeten Good Will Hunting var, Finding Forrester yine mevzuyla alakalı bomba bir film. Ensemble, c'est tout var yine, bir de Intouchables nam çok tatlı bir diğer filmde olay işleniyor. Neyse, burada da Pippa adlı bir temizlikçi kız var ki şeker bir şey, Xavier'ın aklını alıyor ve adamı düştüğü boşluktan çekip çıkarıyor diyebiliriz. Kaba özet bu, aradaki komik diyaloglar, olaylar falan işin çerezi.

İç içe geçmiş kurgu dedik, o da şu ki Xavier pısırığı sokakta dayak yiyen bir çocuğu kabadayı veletlerin elinden kurtaramıyor. 11 kişilik bir zincirleme reaksiyon başlatıyor bu olay, çemberin son adamı yine Xavier ve sürpriz son.

Xavier'ın acısı ve determinizm üstüne birkaç şey: Laplace, "Herhangi bir anda tabiatta bulunan kuvvetlerin tümünü, kainatı oluşturan nesnelerin pozisyonları ile birlikte bilen bir akıl, kainatın geleceğini de bilir," buyurmuş. Ne hikmettir ki bizim kibrimiz sağ olsun, her şeyin elimizde olduğunu düşünmemize yol açıyor. Gelin bunu bir de Anadolu'nun köylerinden birinde, kahvede pişpirik atarken kafalarına inek düşen -gerçek olay, isteyen araştırabilir- köylü dayılara soralım. Hayır duaları edeceklerdir. Anlaşılamamış bir düzen içinde sebep-sonuç ilişkisi kurmak zor, bu yüzden Xavier'ın acısı kalıcı. Başına gelene bir sebep bulamadığı için acısı hep çözülmemiş, donuk olarak kalacak. Bu acıdan kurtulmanın tek yolu gezegen değiştirmeye beş kala bir kaçış değil, kendini affetmesi, değerlerine sadık kalması falan. Yıldırım Keskin'in bir sözü bu, yaşamın anlamsızlığı karşısında kendimizden başka sarılacak hiçbir şeyimiz yok. Ne yazık ki/tanrıya şükür.

Çok çok başarılı değil, zaman kaybı hiç değil. Kuramsci falan okumaktan sıkılan varsa edinebilir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Denizlerimizde Rüzgar
Tuncer Erdem, birçok yayın organında birçok eseriyle yer almış çok yönlü bir kişi. Mesela Gırgır'dan ayrılıp Limon'u kuranlar arasında. Mesela ressam, çizer, karikatürist, yazar. Bu üçüncü öykü kitabı. Günümüzde neler oluyor, neler yazılıyor diye merak ediyorum ama dergileri takip edemiyorum. Aslında bunu yapmak gerekir, asıl güncel mevzular orada ama kitaplardan olmuyor. Öyküleri kitaplaşanları ancak. Eh. Tuncer Erdem'i de takibe alıyorum.
Bir Geri Dönüşüm Hikâyesi: Poşete tutulan kamera. Neydi o filmin adı, American Beauty'de miydi şu oradan oraya süzülen poşet? Evet, bir dönüşüm hikâyesi; kameranın arkasında görülenler lüks raflar, orta sınıf bir ailenin direği, yoksulluk, kent ve yalnız insanlar. Bir poşet bu kadar acı çekebilirdi.

Denizlerimizde Rüzgâr: Kıble, keşişleme, rüzgârlı deniz kıyısında -dedim ve bu yazının şarkısını bulmuş oldum- yaşlıca bir adamın rüzgâr haberlerini dinleyip karısından, evinden saklanması bilmem ne anlatır? Denize birkaç adım, karısıyla polisler hemen yanından geçiyor, kadın ağlıyor. Misafirleri vardı, gelemeyecekler. Yemek yapılmayacak. Ortalık dağınık kalacak, ev işleri aksıyor. İşe uykusuz gidecek çünkü geciken işler geriye kalan günün büyük bir bölümünü çalacak. Adam... O sadece rüzgârın peşinde. Rüzgârın ve kaybolmanın.

Yol Kenarı: Kameralar kargada bu kez. Arkada yine şehir, insanlar, bilmem ne. Karganın bir yamuğunu göremesek de her şey gördüğümüzden ibaret değil, spot ışıklarını üzerinde hisseden çocuk, balıklarını bıraktığı yerde bulamadığında karganın katakullisini anlarız. Her şey görünmediği gibidir. Biraz.

Koku: Merhaba Keret.

Adamımız memur, yorulu zamanını geride bırakmak üzere minibüse biniyor ama çantası mantası, günü atlatmayı engelleyen her şey yanında. Duvardaki deliği görene dek. Dolmuştan iniyor, delikten geçiyor ve manzarada kaybolmak için deliği kapıyor. Bu adamın kaybolduğunu söyleyemeyiz, yaşamadığını söyleyemeyiz, bir manzarada yitip gidenler için zaferdir bu öykü.

Dünyanın Muhteviyatı: İçinde bir parçacık incelik kalan herkesin öyküsü bu, incelikler yabancı dünyaları birleştirdiği ölçüde büyüyor ve dünya kocaman bir orman. Umarım.

Yorgun bir işçi sınıfı neferi, eve döndüğünde karısını ve çocuklarını beklerken kestirmeye karar veriyor ama o da ne, kapı çalıyor. Yan komşu mu, alt komşu mu, şimdi hatırlamıyorum, ressam bir kardeşimiz geliyor ve işçi sınıfı neferinden kendisine modellik etmesini istiyor. Adamımız da gidiyor, modellik yapıyor, konuşuyorlar, normalde hiç söylenmeyecek sözcükler söyleniyor, cümleler kuruluyor ve iki ağaç orada sarmaş dolaş. Belki orman çoktan kesili ama ağaçların soyu tükenmeyecek.

Bir bu kadar daha öykü var, benden tavsiye. Tek beğenmediğim şey aşırı hesaplılık oldu. Erdem, öykülerini düşünerek yazıyor sanırım, her şey yerli yerinde çünkü. Ev olduğu gibi, sokaklar olduğu gibi, insanlar hep oldukları gibi. Belli bir zamanda başlayıp biten öyküler, durumlar üzerinden giden bir anlatı. Daha çok renk daha güzel bir şey çıkartırdı ortaya sanıyorum. Her neyse, hoşunuza gidecek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Küçük Paris Fena Öksürüyor
Şiir okuyorum bolca, mesela Akgün Akova, mesela Veysel Çolak, mesela Eugene Guillevic. Bir de öksürük, şehir hasta oluyor. Ciğerleri patladığı için olabilir, sokaklar bomboş. İnsanlar sağa sola fırlamak istemiyor, parça parça.
Onu öncelikle Küçük Paris yapsın, denizin ılımanlaştırıcı/masallaştırıcı etkisi oralarda daha belirgin. Hele kışın. Metnin bir yerinde -sayfaların da bir önemi yok, isimlerin önemsizliği gibi- delikanlı/anlatıcının personası, yaşlı kadının yüzüne bakar, okur tam o satırı okurken ve hâlâ okurken ve mevsim yazken. Metnin yazı mı, okurun kışı mı? Üşüyorsam ve elimdeki kitap mevsimin yaz olduğunu söylüyorsa bir yerlerde bir terslik var demektir ya da bir oyuna dahil edilmişizdir.

Paris öksürdüğü zaman Simon-Crubellier Sokağı peyda oluyor ve bu sokaktaki binalardan biri 99 bölümlük bir tamamsıza malzeme ediliyor. Bütün katları, bütün çöpleri, bütün eşyaları, otuz iki kısım tekmili birden tuğla ebatında bir kitabın içinde. Hastalık sezonu kapanıyor, insanlar sokağı arıyor ama pek bir şey bulamıyorlar. Parisliler, hayali de olsa şehrinizdeki sokağı nasıl bilmezsiniz?
Samatya gerçekten var olan bir yerdir, bir ucundan bir ucuna ortadan kaybolmadan, bug olarak damgalanıp cızırtılarla silinmeden yürüyebilirsiniz ama Demir'in anlattığı başka bir yer, orayı sadece Demir biliyor ve küçük bir kroki çizerek yerini bildirmeye dahi çalışıyor. Bulamayız ama olsun. Küçük Paris'in öksürüğünü yakalarsanız... Belki.
Dört bölümlü bir anlatı, kuşlardan vakit kalırsa. "O kadar yalnızım ki kumruya dönüşen hikâyeleri merhem diye göğsüme sürerim." (s. 10) Kuşlardan Samatya'ya yumuşak bir iniş, ortalıkta dolaşan bir triportör, batanların bir daha onmadığı şirin bir bataklık, balkon, Sadberk, Mevlüt, türkü diye az daha kandırılacağımız bir Müslüm Gürses şarkısı, şarkı söyleyebilse hiçbir şey anlatmayacak bir anlatıcı -ki yalnızlığı 110 sayfa civarındadır. Sayfa sayısının önemsiz olması, anlatıcı yalnızlığı mevzu bahis olduğunda geçersizdir- içeren bu müstesna eserde metin kendi varlığının farkındadır, sıkıcı noktalama işaretlerinden şöyle bir silkinip kurtulmak istediği gibi dipnotlarla okuruna göz kırpabilecek bir erginliğe ulaşmıştır. Kendini tanımak isteyip istemediği meçhul, o yüzden okura güvenmediği bir noktada kalp kırıcı olduğunu söylemekte fayda var; -dukş!- bir ara başlık başka bir yerde ikinci kez kullanıldıysa bunu hatırlarız. Ona göre. Aynı zaman kiplerinden şikayet edip yirmilerinden sonra ve dahi ölümüne kadar onlardan kurtulamaman senin suçun değil, o tamam. Kuşlarına da tamam.

Bir iki bölümde Samatya'nın bileşenlerini -bolca kanatla- inceledikten sonra hikâye faslı. Gölgenin kadınları ki en acılı hikâyeler onlardadır, istediğiniz kadarını burada bulursunuz. Bir tanesi başkalarının dayattığı hayatı yaşayıp filmlerde teselli bulur, bulmaz, orası hikâyenin başında çatıya teşne olup sonunda pır giden anlatıcıya kalmış. Bir diğerinin kalbi beş bin yerinden kırık. Acısız olmuyor bu işler herhalde. Bir yerde geçer: "Televizyondaki yerli dizilerle şekillendirirdim olup biteni hemen (...)" (s. 70) Butor'nun yapabildiğini istiyorum, kuşların duygusuz uçuşlarını. Burada duygulular. Trenlerin hissiz geçişlerini, buradan tren geçmiyor. Yanlış metinden yanlış şeyi istiyorum ve Sedat Demir daha çok yazsın istiyorum. Belkıs, Şifahi Efendi, belki birkaç karakter daha. Metin fazla karakter istemese de belki işler karışırsa daha şen bir mevzu doğar. Nasip.

Bizde salt anlatan, oynayan pek yok, o yüzden Küçük Paris'in bu zamanı işinize yarar, bir şey yaparsınız.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cthulhu Mitosu Öyküleri 3
Damnation'ı da açtım, on beş yıl öncesine dönebilirim artık. Opeth, Küçükyalı, Cthulhu, her şey yerli yerinde. Lovecraft'e sarmıştım, Cthulhu'nun Çağrısı'nı ve Deliliğin Dağlarında'yı belki onar defa okumuşumdur. Bir gün bu mitos öykülerine rastladım, ikisini de aldım, yer gibi okudum. Tekrar tekrar.
Evet, mitos adım adım yayılıyordu ve Lovecraft yazmaya devam ediyordu, sayısız mektubunun işaret ettiği üzere sonradan yakın dostları olacak başka yazarlarla da iletişim halindeydi ve kurmacaya, mitolojiye, kozmogoniye ve daha pek çok şeye dair düşüncelerini sporlarını saçan bir bitki gibi saçıyordu. Frank Belknap Long'la fotoğrafı vardır örneğin, buluşmuşlar zamanında birinde. Sonuçta çömezleri demeyelim de, takipçileri haline gelen birkaç adamla birlikte yavan bilimkurgu ve korku öykülerinin köküne kibrit suyu döktüler. Okurlar böyle bir yeniliğe hazır olmadıkları için kıyameti koparmışlar, alışık oldukları tipteki öykülerin basılmasını desteklemişler ama kozmik korkunun yükselişi önlenememiş sonuçta, adamlar yazmaya devam etmişler. Weird Tales'ın üç atlısının öyküleri bu derlemede yer alıyor, Clark Ashton Smith'le Robert E. Howard'ın mitosa yaptıkları katkı muazzam. Howard'ın Kara Taş nam öyküsünü değerlendirmeyeceğim, Laputa'dan çıkan Howard'ın bir kitabını incelerken oraya yazmıştım. Cthulhu'nun Çağrısı'nı da incelemeyeceğim, çünkü zaten, yani. Diğerlerine bir bakayım ama önce önsöz. James Turner öykülerle bilimsel gelişmeler arasındaki bağlantıya dikkat çekiyor, tamamlanması gereken bir çaba. R'lyeh'da yer alan açılardan, derinliklerden ve bükeyliklerden bahsetmek gerekirse bilimsel konseptlerin ilk olarak sanattan doğduklarını söyleyemez miyiz? Uzak zamanlardan, zamanın aslında var olmadığı, öldüğü zamanlardan, farklı boyutlardan gelen varlıkların dünya üzerindeki evlerinin Calabi-Yau uzayından izler taşıdığını söyleyebiliriz bence, "aslında orada olmaması gereken bir açıdan" kaynaklanan ölümlere, "geniş gibi gözüken ama aslında dar olan" açılara baktığımız zaman kuantum fiziğine açılabiliriz, Yüce Eskiler'i böyle bir bağlama oturttuğumuzda karşımıza boyutlar arasında geçiş yapabilen, zamanı algıladıkları onca boyuttan sadece biriymiş gibi görüp kullanabilen varlıklara ulaşırız. Korku, insanın henüz bu varlıklar kadar gelişmemiş, bilimsel olarak gerekli cevapları bulamamış olmasından kaynaklanır. En azından korkunun bir kaynağı budur, diğer kaynaklar arasında tekinsiz mekanlar olsun, garip insanlar olsun, son derece dünyevi şeyler var. Lovecraft'in uğraşını şöyle özetliyor Turner: "Bir bakıma, Lovecraft'in olgunluk çağı külliyatının neredeyse tümü harikalarla ilgilidir; ama yaşamının son on yılı süresinde, Dunsany egzotizminden ve New England kara büyücülüğünden sıyrıldıkça, konu malzemesini dış uzayın gizemli boşluğunda bulmuş ve ölümünden sonra Cthulhu Mitosu başlığı altında toplanan yapıtlarını vermiştir. Bir başka deyişle bu Mitos, Lovecraft'in ilgisini çağdaş, bilimsel evrene yöneltmeye başladığı yıllarda verdiği yapıtlarını kapsar; dolayısıyla Mitos tanrıları amaçsız, kayıtsız ve ağza alınamayacak kadar yabancı bir evrenin niteliklerini yansıtırlar." (s. 12) Bingo. Şöyle de düşünüyorum, Black Mirror mesela, bilimkurgu dizisi olmaktan çok korku dizisi olmaya meyilli değil midir? Öngörebildiğimiz bir teknolojinin yol açtığı dehşetler şu an için korku öğesini baltalıyor ama bir adım ötesini merak ediyorum, yeni mitler ve söylenceler türüyor, klasik biçimde olmasa da türüyor ve günümüz dünyasında yeri sağlamlaşıyor, dijital ortamın katkısıyla. Bu mitlerin üzerine inşa edilecek bir korku öyküsünü merak ediyorum açıkçası, yazılana kadar çoktan ölmüş olurum ama yarının insanını neyin korkutacağını bilmek isterdim kısacası.
Cthulhu'nun Çağrısı'nı es geçemiyorum, bir iki şey yazayım. Öykünün başlangıcında yeryüzündeki en merhametli şeyin insan zihninin çevresindeki her şeyle bağlantı kurma konusundaki yetersizliği olduğu söyleniyor. Anlatıcı bunu ortaya çıkardığı gerçekler için söylüyor olsa da Her Şeyin Teorisi için de benzer bir şekilde düşünebiliriz. İnsanoğlunun yıldızlara adım atmasından çekinen, bulacağımız şeylerden ötürü kafayı yiyeceğimizi veya sonumuzu hazırlayacağımızı söyleyen insanlar var, Ray Kurzweil bu insanları İnsanlık 2.0'da ele alıyor. Kısaca şunu diyor Kurzweil, ilerleyeceğiz ve bunu durdurmak mümkün olmuyor, olmayacak. Kötü bir senaryoyu yaşayacağız o zaman; yer altına çekilmiş laboratuvarlar ortaya çıkacak, bazı güçler bu laboratuvarlardaki buluşlarla insanlığı kaosa sürükleyebilecek. O zaman bilim devlet kontrolünde ilerlemeli ve uluslararası anlaşmalar yoluyla denetlenmeli. Eh, en demokratik yol buymuş gibi görünüyor ama hukukun bilime yetişemeyeceğini gördük ve bana kalırsa tekrar göreceğiz, ne yazık ki. Neyse, kanımca Lovecraft tanrıların doğasını insanlaştırarak anlatısını güdükleştiriyor. Yüce Eskiler tekrar yükselecek ve dünya bir özgürlük ateşiyle yanacak, insanlar zevk almanın -öldürmek, haykırmak, eğlenmek vs.- sınırlarını zorlayacak falan. Neden? Yüce Eskiler zamanında insanlık -bildiğimiz kadarıyla- yoktu, insanlar sonradan ve tanrılardan bağımsız olarak türediler, düşlerine giren tanrılarca bir araya getirildiler ve kültü yaşattılar, kadim varlıklar uyanana kadar böyle gidiyor bu. Lovecraft gibi bir münzevi için Cehennem'in bütün katları bundan mı ibaret, yoksa dinlerin öte dünya tasvirlerini kendince türetip kolaya mı kaçtı, ya da okurların tepkisinden çekindiği için kendi düşlemini mi baltaladı? Çok daha derinlikli bir uyanış-sonrası dünyasını tasvir edebilirmiş gibi geliyor bana, zaten kendisinden başka hiçbir mitos yazarı bu "kıyamet" için pek bir şey yazmamış. En iyisini yapmışlar, şimdinin dehşetini sonranınkiyle karıştırmak işi bir nevi dini anlatıya çeviriyor, araya serpiştirilmiş mitolojik öğeleri -Cyclops var, bir iki tane daha var- çorba haline getiriyor. Bunun haricinde öykünün bir yamuğu yoktur, otuzuna gelmiş bir adamı ergene çevirip ödünü koparabilmektedir. Helal Lovecraft.

Clark Ashton Smith'e gelelim, Büyücünün Dönüşü. Çoğu öykünün izleklerinden biri var burada, bilen adam ve bilmeyen adam. Bilen adam zengin, bilmeyen adamı iş vererek yanında tutuyor. Bilmeyen adam Arapça metinlerin tercümelerini yapıyor ve bilen adamın araştırmasına yardımcı oluyor. Bilmeyenin meseleyi öğrenmesi ve evdeki dehşetle yüzleşmesi finalde gerçekleşiyor. Son. Burada ne var, Necronomicon'un Arapça nüshasından okunması, Olaus Wormius'un Latince çevirisinin eksik olduğu bilgisi, mitosa ait bu tür şeyler. Ubbo-Sathla nam öykü çok daha iyi. Paul Tregardis gittiği bir antikacıda eski bir kristal buluyor, Grönland'ın ılıman ve verimli olduğu zamanlarda toprağa gömülmüş ve bir jeolog tarafından bulunmuş. Anlatıcı, kristalin kadim bir büyücü olan Zon Mezzamalech'e ait olabileceğini düşünüp satın alıyor. Eibon Kitabı'ndan ilgili bölümü okuyor üstüne, Mezzamalech'le ilgili olan. Sonra kristale bakarak zamanda geriye gitmeye başlıyor. Çağlar, kayıp kıtalar, kayıp varlıklar, her şey gözlerinin önünden geçip gidiyor. En sonunda dünyanın sonsuz bir çamur deryası olduğu zamanlara, Ubbo-Sathla'nın -Cthulhu'dan da önce var olan yaratıcı- hüküm sürdüğü çağa dönüyor, Zon Mezzamalech'le bütünleşiyor ve onun gibi ortadan kayboluyor.

Frank Belknap Long mitosa katkı açısından en verimli yazar olabilir. Tindalos'un Tazıları nam öyküsünün başlangıcında bilen ve bilmeyen ikilisinin konuşmalarına bakarsak Einstein'ın ve Darwin'in "gerçeğe" katkısının çok az olduğunu, en azından bilimin gerçekliği yakalamasının çok zaman alacağını söyleyen adam algılanan dünyanın ötesindekileri görmek istediğini söylüyor, Lao Tse'nin kullanıp Tao'yu anlamasını sağlayan bir uyuşturucu madde alıyor ve öte tarafa geçiyor. Yine bir akış, bilinen uzayın ötesine bir yolculuk ve karşılaşılan tazılar. Tindalos'un ne olduğuna dair bir fikrimiz yok, sanırım yazarın başka bir öyküde incelemek istediği -belki de ele almıştır, diğer öykülerine bakmak lazım- veya başka yazarlara açılmış bir orta. Sonuçta eleman kan ter içinde geri dönüyor ve kafayı yiyor, tazıların peşine düştüğünü söyleyerek odasının köşelerini alçıyla ovalleştiriyor ki açıları kullanarak iz süren tazılar dünyamıza geçemesin. Öngöremediği doğa olaylarından biri sonunu getiriyor; deprem olunca alçılar iniyor aşağı. Bu. Fırtınalar, depremler, doğal afetler tanrıların bir aracı haline gelip duyarlı insanların ortadan kaldırılmasında kullanılıyor, çoğu öyküde bu var, hoş. Ağaç, yılan, tufan gibi dini mevzuların asıl dehşetin üzerinin örtülmesinde kullanıldığı fikri de yeni olmamasına rağmen belki o zaman için yeniydi, bu da hoş. Tazılara satirlerin yardımcı olması, Einstein'ın formülünün bir tılsımmış gibi defalarca söylenmesi de ilginçti. Uzay Yiyenler'e gelelim, Long'un mekanı Partridgeville'de geçiyor yine. Korku öyküleri yazan bir adam, adamın arkadaşı olan anlatıcı ve sahneye girip çıkan diğerleri için korkunç bir gece başlıyor. Yazarın korkuyu yakalamakla, saçma sapan kurgulardan çok bilinmeyenin, yüce varlıkların korkusunu yeğ tutmasını bir ders olarak okumasaydık en başta, kurgu açısından daha başarılı bir öykü okuyabilirdik ama bu hali de iyi.

Robert Bloch'la Lovecraft'in paslaştıkları öyküler de son derece başarılı. Lovecraft'i bir öykü kahramanı olarak görüyoruz hatta, ölümünden sonra kendisi için yapılmış bir jest. Bloch biraz bilinen bir adam, Psycho'nun yazarı ve sağlam bir öykücü. Seçkideki diğer öyküler de çok başarılı, onlara hiç elleşmiyorum. Pagan inanışlar, Kelt ritüelleri, hemen her şey mitosa bağlanabiliyor, muazzam bir şey.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cthulhu'nun Çağrısı
Kitapta sekiz adet öykü ve bir adet çevirmenin önsözü mevcut. Dost Körpe, Lovecraft'i ve mitosunu gayet güzel anlatıyor. Öğreniyoruz ki Herbert West'in maceralarını okumamızı Giovanni Scognamillo sağlamış, ellerinden öperim.

Randolph Carter'ın Hikâyesi: Randolph Carter, bir antikacı ve Miskatonic Üniversitesi öğrencisi olarak Lovecraft'ın birkaç öyküsünde karşımıza çıkıyor. Adlandırılamayan, Bilinmeyen Kadath'a Düş Yolculuğu gibi öykülerde bu adamın maceraları akıl alır, hele Kadath'a çıkılan yolculuk bence Lovecraft'in zirve noktalarından biridir. Şahsen Celephais'e yapılan yolculuğun kahramanı da Carter'mış gibi düşünürüm, öyle olmasa bile.

Burada Carter ve arkadaşı Warren, Warren'ın okült çalışmalarının etkisiyle unutulmuş bir mezarlığa giderler. Warren muhtemelen Necronomicon'la haşır neşirdir ve arkadaşını da bu işlere teşne edip kafayı kırayazmasına yol açar. Neyse, mezarlıkta çok eski bir kapak bulurlar, bu kapağı açtıklarında cehennemin yedi kat dibinden gelen kokulara maruz kaldıkları gibi Warren adlı cesur arkadaşımız, bir tür telli telsiz aparatıyla birlikte derinlere iner. Konuşurlar, Warren gördüklerini tarif edemez, gerilim adım adım artar. En sonunda Warren kurtuluşun olmadığını haykırır ve Carter'a kaçmasını söyler. Carter feryat figan eder, telin öbür ucundan şöyle bir ses gelir: "Seni aptal, Warren öldü!" On dört yaşımın haliyle nasıl korktuğumu anlatamam, şimdi bile tüylerim ürperiyor.

Erich Zann'ın Müziği: Auseil Sokağı ortada yok, hiçbir haritada yok, sanki hiç var olmamış gibi. Peki neler oldu da sokak ortadan kalktı?

Anlatıcı, üst katında oturan Erich Zann adlı yaşlı kemancıyla arkadaş olana kadar akla karayı seçer. Üst kattan acayip sesler gelir, bizimki mevzuyu iyice merak edip adama musallat olur ve bir gün kendini adamın evinde bulur. Adamın kemanından çıkan notalar bir süre sonra deliliğe ve hiçliğe dönüşür, anlatıcı pencereden dışarı baktığı zaman kapkara bir boşluktan başka bir şey görmez. Dehşet içinde oradan kaçar, sokağı da bir daha bulamaz. Yine bir gerim gerim geren öykü.

Herbert West - Diriltici: Filmleri çok başarılı değil, B movie diyebileceğimiz tarzda. Tekrar çekileceğine dair bir şeyler okumuştum ama kesin bir bilgim yok.

Öykü olarak yine Lovecraft'in mitos dışındaki muazzam işlerinden. Birden çok parçadan oluşuyor, her birinde farklı canlandırma denemeleri var. Bazıları savaş ortamında, bazıları West ve yardımcısının kendi kurduğu laboratuvarda. Mevzu şu ki bu Herbert West, insan yaşamının bir dizi kimyasal tepkimeden ibaret olduğunu düşünür ve hazırladığı karışımlarla beyin hasarının ortaya çıkmadığı ölçüdeki taze ölüleri diriltmeye çalışır. Olayları yardımcısı anlatır, onun ağzından dinleriz. Deneyler yıllar boyunca sürer, West'in geçirdiği dönüşümü adım adım takip ederiz. Nihayetinde kaçmaz West, sonuyla yüzleşir. Yaptığı deneyler onu parça parça çürütmüştür, devam etmek istemez ve kendini bırakır.

Pickman'in Modeli: Ressam Pickman'e Cthulhu Mitosu Öyküleri'nde de rastlayabilirsiniz.

Bu adamın çizdiği resimler grotesk manzaralardan, acayip mahluklardan ibarettir ama bu mahluklardan biri son derece gerçekçidir, sanki gerçekten varmış gibi. Dehşet manzaraları da aslından kopya edilmiş gibidir ki gerçekten de öyle olduğu öykünün sonunda ortaya çıkar.

Duvarlardaki Fareler: Anaerkil dönem tanrıçasının intikamı. Dost Körpe'nin söylediğine göre Lovecraft annesinden ötürü kadın düşmanıymış ama bu öyküde Kibele'nin zaferini görebilirsiniz, tabii nasıl bir zaferse bu. Pagan inançların dehşetine çıkılan bir yolculuk bu da.

De La Poer -son kelime hariç tersten okuyun, bir şey çağrışacak- ailesinin son üyelerinden biri, atalarına ait bir evi restore eder ve buraya taşınır. Evin tarihçesini öğrendikçe, bir de duvarlarda koşuşturan fareler ortaya çıkınca mahzenden aşağılara doğru bir keşif gezisine çıkar, bir dostuyla birlikte. Aşağıda uçsuz bucaksız bir şehir bulurlar. Roma, Kelt ve daha öncesinde hüküm süren uygarlıkların izlerinin yanında kemiklerle dolu birçok çukur vardır. Tam bir ölüm şehri. Adamımız ailesinin lanetine uğrar ve en iyi dostunu yerken bulur kendini.

Adamın kedisinin adının Nigger-Man olması da Lovecraft'in ırkçılığına bir örnek.

Cthulhu'nun Çağrısı ve Innsmouth Üzerindeki Gölge'ye girmiyorum, Cthulhu Mitosu'nun temel öyküleridir. İlkinde dünyanın farklı uçlarında Cthulhu'nun etkisindeki insanların yaptıkları var, bir de tabii keşif gezisinde R'lyeh'ın yükselişi, Cthulhu'nun ortaya çıkışı, öklid dışı geometrilerin insanları yutması, neler neler. Doğa gerçekten kendine yabancı olan unsurları bir şekilde yeniyor, belki de Dünya'nın bağışıklık sistemi budur.

İkinci öyküde Marshlar, yaptıkları şeytani anlaşma ve ailesinin köklerini araştıran bir adamın dehşet dolu kaçış hikâyesi var, bu kaçış gerçekten gerilim açısından takdire şayan, unutulmayacak bir kaçıştır, efsanedir. Gerçi adam ne kadar kaçarsa kaçsın, aile mirasını üstleniyor, yapacak pek de bir şey yok. Mitos öykülerinin bulunduğu kitapta Lovecraft'in Long Island'ta yaptığı gezilerde bu şehri ziyaret ettiği, hatta yaşlı bir Marsh'la gerçekten konuştuğu ve öyküyü bu araştırmalar sonucu yazdığı söylenir.

Yabancı: Bombayı sona bıraktım. Mitosu, diğer öyküleri geçtim, benim için Lovecraft'in en muazzam öyküsü budur. 8-10 sayfacık. Nerede doğduğunu, kim olduğunu bilmeyen bir çocuk, yalnız yaşadığı şatoyla sınırlı dünyasını korku ve acı dışında bir duyguyla anlamlandıramaz. Şatodan uzaklaşmaya çalıştığında karanlık ormanların bilinmeyen dünyasıyla karşılaşır, öteye gidemez. Okuduğu kitaplardan başka bir avuntusu yokken bir gün her şeye rağmen bu dünyadan kurtulmaya karar verir ve şatonun çatısındaki kapakları kaldırmaya çalışır, başarılı olur ve bildiği küçük dünyaya şatonun tepesinden bakmak için döndüğünde toprak zeminden başka bir şey göremez. Yeryüzüne çıkar, yürür, penceresinden sarı sıcak ışıkların yayıldığı bir hana girer, handaki herkesi korkudan altına işetir ne olduğunu anlamaya çalışırken odanın öbür ucunda korkunç bir yaratık görür. İnceler, yaklaşır ve yaratığın aynadan yansıyan kendi olduğunu anlar. En sonunda şatoya geri döner.

Lovecraft'in çocukluğu, evet. Bariz bir şekilde ortada.

Beni etkileyen kısmı, belki de ilk kez kim olduğumu düşünmeye başlamamı sağlamış olmasıdır. Topluma göre ben kimim, kendime göre kimim, nerelerden kurtulamıyorum, nerede saklanıyorum. Kimim ulan ben? Evet.

Ne desem, ne anlatsam yetmez. Başucu kitabım; başka hiçbir kitabı ikinci kez okumamışken bunu belki yirmi defa okumuşumdur. 28 yaşındayım, ömrümün yarısında hep yanımdaydı. Alın arkadaşım.
Yanıtla
12
13
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mars Yıllıkları
PKD, BK'yi BK yapan "yeni fikirler, yeni olasılıklar" diyordu. Sunuş kısmında astroloji profesörü ve BK yazarı Fred Hoyle da aynı noktaya dikkat çekip BK'nin edebiyat potansiyeli açısından büyük önem taşıdığını söylüyor. Duyguların permütasyonu sınırlı, o halde farklı mevzular için katalizör bulunmalı ve bu katalizör BK. Kanonlaşmaya doğru giden klasik ve modern edebiyat bir noktada tıkanacak, oysa BK her daim güneş gibi parlayacak!

Pek katılmadım buna. Hoyle yardırmaya devam edip insanın çevresine karşı olan sorumluluğunun pek ele alınmadığını -BK dışında- söylüyor. Buna hiç katılmadım. Ele alınmıştır, terra-kurma olarak zuhur etmesine gerek yok. Bu romandaki Mars ve Dünya, iki komşu ülke olarak ele alınabilirdi. İki komşu şehir. İki komşu mahalle. İrlanda'da Katolik ve Protestan mahalleleri, neden olmasın? Boer ve yerliler. Kısmen de olsa bu gerçekleşebilirdi, "mavi ışıklı uçan varlıklar" temalı öyküde dini inanışların biçim değiştirmesiyle birlikte pederlerin tutumuyla paralel olarak Doris Lessing'in Siyah Madonna gibi müthiş bir örneği duruyor.
Hoyle da şunu diyor: "Şu anda değindiğim, dinin biçimsel olmayan yönleridir. Bana göre biçimsel olmayan bağlamda din, bir insanın gökyüzünü huşu içinde bakması, eğer aklı varsa kâinatın görkemli oyununun bir amacı olduğunu ve insanın kendi küçük rolünün de bir anlamı olduğunu hissetmesidir. Din ve bilim arasındaki çatışma, din ile biçimsel din arasındaki çatışmadır ve bunun da açık bir nedeni vardır. Tüm biçimsel dinler, fiziksel dünya anlayışımızın bugünküne göre çok daha az gelişmiş olduğu, eski zamanlarda ortaya çıkmıştır." (s. 10) O halde bilimsel anlamda sürekli gelişen dünyamıza göre dinin farklı yorumları ister istemez ortaya çıkacaktır, dini semboller yerini yeni sembollere bırakabilir. Çok basit bir örnek olarak klonlanmış İsa'yı örnek göstermek mümkün, adam dünyaya tekrar geleceğine göre neden bu yolla gelmesin? BK'nin asıl rolü tam da bu: Olasılıkları kullanarak farklı düşüncelere kapı açması. Bilimsel ilerlemeyle birlikte yeni fikirler ortaya çıkacak, sonra daha yenileri. Yanlışsam dürtün, Arthur C. Clarke dört ciltlik efsane eserinin giriş bölümlerinde metinleri Voyager yolculukları sonucu elde edilen bilgilerle yazdığını söylüyordu.

Bu anlatıyı klasik edebiyatın -bence- bir tık üzerine koyan nedir? Birinci olarak çok başarılı, gerçekten başarılı bir yabancılaştırma duygusu. Bir mahalle ötede ne kadar farklı olursa olsun sizin gibi insanlara rastlarsınız, bildiğiniz form. Mars Yıllıkları'ndaysa uzak bir gezegenin varlığı bile bu yabancılaştırma için yeterli, işin içinde Ray Bradbury olduğunu hep aklımda tutuyorum bunu söylerken. Bu anlatının BK olup olmadığıyla ilgili tartışmalar dönmüş, dalga falan geçilmiş hatta, bakış açısına göre bir parça doğruluk payı olabilir ama Hoyle'a göre Odysseia da zamanının bir bilimkurgusu. Türün de belli bir formülü olmadığına göre -içinde iki gram konjürasyon akımülatörü olmayan BK, BK değildir, gibi- mevzuyu fantazyadan pek de ayırmamak gerek. Bir BK'de uçuk icatlar olması gerekmiyor, bir fantazyada illa Elfler olacak diye bir kural yok. Bu geniş perspektiften yaklaşırsak, mesela Mars'ıın terk edilişinden sonra gezegende kalan sayılı insanlardan ikisinin birbiriyle olan ilişkisini işleyen öykünün BK'yle uzaktan yakından alakası olmazdı, lakin aynı mevzu bir Marslıyla bir Dünyalının karşılaştığı öykünün bağlamıyla ele alındığında, o zaman sınırlar çiziliyor. İki şehrin hikâyesi tekrar yazılabilirdi, tehlike çok yakın ama Ray Bradbury farklı dünyaları kullanarak bu tehlikeyi bertaraf edip okura hayal gücünün saf parıltılarını gösteriyor. BK bu yahu.
Ocak 1999'dan Ekim 2026'ya, Mars'a yollanan ilk roketle başlayıp Mars'ın yüzeyinde kalan son insanlara kadar anlatılan 27 yıllık süreçte insanı bulacağız, başka bir gezegende veya kendi gezegenimizde. Ne kadar kolay aldanabildiğimiz, korkabildiğimiz, sevinebildiğimiz ve kaçabildiğimiz her zaman aklımızda olacak. Ben burada kısa bir tarihçe tutmakla yetineceğim. Bazı karakterler birkaç öyküde birden görünüyor. 27 yıldan bahsediyoruz, normal.

Şubat 1999: Marslı kadın hayatından pek sıkılmış, eşi de bildiğimiz hödük. Mars'a gelen ilk araştırma ekibini rüyasında gören kadın, özellikle beğendiği bir astronottan bahseder eşine. Büyük hata. Adam kadından ekibin ne zaman ve nereye ineceğini öğrenir, silahını alıp dışarı çıkar ve iki kişilik ekibi yok eder. Mars'ta her şey normale dönmüştür. Kısa bir süre için.

Ağustos 1999: Delilik. İkinci ekip kapı kapı dolaşır ve Dünya'dan geldiklerini söyler, kimse sallamaz bunları. Koca gezegen devlet dairesine dönmüştür sanki, oradan oraya yollanırlar ve seyyar satıcı muamelesi görürler. En sonunda kapalı bir ortama alınırlar, anlaşılır ki orası tımarhane. Ekibin kaptanı, tımarhanenin doktoruyla görüşür ve doktoru Dünya'dan geldiğine bir türlü inandıramaz. Doktora göre muhteşem bir yaratıyla şizofreninin dibine vurmuş bir adamdır. Söyledikleri o kadar inandırıcıdır ki doktor kendi akıl sağlığından şüphe etmeye başlar, sanrıyı yok etmek için ekibi ve kaptanı öldürür, ortadan kaybolmadıklarını görünce kendi kafasına sıkar bu kez.

Nisan 2000: Üçüncü sefer. İnsan inanmak istiyor ve sorgulamıyor, özleminin büyüklüğü ölçüsünde. Astronotları çok önceden ölmüş aile üyeleri karşılar, evlere dağılırlar. Ekibin kaptanı bir işler döndüğünü düşünür. Küçük bir paranoyayla başlar, gerçeğin dehşetiyle sona erer. Marslılar, telepati yeteneğiyle insanların çok özlediği diğer insanları kullanır ve savunmasız hale getirdikleri ekip üyelerini öldürür. Güzel bir savunma mekanizması. Filmlerde de olur ya, kahramanın sevdiği kişi zombi olur, vampir olur da öldürülemez bir türlü.

Haziran 2001: Spender insanlığın kanonuna karşı. Ekip kaptanıyla Spender'ın diyaloğu, insanoğlunun kültürünü ve yıkıcılığını inceleyen en önemli bölümlerden biri. Adamımız Mars medeniyetini tanıdıkça atom bombalarından, çoğunluktan, Dünya'dan kaçmak istediğini fark eder ve ekibe geri dönmez.

Bu seferden sonra yerleşimciler gelmeye başlıyor; önce birkaçı, sonra yüzlercesi, binlercesi. Tabii oksijen yetersiz, bir terra-kurma projesi lazım. O konuda Benjamin kardeşimiz devreye giriyor, ciğerlerinin kaldıramayacağı oksijensizlikte bir havayı doğanın da izin vermesiyle değiştiriyor, solunabilir bir hale getiriyor. Ağaçlar.

Ağustos 2002: Şu öyküyü okuduğum diğer hiçbir öyküye değişmem. Dünyam aydınlanıyor böyle güzel şeyler okuyunca, günüm muhteşem geçiyor, musmutlu bir insan oluyorum.

Tomas yaşlı bir adam, değişimlere açık. Gezegen değiştirecek kadar. Mars'ın renklerini, kokusunu, her şeyini seviyor. Geçmişinden kurtulmaya çalışmıyor, sadece daha yeni bir geçmiş istiyor.

"Bu gece havada zamanın kokusu vardı. Tomas gülümsedi ve hayal gücünü işe koştu. Bir düşünce vardı. Zaman nasıl kokardı? Toz, saatler ve insanlar gibi. Zamanın sesi nasıldır diye merak ederseniz, karanlık bir mağarada akan su, ağlama sesleri boş tabutların kapağına vuran toprak ve yağmur gibidir bu ses. Daha da ileri gidecek olursak, zaman neye benzer? Zaman, kapkara bir odaya usul usul yağan kara, ya da eski bir sinemadaki sessiz filme, Ya da yeni yıl balonları gibi aşağıya ve hiçliğe doğru düşen yüz milyar surata benzer. işte böyle kokar, görünür ve ses verirdi zaman. Ve bu gece -Tomas bir elini kamyonetin dışında esen rüzgâra uzattı- zamana neredeyse dokunabilirdiniz." (s. 156)

Yolda bir Marslıyla karşılaşıp konuşuyorlar, ötekinin böyle güzel bir anlatımını bilmiyorum. Gerçeklikleri farklıdır, dilleri farklıdır, her şeyleri farklıdır ve orta bir noktada buluşulamayacağı konusunda anlaşıp yollarına devam ederler. Anlamak için baskı, şiddet vs. yoktur, sömürü niyeti yoktur. İki akıllı varlığın ilk ve son kez karşılaşıp yaşamlarına devam etmeleri, bu kadar basit.

"Kim geleceği görmek ister ve kim görebilmiş ki?" (s. 166)

Kasım 2002: Ateş Balonları da kafa açıcı bir öykü. Misyonerler dinin farklı biçimlerine rastlayabileceklerini düşünüyorlar, ortalıkta parıltılar saçarak uçan nesnelerin varlığına dair söylentiler duyulmuş. Misyonerlerden biri, diğerlerini bu varlıkları bulmak için ikna ediyor, diğerlerinin amacıysa bildikleri formuyla dini yaşamak ve yaymak. Her neyse, bu varlıkları buluyorlar ve bedenden, kötülükten arınmış olduklarını görüyorlar. Büyük bir huşu işte, insanın ilk zamanlarında gökyüzüne bakması gibi.

İtfaiyeciler kitapları yakıp söndürüyor. Fahrenayt 812. Usherların Konağı ikinci versiyonuyla karşınıza çıkacak; Dünya'dan kaçıp kendi konağını yaptıran bir Poe hayranı, Mars'ta dahi konağını yıkmak isteyen kitapyakar zihniyete kök söktürecek. Siyahiler yeni gezegene doğru yola çıkacak, ırkçılığın yarı parodik bir eleştirisini okuyacaksınız. Bir de tam PKD öyküsü diyebileceğiniz öyküler var, kimlik sorununa robotik yaklaşımlar. Sanal olan, gerçek olan birbirine karışacak.

Dünya'nın havaya uçması ve bunun Mars'tan bir pırıltı halinde görülmesi büyük sıkıntı. Ev neresiydi, anlamı neydi, insanoğlu yaban mı, bunlar hep düşünülecek. Nihayet ortalıkta pek insan kalmayınca milyon yıl süren bir piknik başlayacak. Çocuklarına suda yansımalarını gösteren baba, Marslılara baktıklarını söyleyecek. Neler de neler. İyi BK iyi edebiyattır, Ray Bradbury şahane bir yazardır. Burun kıvıranlar Mars'a gidemesin, ne diyeyim.
Yanıtla
6
18
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster