Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Villa Meçhul
Herkesin çok sevdiği Parfümün Dansı’nı bir türlü sevemediğim için geçtiğimiz sene Ayrıntı Yayınları bana Tom Robbins külliyatının tamamını göndermişti sağolsun, belki fikrim değişir diye. Ben de çocuklar için yazdığı “B, Bira”yı okuyup epey sevmiştim. O seçkiden bir Robbins daha okuyayım dedim ve Villa Meçhul’ü seçtim. Yine olmadı... Olamadı.

Absürde bayılırım ama bu kadar da değil vallahi ya. Yani ne yazacağımı dahi bilemiyorum açıkçası, pek tuhaf bir metin bu. Bundan birkaç kuşak evvelde başlıyor anlatı, Uzakdoğu mitolojisinden porsuk benzeri yaratıklar olan Tanukilerden biri insan kılığına girip kadınlarla çiftleşiyor, sonra bu iş pek hoşuna gidiyor, bir dizi çocuk yapıyor insanlardan. Sonra ileri sarıyoruz ve günümüze geliyoruz, sene 2001, 11 Eylül’ün hemen evveli. Vietnam Savaşı sırasında kaybolmuş üç Amerikalı askerden biri bir Fransız rahibi kılığına girmiş uyuşturucu kaçırırken yakalanıyor ve kendisiyle kaybolan iki asker arkadaşıyla beraber Laos’ta sadece uçuruma bağlı bir tel üzerinde yürüyerek ulaşılan bir yerde (Villa Meçhul orası işte) yıllardır yaşadıkları ortaya çıkıyor. Kitabın başındaki Tanuki’nin soyundan bir kadının da bu üçlüyle ilişkisi olduğunu öğreniyoruz, olaylar gelişiyor.

Bu karmaşık özet, sahiden de özet yani. Kayıp askerin kız kardeşleri de var hikâyede, CIA de, kayıp askerlerin bulunması için uğraşan ailelerin kurduğu örgüt de, 11 Eylül’ü gerçekleştiren teröristler de, yerel polis ve yerel halk da... Aslında epey zıpır ve okurken insanı güldüren bir hikâye bu ama yani tam bir kaos sahiden. Bir yandan militarizm, Amerikancılık, kapitalizm ve bağnazlık eleştirileri de var metinde ama öyle bir curcuna ki yazarın tam ne anlatmaya çalıştığını anlamak sahiden güçleşiyor bir yerden sonra. Sanki böyle bir madde etkisi altında yazılmış ve ayıkken hiçbir şey ifade etmiyor gibi bir garip roman.

Yer yer sevdiğim ve güldüğüm kısımları olsa da, benlik değil maalesef hiç. Allah sevdiğine bağışlasın ne diyeyim. Yine de Tom Robbins okuma girişimlerim sürecek. Bakalım bir noktada sevebilecek miyim kendisini, göreceğiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
B, Bira
Herkesin bayıldığı Tom Robbins kitabı Parfümün Dansı benim maalesef hiç anlaşamadığım bir kitap olmuştu, sağolsun Ayrıntı Yayınları beni Tom Robbins ile barıştırmaya niyet ettiği için geçtiğimiz aylarda bana koca bir Tom Robbins seçkisi gönderdiler, ben de bir şans daha vereyim istedim. "Çocuklar için yetişkin kitabı, yetişkinler için çocuk kitabı" diye tanımlanan "B, Bira" ile seneler sonra bir Tom Robbins okumuş oldum ve epeyce sevdim bu kitabı, hadi hayırlısı.

Roald Dahl sevenler bunu da sever diyeceğim, zira Matilda ile Charlie'nin Çikolata Fabrikası'nın tatlı bir karışımı gibi bir kitap bu. Ailesinin biraz hoyrat davrandığı 6 yaşındaki küçük kız Gracie, bir gün üzüntüden bir bira içip sarhoş oluyor ve kendisine beliren Bira Perisi ile başka bir diyara gidiyor. O diyarda periyle beraber gezdiği koca fabrikada hem biranın yapım süreçlerini öğreniyor, hem de hayata dair epey faydalı bazı dersler alıp aramıza geri dönüyor.

Kitabın dili çok tatlı ve komik, Robbins'in muzip dilini bu kitapta çok sevdim. Parfümün Dansı'nda sevmediğim didaktiklik burada da var ama burada çalışıyor bence, belki bir çocuk kitabı olduğu için rahatsız etmedi beni. Ama neşeyle öyküsünü anlatırken aralara sıkıştırdığı mesajları çok yerinde buldum - kadınların evlenmek için okullarını bırakmamaları gerektiği, muhafazakar politikacıların topluma neler edebileceği, konumuz her ne kadar bira olsa da içkinin fazlasının ne tür zararlar verebileceği, kız çocuklarının cesur olmaktan korkmaması, kendilerini susturmak isteyenlere karşı dikilmeleri gerektiği gibi gibi.

Sonuçta epey protest ama neşeli bir küçük masal bu kitap. Dili elbette ki basit ve son derece tatlı. Bir yaz günü bir soğuk bira eşliğinde birkaç saatte okunabilecek bir metin ki ben de öyle yaptım ve çok iyi geldi. Bakalım bu sürecin sonunda Robbins ile sulh imzalayabilecek miyim? Göreceğiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Her Şey Normalmiş Gibi
Herhalde hepimizin son yıllarını tarifleyecek en iyi ifade bu: “her şey normalmiş gibi.” Hepimiz üzerimize boca edilen, maruz kaldığımız onca tuhaflığın, kaygının, şiddettin, endişenin içinde her şey normalmiş gibi yaşamaya, kafamızdaki normali ite kaka adapte edip içinde kalmaya çalışıyoruz. Gaye Boralıoğlu’nun son romanı da bu gerçekliğin içinde geçen bir hikâye, ön yüzünde aşk, arkadaysa bir memleket panoraması hikâyesi.

Bir tür apati içinde yaşayan bir genç adam olan Arda’yla, umudunda ve mücadelesinde direten bir genç kadın olan Lora’nın aşk hikâyesi bu. İlişki bitmiş, Lora Arda’yı terk etmiş, ayrılık Arda’nın apatisine apati katmış, biz de kendisinin hayıflanan sesini dinliyoruz romanın başında. Arda ve Lora arasındaki ikiliğe romanda başka ikilikler eşlik ediyor, İstanbul’un iki yakası arasındaki ikilik, ülkenin doğusu ve batısı arasındaki ikilik... Ve fakat Arda’nın hayıflanan sesinin yavaş yavaş değiştiğine de şahit oluyoruz, bütün büyük aşklar dönüştürücüdür şüphesiz, kimi yaşanırken kimi bitişiyle değiştirir insanı; bu da farklı değil, ayrılık Arda’yı dönüştürüyor, bu dönüşümü de izliyoruz.

Arda’yı değiştiren Lora’nın yokluğu oluyor, bu kitabın meselesinin var olanlardan çok yok olanlar olduğunu hissettim bitirince. Arda’nın örneğin Diyarbakır ziyaretinde konuşulanlardan çok susulanlara takılması, kelimelerin yokluğu, normalin yokluğu, huzurun, güven duygusunun yokluğu, elbette normalin yokluğu. Bu son derece gerçekçi, ayakları katı gerçekliğe basan anlatının içinde bolca masal da saklı; Lora’nın hikâyeleri kabusa benzer gerçekliği rüyamsı bir şekle büründürüyor. Belki de buradan çıkmanın tek yolu hikâyeler anlatmak olacak ki Gaye Boralıoğlu’nun kitabı da başlı başına bu girişimin bir parçası gibi okunabilir. İnatla, dirençle anlatmaya devam etmek.

Her ne kadar öyküyü Arda’nın ağzından dinlesek ve onun idealize ettiği bir Lora’yı okusak da, yazarın her iki karakterine de eşit mesafede durduğunu, birini yüceltirken diğerini yermediğini -ki anlatı buna çok müsait aslında- de söylemem lazım, bu da bana iyi geldi.

Şu cümleyle bitsin: “Yoklukta boşluk var, yoksunlukta ise umut. İşte o umut insanı öldürüyor.”
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hüzünlü Ev
Her Patrick Modiano romanı için söylediğim şeyleri üç aşağı beş yukarı yine yineleyeceğim maalesef, kendisine 2014'te verilen Nobel Edebiyat Ödülü'nü anlamakta çok güçlük çektiğimi söyleyerek başlayayım.

Hep aynı şey oluyor; müthiş bir atmosfer yaratma kabiliyeti var Modiano'nun. Tüm kitaplarını okurken aynı şeyi yaşıyorum; kendimi elime telefonu alıp bahsettiği sokakların isimlerini goooglelarken, onların neye benzediklerini, kafamda canlandırdığım gibi olup olmadıklarını anlamaya çalışırken buluyorum kendimi, zira tüm detaylarıyla gözümün önünde belirmiş oluyorlar. Bu sahiden büyük maharet. Ama gelin görün ki bundan ötesini bulamıyorum bir türlü.

Hüzünlü Ev, Modiano'nun erken dönem romanlarından biri. Yine geçmişteki bir hikâyeyi anımsayan bir anlatıcımız var, bu defa Fransa-Cezayir Savaşı sırasındaki bir öykü geri dönülen; biz de kitap boyunca bu gizemli, maceralı, temposu yüksek öyküyü hatırlayan anlatıcıya eşlik ediyoruz. Ve yine, yine, yine hiçbir şey olmuyor. Anlatıcımız büyük laflar ediyor: "o geceyi unutamıyorum", "o bakışı gözümün önünde", "o odadaki o anda her şey sonsuza dek değişti" - biz de sanıyoruz ki örülen tüm bu gizem, bize işaret edilen tüm bu kritik anlar bir yere bağlanacak, vay be diyeceğiz kitabın sonunda, çözeceğiz hikâyeyi. Yok. Hiçbir şey olmuyor. O kadın niye gitti, o adam niye öldü, mesele neydi filan... Bunları bir yere bağlamıyor Modiano, okuruna bir açıklama yapma gereği duymuyor. Hep dediğimi diyeyim: sonunda açıklayıp parçaları birleştirmediğiniz müddetçe gizem inşa etmekten kolay bir şey yok.

Karanlık Dükkanlar Sokağı ve En Uzağından Unutuşun kitaplarında da benzer bir durum olsa da en azından belleğe, kimliğe, hafızaya dair çok daha derinlikli pasajlar vardı, bunda o da yok, en son okuduğum Bir Gençlik'inde de bulamamıştım. Ezcümle yine olmadı. Vallahi anlamıyorum ben bu Modiano'ya gösterilen teveccühü. Okuması keyif veren ama ziyadesiyle havada kalan kitaplar yazıyor bence. Her zamanki gibi bir yarım kalmışlık duygusuyla bitirdim bu eserini de. Maalesef böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Amerika Kıtasında Nazi Edebiyatı
Her Bolano okuyuşumda aynı şey oluyor: acayip bir haz ve ona eşlik eden bir kederle kuşatılıyorum. Keder, çünkü “bu olağanüstü yazarı 50 yaşında kaybetmeseydik daha neler neler görecektik kim bilir” sorusunu sormaktan alıkoyamıyorum kendimi. Sahiden başka, bambaşka bir yazar Bolano. Dilinin kıvraklığı, hayal gücünün uçsuz bucaksızlığı, aynı anda bu kadar vahşi ve bu kadar komik olabilmesi. Yani uf!

Şili’nin çıkardığı en büyük yazarlardan biri olan Bolaño, Amerika Kıtasında Nazi Edebiyatı’nda Amerika kıtasının iliklerine işlemiş Nazizmi didikliyor. Malum, savaş sonrası çok sayıda Nazi’nin kıtaya iltica etmesiyle iyice belirginleşen bir aşırı sağ meselesi var Latin Amerika’nın. Bolano da aşırı sağa meyilli çeşitli aydın ve yazarların hayat öykülerini ve kariyerlerini anlatıyor bize bu romanında.

Diyeceksiniz ki “bunun nesi roman yahu?” - Bu bir roman çünkü hayat hikâyelerini ve eserlerini uzun uzun anlattığı insanların hiçbiri gerçek değil! Aralarda gerçek insanlar da var tabii, onları ayırmak da okura kalıyor. Bolano’nun karakterleri zaman zaman Cortazar’la, Borges’le, Adolfo Bioy Casares’le filan denk geliyorlar çünkü.

Gerçekte var olmayan ama aslında bir dolu benzeri mevcut bu insanların hayalî yaşam öyküleri üzerinden son derece sert bir politik mesaj da veriyor Bolano elbette. Kurguyla gerçeği birbirine karıştırarak (burada tabii Borges’e selam veriyoruz) dümdüz söylendiğinde son derece yavan ve sert olabilecek bazı şeyleri söylemenin akla hayale gelmedik yollarını icat ediyor. (Bolano’nun mucitliğini Tılsım’da da biliyoruz, onu seven bunu da sever.)

Komik dedim bir de yukarıda, Allahım çok komik gerçekten. Bolano absürtlüğüyle beni hep güldürür ama burada bambaşka düzeyde komik kendisi. Son derece sürreel şeyleri öyle bir soğukkanlılıkla, gündelik hadiseler gibi anlatıyor ki, bir noktada insanın siniri fena halde -iyi anlamda- bozuluyor.

Bu sınıflandırması, bir şeye benzetmesi, tanımlaması zor kitabı çok, çok, çok sevdim. Bolano külliyatını okuyanların tanıdık yüzler göreceğini de belirteyim.

Bayılıyorum sana Bolano, acayip bayılıyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Milan Kundera & Bir Yazarın Hayatı
Her biyografi okuyuşumda meşhur “Proust Sainte-Beuve’e karşı” tartışmasına ve bu tartışmanın büyük sorusuna dönüyorum: bir eseri daha iyi anlamak için yazarın hayatını bilmek gerekir mi, yoksa eser, yazarından bağımsız mıdır? Açıkçası cevabım biraz ortada ama en azından şöyle düşünüyorum; bence yazar biyografilerini, eserlerini okuduktan sonra okumalı. Şayet bu kitabı Kundera külliyatını tamamlamadan okumuş olsaydım muhtemelen pek çok referans açıkta kalacaktı. Önce şu çeviri mevzuuna değineyim: kitabın Türkçesi elbette kusursuz, Osman Akınhay’ın Türkçesine zaten laf edecek değilim. Ancak elbette ki Fransızca’dan Google ile İngilizce’ye, oradan Türkçe’ye gelirken bir şeyler kaybolmuş mudur endişesi de peşimi bırakmadı okurken. Bir de Kundera’nın eserlerinden yapılan alıntıların da (bazılarını ezbere bildiğim için) kitapta yeniden çevrildiğini fark ettim. Oysa buradaki yaygın pratik sanki daha önce yapılıp kabul görmüş bir çeviri varken onu kullanıp hangi baskıdan kimin çevirisiyle alındığını belirtmektir, öyle değil mi? Neyse, teknik notlarımı bir kenara bırakıp devam ediyorum: harika bir kitap bu. Bütün hayatını büyük bir mahremiyet içinde yaşamış bir yazarın biyografisi nasıl yazılabilir diye merak ediyordum, işte böyle yazılırmış. Brierre, Kundera eserlerinde tekrarlayan temaları hayatının biyografik unsurlarıyla ve toplumsal çerçeveyle harmanlayarak ele alıyor – yani hem çok derinlikli bir Kundera incelemesi, hem de hayat öyküsü okuyoruz ve bunlar arasındaki bağıntılar bence müthiş iyi kurulmuş. Bir tür Kundera okuma kılavuzu işlevi de görüyor yani aslında kitap bu şekliyle. Cortazar biyografisine ettiğim lafları da bence bu kitapla haklı çıkarabilirim: Olaylardan çok Kundera’nın karakterinin ve edebiyatının nüvesini keşfetmeye yönelik, müthiş titiz bir çalışma bu, diğerinde eksik olan tam da buydu. Bu harika adamla ilişkisini derinleştirmek isteyen herkese fena halde tavsiye ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uykusuzluk - Insomnia
Henry Miller’ın henüz okumadığım ama namını çok duyduğum erotizm dozu yüksek diğer eserlerine kıyasla oldukça sakin bir kitap bu. Küçücük olmasına rağmen okurken büyük bir zihinle karşı karşıya olduğunu hissediyor insan. Miller, aşık olduğu bir Japon kadını anlatıyor gibi ama aslında daha çok kendini, kendi aşık olma biçimini, saplantısını, tutkuyla ilişkisini anlatıyor ki bence hepimizin hayatımızın belirli dönemlerinde düştüğü dehlizler bunlar. Zaman zaman bilinç akışının serbestliği yorsa da, ilginç bir okuma deneyimiydi diyebilirim. “Aşka inanabilsen, onun gereklerini yerine getirebilsen mükemmel olur. Yalnızca bir ahmak, katıksız bir aptal becerebilir bunu. Bir tek o özgürdür derinlere inmeye ve göklerde fink atmaya. Masumiyeti korumaya alır onu. Kendisi korunma isteğinde bulunmaz.”
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yetişkinler ve İleri Düzeyde Öğrenciler İçin Dans Dersleri
Hazır Kundera biyografisi ile ağzım burnum Çekya olmuşken bari dedim Hrabal’dan devam edeyim. Bu kitabı çok uzun süredir merak etmekteydim ve Notos sonunda yayımlayınca pek mutlu olmuştum. Hrabal’ın okuduğum diğer eseri Gürültülü Yalnızlık kadar güçlü olmasa da ben çok sevdim bu küçük metni. 80 sayfalık tek bir cümleden oluşuyor kitap, sonu hariç hiç nokta yok içinde. Bu tür deneysel işler bazen saçma sapan sonuçlar veriyor ama burada öyle olmamış. Kitaptaki yaşlı anlatıcımız, 80 sayfa boyunca tek nefeste (ki bence bu kitap da tek oturuşta okunmalı) anlatıyor da anlatıyor. Ne anlatıyor peki? Açıkçası türlü palavralar. Ben birinin bu inanmışlık, bu neşe ve bu hüzünle palavra sıkmasını dinlemeye bayıldım şahsen. Bazı tarihi hikâyeler, bazı yalanlar, bazı kısmi gerçekler, bazı kismi yalanlar, bazı uydurma sonuçlar, bazı abartılı sözler. Ama kimi zaman kahkahalar attıran tüm bu saçmalama selinin ardında edebiyat var, hem de bence pek lezzetli bir edebiyat. Siyaset, toplum, dönüşüm, hayat, felsefe var. Anlatıcımızın dediği gibi: “...çünkü iyi bir kitap okuru uyutmak için değil, okur yatağından fırlasın da kendini don atlet dışarı atıp yazarın suratını yumruklamaya gitsin diye yazılır.” Bu kitap tam da bu. Seni yumruklarımla kucaklıyorum Hrabal!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ördekler, Newburyport
Hayranlıktan secde edecek hale geldim, bunu nasıl yazdın Lucy Ellmann, nasıl? "Ördekler, Newburyport" tarifi imkansız bir metin.

"Gerçek şu ki bazen dünyada tahammül edilemeyecek kadar fazla trajedi oluyor."

Bugüne dek okuduğum hiçbir şeye bir gram benzemeyen bu müstesna kitabın içinden tek cümle seçmem gerekse bunu seçerdim. 1000 sayfalık bu bitimsiz bilinç akışı trajedilerden, kaygılardan, gündelik olana sinmiş tekinsizlikten ve adaletsizlikten müteşekkil.

Ohio'da dört çocuk annesi ve tarçınlı rulo yapıp dükkanlara satarak ev ekonomisine katkıda bulunan bir kadının kafasının içindeyiz - yahut onun aracılığıyla kendi kafamızın içinde. İklim krizinden sağ popülizme, ırkçılıktan bireysel silahlanmaya, kanserden ergenlik buhranlarına, sistemin içine gömülü sonsuz vahşetten her tür acımasızlığa... Kaygılar ve hissettiğimiz daimi suçluluk.

Zaman zaman sahiden kendi iç sesimi dinliyor gibi oldum ki bunun epey zorlayıcı olduğunu tahmin edersiniz. Çok zor zamanlarda yaşıyoruz. Daimi bir şiddet bombardımanı altındayız ve kafamızın içinde durmaksızın dönen endişeleri bastırmaya çalışıyoruz. Bu otomatik işleyen bir süreç, kaygılar belirli bir düzeyin üstüne çıkmadıkça farkına varmıyoruz bu çabanın, ama işte bu kitap nasıl bir mücadele verdiğimizi suratımıza çarpıyor.

Ama bu nasıl bir yazmaktır ya? Ne kadar cesur, nasıl çıplak, komik, hüzünlü, dehşetengiz, korkunç, duygusal - ne kadar gerçek! Bu yüzyılın romanı diye bir şey tanımlayacaksak, o şey bu olmalı. Biçimi, bitimsizliği, döngüselliği, kuşatıcılığı, modernliği, içeriği - her şeyiyle, bugünün romanı bu.

"Gerçek şu ki" diye başlayan, sadece virgülle ayrılan cümlelerden oluşan ve Amerikan kültürüne çokça atıfta bulunan bu romanı muhtemelen orijinalinden okumak gerekirdi zira ses benzerliğiyle yapılan kelime oyunlarının çeviride kaybolmaması imkansız ama bence çevirmen Mahir Koçak muazzam bir iş çıkarmış, kendisini tebrik etmek lazım.

Söylenecek çok şey var ama okumadan anlatılabilecek bir kitap değil bu. Bu kitabı ve içime işleyen dağ aslanını hiç unutmayacağım, hiç.

PS: Benim gibi ara vermeksizin de okuyabilirsiniz ancak her gün 5-10 sayfa kadar okuyarak aylara yaymak da bambaşka bir deneyim olabilir diye düşündüm okurken - o şekilde okunduğunda da bambaşka biçimde nüfuz edecektir muhtemelen.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Vahşiler ve Duygusallar
Hayatta en sevdiğim yazarlardan biri, en sevdiğim şeylerden birine dair yazmış, haliyle şekerci dükkanına girmiş çocuk neşesiyle okudum bu kitabı. En sevdiğim Marias kitabı olmadı elbette, zira o mertebede Yarınki Yüzün üçlemesi olanca ihtişamıyla oturmakta ama nefis bir kitaptı bu da.

Öncelikle; ön sözde dendiği gibi, Marias hakkında çok fazla şey öğrendim bu kitap sayesinde, romanlarından ve okuduğum diğer eserlerinden çok daha fazla şey. Çocukluğuna, gündelik hayatına, edebiyatla ilişkisine, zevklerine dair bir sürü şey var bu kitapta ki kendisini daha yakından tanımak benim için büyük mutluluk. İkincisi, çok komik bir kitap bu. Bu yazıları yazan Marias çok komik bir Marias, keşke hep böyle şakalar yapsa, dalga geçse, bayıldım.

1994-2000 yılları arasında futbola dair kaleme aldığı yazıların derlemesini içeren bu kitapta tabii ki sadece futbol yok. Benim futbolu bunca sevmemin sebebi, izlemesi çok keyifli bir spor olmanın ötesinde bir şey olmasındandır, hayatın içindeki her şeyin orada da görülebileceğini, kitlelerin, bireylerin davranış biçimlerine dair futboldan öğrenilecek çok şey olduğunu düşünmemdendir. Bu kitap da tam olarak bunun ispatı gibi. Marias da böyle bir yerden bakıyor futbola, zira futbol yazıları içeren bir kitapta mesela şöyle bir cümle olması başka neyle açıklanabilir? “Duygular söz konusu olunca süre çok önemlidir, üzerlerinde ısrar edilirse solup giderler.”

Sonuçta çok mutlulukla okudum bu kitabı, iyi ki dilimize çevrilmiş. (Çeviri demişken, hep diyorum, arkadaşlarımın çevirdiği kitapları okumaktan ayrı bir haz alıyorum diye, bu da bir arkadaşımın, Selay Sarı’nın çevirisi, ellerine sağlık!) Futbolla hiçbir ilgisi olmayanların sıkılması muhtemel, ama biraz merakınız varsa bence göz atabilirsiniz. Şimdi artık son Marias kitabı Tomas Nevinson için gün saymaya geri dönebilirim. Hadi!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir