Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
aslında ağaçlardan yola çıkarak bizi, insanları anlatıyor...
"Hep bir neden, bir işlev, hesaplanabilir bir getiri bulma bağımlılığı şimdi yaşamımızın her yönüne sızdı ve zevkin tam bir eş anlamlısı haline geldi. Cehennemin modern versiyonu amaçsızlıktır. Doğa özellikle bundan zarar görüyor ve bizim ona karşı kayıtsızlığımız ve düşmanlığımız onun tek amacının var olmak ve varlığını sürdürmek gibi görünmesiyle yakından ilişkili."

Uzun bir aranın ardından bir John Fowles okudum, hem de ağaçların içinde okudum, o anlattıkça ben kafamı kaldırıp ağaçlara baktım, ne güzel oldu. Fowles bu kısa denemede ağaçları anlatıyor gibi gözükse de aslında ağaçlardan yola çıkarak bizi, insanları anlatıyor.

Daha önce Fowles okumadıysanız buradan başlamanızı önermem çünkü kendi eserlerine bolca referans var; Koleksiyoncu'yu, Büyücü'yü, Fransız Teğmenin Kadını'nı okumuş olmak lazım bence tadına varmak için. Epeyce otobiyografik bir anlatı, özellikle babasıyla ilişkisi ve kendisinin dünyaya, sanata ("Bir sanat eserindeki yeri doldurulamaz olan şey son tahlilde asla ondaki teknik ya da zanaat değil, sanatçının kişiliği, onun eşsiz ve bireysel duygularının ifadesidir"), edebiyata bakışına dair çok şey bulmak mümkün.

İnsanın doğayı kategorize etme, ehlilleştirme ve sahiplenmeye odaklanan geleneksel dürtülerini sorguluyor yazar ve bir yandan da doğanın, özellikle ormanın ortaçağdan beri edebiyatta kendine bulduğu yere ve bunun anlamına dair de akıl yürütüyor. Modern edebiyatta ormanın yerini alan şehire dair yazdığı bölümler çok ilgi çekiciydi.

Doğayla gitgide daha fayda merkezli bir ilişki kurmakta olduğumuza dikkat çekerek türlü uyarılarda da bulunuyor. Bunlardan birini buraya alarak bitireyim:

"Gelecek binyılda bizi bekleyen tehlike, saldırgan bir köpekbalığı şeklinde görülen doğada değil, ondan duygusal ve entelektüel yönden giderek kopuşumuzdadır; ve çaresinin de sadece, doğayı koruma hareketinin başarısına ya da başarısızlığına bağlı olduğunu sanmıyorum. Bunun çaresi, bilimsel devrimin ve özellikle de bu devrimin dünyayı bireysel olarak algılama ve yaşama tarzımızda yol açtığı değişikliklerin bilançosundaki borç tarafını ne kadar kabulleneceğimize bağlı."

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitap üç ana başlık altında 29 hikayeden oluşuyor. Yazar, eğitimci kişiliğinin getirdiği gözlem gücünü oldukça etkili kullanmış.İlk bölümdeki okul ve öğretmen temelli hikayelerde kendinizi bir sınıfta, bir veli toplantısında yahut bir idareci ile konuşurken bulabilirsiniz.
Kitaba da adını veren hikayenin bulunduğu ikinci bölümde yer alan hikayelerdeki küçük durumları kendi hayatınızdan çokça tanıdık bulacağınızı sanıyorum.
Üçüncü bölümde ise yazar, ilgi çekici konuları ironik bir dille oldukça etkileyici bir şekilde anlatmış.
Öykü genel olarak kolay gibi görülen fakat oldukça zor bir metin türüdür. Bazı yazarlar bunu öyle kolay bir şekilde başarıyor ki sehlimümteni tam da böyle bir şey. Bu kitap da baştan sona bir sehlimümteni örneği sanki.
Okuyanı bol olsun.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
böyle azıcık kelimeyle bu kadar insanın içine işleyen öyküler yazabilen çok yazar yok...
“Hazır olduğumuzda, gardımızı almış ve tedbirli olduğumuzda sınanma sıramızın geleceğini sanırız ame öyle olmaz: Habersizce, hiç beklenmedik zamanlarda, kılık değiştirmiş olarak, en sıradan anlarda karşımıza çıkar sınavlar.”

Allahım nasıl güzel bir kitap. Nasıl sessiz, nasıl sesli. Claire Keegan’ı, Rachel Cusk’ı, Annie Ernaux’yu okuyup sevdiyseniz gözünüz kapalı dalabilirsiniz Lucy Caldwell’in Yakınlıklar’ına - çünkü Keegan’ın nezaketini, Cusk’ın gözlemciliğini, Ernaux’nun dürüstlüğünü almış sanki Caldwell. Almış, harmanlamış, ortaya bu çok gerçek metinleri çıkarmış. Kitabın ismi de nasıl güzel!

1981 doğumlu genç İrlandalı yazar Caldwell’in odağına anne olma halini alan öykülerini içeriyor Yakınlıklar. Bazı öykülerde “çocuk doğurmuş olsam burada başka bir şey hissederdim muhtemelen” gibi bir duygu hissettim, dolayısıyla kendisi anneliği deneyimlemiş insanlara daha da nüfuz edeceğini sanıyorum kitabın. Her ne kadar öyküleri birleştiren unsur annelik deneyimi gibi gözükse de, metinler asla bundan ibaret değil; kadın olmanın pek çok hâlini anlatıyor yazar. Sınavlar, yalnızlıklar, ihtimaller, hayal kırıklıkları ve tabii hayaller, bıkkınlıklar, korkular, çaresizlikler, dayanışma...

Böyle azıcık kelimeyle bu kadar insanın içine işleyen öyküler yazabilen çok yazar yok, o nedenle Lucy Caldwell’i pamuklara sarmalıyız bence. Kitaba ismini de veren son öykü Yakınlıklar, kanser şüphesi ile geçirdiği bir dönemi, ilk kadın hakları savunucularından Caroline Norton’ın hayatını okuyarak geçiren bir kadını anlatan ve bu iki hikâyeyi muazzam birleştiren Çocuklar, hepimizi sınayan ihtimallere ve alternatiflere dair yazılmış müthiş incelikli bir metin olan Bütün İnsanlar Ahlaksız ve Kötüymüş, bir kadının tuvalete giderken uyuyan bebeğini bir yabancıya emanet etmesinin ardından yaşadığı kaygıyı anlatan İşte Öyle öyküleri en sevdiklerim oldu.

En sevdiklerimi yazayım dedim ama baktım ki çoğunu yazmışım zaten. Bu da bu kitabı ne kadar çok sevdiğimin ispatı olsun, bu inceleme şu cümleyle bitsin: “Pişmanlık, yapmadığınız şeyler için hissedeceğiniz bir duygudur.”

Bayıldım sana Yakınlıklar.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bence Mann'ın nüvesini anlamak için okunabilecek bir kitap bu...
"Hayvanlar daha kontrolsüz ve ilkel, yani aslında durumlarını bedenleriyle ifade etme konusunda bizden daha insanidirler; bizim aramızda artık yalnızca ahlaki bir gönderme, bir metafor olarak varlığını sürdüren tabirler onlar için hâlâ -ve ne olursa olsun bunun göz okşayan bir yanı vardır- kelime anlamıyla, mecaza kaymaksızın geçerlidir. Onun da, hani derler ya, "başı öne eğilmişti"; yani gerçekten."

Leziz bir novella / uzun öykü "Efendi ile Köpeği". Thomas Mann'da sevdiğim pek çok unsuru içinde barındırıyor, bence Mann'ın nüvesini anlamak için okunabilecek bir kitap bu. Bir adam ve bir köpek arasındaki aslında sıradan ilişkiye odaklanıyor yazar ancak müthiş tasvirler ve gözlemlerle zenginleşen, zarif ve kuvvetli bi metin karşımızdaki.

Anlatıcının sadece köpeğini değil, kendini de gözlemliyor oluşu, köpeğinin tepkilerine karşılık olarak verdiği kendi tepkileri sorgulaması açısından, ilk bakışta köpeğe dair gibi gözüküyor olsa da bence aynı ölçüde insana dair de bir kitap bu. Ve bu yanını çok sevdim.

Mann okumayı özlemişim. Güzel bir kavuşma oldu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
incelikli iç görülerini sahiden çok sevdim...
"Hayatta başa çıkamayacağı kadar çok şey yüklenmişti. Tanrı onu başkasıyla mı karıştırmıştı?"

2022'nin Aralık ayında Julian Barnes'ın Penceremden adlı deneme derlemesini okumuş, bir dolu övgü düzdüğü Lorrie Moore kitabı Amerika Kuşları'nı epeyce merak etmiş, Türkçeye çevrilmediğini görüp üzülmüştüm. Bundan sadece birkaç ay sonra, Şubat 2023'te Holden Kitap bu kitabı yayımlayıverdi - edebiyat tanrılarının çağrılarıma kulak verdiği kutlu bir olaydı, mutlu bir şaşkınlık hissetmiştim. Kitabı hemen aldım ama ancak okuyabildim. Sonuç: Julian Barnes haklıymış.

Amerikan edebiyatıyla inişli çıkışlı ilişkimin çıkışlı anlarından birini yaşadım bu kitapla, mutluyum. 1957 doğumlu yazarın somut olarak kuşlar, soyut olaraksa annelik, ilişkiler, yalnızlık ve ölüm ekseninde birbirine bağlanan öykülerini, kullandığı alaycı ama hüzünlü dili, incelikli iç görülerini sahiden çok sevdim. Hikâyelerin her birinde muhakkak metinden geçiveren kuşlar var, kiminde bir anlığına, kiminde daha uzun rol alıyor kuşlar ama hep oradalar, kitabın adı buradan mütevellit.

Bu görünen bağlantı. Bir de tematik olan var elbette. Kitaptaki on üç öykünün sayfalarından geçen insanların her biri fena halde yalnızlar. Tuhaf, ruhlarına sinmiş, kalabalıklarla tedavi edilemeyen bir yalnızlık onlarınki. Partnerlerinin yanında yalnızlar, çocuklarının yanında, ebeveynlerinin yanında. Bir tanışamama hali hâsıl tüm öykülerde, birbirleriyle bir türlü tam tanışamamış insanları okuyoruz. Ancak ölümle daha kol kola giden son üç öykü hariç kasvetli metinler değiller bunlar, Moore'un dilinde tuhaf bir alaycılık var, hayatın en karanlık anlarında bile orada bir yerde duran mizahı bulup çıkarıyor, bu da öyküleri aynı anda hem ağır, hem hafif kılıyor.

Bu incelemeyi, beni bu kitapla tanıştıran Julian Barnes'in sözleriyle bitireyim madem: "Onun yaşında biri için 'bilge' sıfatını kullanmakta tereddüt ediyorum. Ama bir yazarın tam olgunluğa eriştiğini görmek her zaman heyecan vericidir. Kanatlarını çırparak havalanmak eğlendirici olabilir ama bir sanatçının göklerde süzüldüğünü görmek insana kıvanç veriyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
başka bir sonu olmasını tercih ederdim ama bu haliyle de çok sevdim...
"Hayatımdaki her ilişkinin kendi kahkahası var. Erkek kardeşim benden kendine has bir kahkaha çıkarabiliyor ve sen de bambaşka bir tür kahkaha attırıyorsun bana, senin baban da, iş arkadaşlarım da, dağcılık kulübü de öyle ve her kahkaha birbirinden farklı. Ancak bazen, arkadaşımı kaybettiğimde en hakiki kahkahamı da kaybettim gibi hissediyorum.”

İskandinav edebiyatı genellikle üzmüyor, yine üzmedi. İzlandalı yazar Frida Isberg’in yakın gelecekte geçen distopik romanı “İşaret”, enteresan sorular soran, iyi yazılmış bir roman. Sonu biraz havada kaldığı için beni biraz üzdü ama kendini iştahla okutmayı başardığı muhakkak.

Kişilerin duyarlılık seviyesini ölçme iddiasında bir yeni teknoloji mevzubahis; “empati testi”. Kitaptaki psikologların savunduğuna göre bu testi geçemeyen, düşük bir duyarlılığa sahip kişiler “merhametsiz”, dolayısıyla suç işlemeye daha eğilimliler. Bu testin herkes için zorunlu hale getirilmesiyle toplumdaki suç oranının düşeceğini iddia ediliyor ve bunu oylamak üzere gidilecek referandumdan önceki son birkaç haftada geçiyor olaylar. Halk ikiye bölünmüş durumda, bir taraf testin daha güvenli bir toplum yaratacağını savunurken, diğer taraf “zorunlu işaretleme”nin temel hakların ihlali olduğunu söylüyor.

Başta birbirinden ayrı gözüken ancak okudukça öyküleri birbirine bağlanan dört karakter üzerinden akıyor hikâye. “Güvenlik” nedir, nasıl tanımlanır? Onu sağlamak için ne kadar ileri gidilebilir? Şeffaflığın sınırları nerede başlar, nerede biter? Empati sahiden insanları kategorize etmek için yeterli bir ölçüt müdür? Ayrıcalıklı koşullara doğanlar ve zorlu hayat koşullarına sahip olanlar denk biçimde değerlendirilebilir mi? Hayatta kalmalarının tek yolu zorunlu bir hissizleşme olan insanlar, empati eksikliği nedeniyle potansiyel suçlu ilan edilebilir mi? “Toplumun iyiliği” için bireylerin haklarına nereye kadar müdahale edilebilir? Bence çok önemli sorular soruyor kitap ve çok doğru biçimde kafa karıştırıyor. Dediğim gibi başka bir sonu olmasını tercih ederdim ama bu haliyle de çok sevdim.

Şöyle bitireyim: “Ama güven bu değil! Güven doğası gereği belirsizliktir. Güven insanlara inanmaktır, emin olmak değil.” Ne kadar doğru ya, ne kadar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
tarifsiz mutluyum böyle bir şey okuduğum için...
"Hayatım üzerine binlerce şey söyleyebildim sana, doğru olmayan ama hakikat olan."

Of, of, of! Bana yıllar yıllar sonra bir Terra Nostra lezzeti veren roman, ne roman, ne yazar! Hayatta bir kitabın Terra Nostra'nın verdiği hazzın bu kadar benzerini verebileceğine hiç ihtimal vermiyordum ama işte mümkünmüş. Onun kadar destansı, onun kadar kudretli, müthiş.

Kim itiraf eden? İlk bakışta anlatıcımız Adria Ardevol gibi gözükse de; okudukça anlıyoruz ki, o değil. İtiraf eden Avrupa'nın ta kendisi. O hayranlıkla baktığımız medeniyetini oluştururken işlediği günahları, içinde barındırdığı tüm kötülükleri, suçları, kanı, vahşeti, dehşeti itiraf ediyor. El yazmaları, madalyonlar, bir keman, kitaplar... Nesnelere sinmiş kötülükler, o nesneler uğruna işlenen suçlar, o nesnelerin üzerine inşa edilen koca uygarlıklar. Avrupa'da sıradan bir hayat yaşayan herkesin aslında bir biçimde o suçlarla ama failleri ama kurbanları olarak ilişkisinin olması. Çünkü tabii ki o sıradanlığın içine saklanmış olan kötülük, kötülüğün sıradanlığı, tabii ki Arendt...

Arendt demişken elbette ki Adorno ve "Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" deyişi, bu cümlenin bu kitabın içinde kendine bulduğu yer; nüvesine, özüne yerleşmesi.
Kötülüğe ve bir yandan da elbette ki güzelliğe dair bir roman bu - çünkü onlar birbirlerini mümkün kılıyorlar şüphesiz. Bu devasa konuları irdeleyen bir roman nasıl bu kadar iyi kurgulanabilir, nasıl bu kadar sürükleyici ve büyüleyici olabilir? Şaşkınım, çok şaşkınım ve tarifsiz mutluyum böyle bir şey okuduğum için.

"Yeniden okunmaya değmeyecek bir kitap aynı zamanda okunmaya da değmeyecek bir kitaptır" diyor Katalan yazar Jaume Cabre bir yerde - öyle midir bilmem ama zamanı gelince bu kitabı tekrar ve tekrar okuyacağımı biliyorum. Kolay bir kitap hiç değil bu evet, anlatıcının birinci tekil şahıstan üçüncü tekile geçip durması başta zorlayıcı gelebiliyor ama kitabın sonunda sebebini anlayınca tüm taşlar yerine oturuyor. Tek paragrafta zamanın yüzyıllar oynaması da aynı şekilde kafa karıştırıcı olsa da, okudukça insan anlıyor ki bu metin başka türlü yazılamazmış.

Ne diyeyim bilmiyorum. Teşekkürler Jaume Cabre. Ve tabii: Mea Culpa, Confiteor.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
keşke bu kadar beklemeseydim okumak için...
“Hafıza seni terk edemeyeceğin tek bir kişinin sabit sınırları içinde tutar, seni oraya zamklar. Unutkanlık seni özgür kılmak için gelir. Özellikler keskinliğini ve kesinliğini kaybeder, belirsizlik ise şekilleri bulanıklaştırır. Tam olarak kim olduğumu hatırlamıyorsam, herhangi biri, kendim bile, hatta küçükkenki kendim bile olabilirim.”

Bir Gospodinov yorumuna daha izninizle yine “Of!” diye başlamak istiyorum, çünkü yani, ne diyebilirim ki, of sahiden; müthiş. Geçmişin geçmeyişi ve bugüne sızması meselesi benim zaten edebiyatta en sevdiğim konulardan biri, bu meseleyi bu kadar oyuncaklı biçimde ele alan bu romanı sevmesem bunun daha çok haber değeri olurdu sanırım.

Yazarın daha önceki kitaplarından gayet iyi tanıdığımız “zaman yolcusu” Gaustin bu romanda da baş rolde. Anlatıcımız ve Gaustin, hafızasını yitirmekte olan insanlar için “geçmiş klinikleri” kuruyorlar, hatırladıkları dönemde yaşamaları için yaratılmış suni mekânlar bunlar; sanki 1970’te bir evdeymişsiniz gibi sanacağınız bir ev örneğin. Bu mesele gitgide büyüyor, bütün Avrupa’ya yayılan bir çılgınlığa dönüşüyor ve nihayetinde Avrupa kolektif olarak bugünde değil bir başka zamanda yaşamak istediğini anlıyor, tüm ülkelerde “geçmiş referandumları” yapılıyor, her ülke hangi onyıla dönmek istediğini oyluyor.

Muazzam, muazzam bir fikir ve fikrin hakkını ziyadesiyle veren muazzam bir anlatım. Bir Saramago romanı gibi başlıyor, bir Borges labirentine dönüşüyor anlatı ve sonra da bir Kundera, bir Gary romanı gibi bir Avrupa sorgulamasına evriliyor, daha leziz bir şey olabilir mi? Üstüne o toplumsal ve siyasi katmanı koymasa bile müthiş olabilecekken bunun da eklenmesiyle bambaşka bir düzeye geliyor, bir hesaplaşma romanı, bir kimlik ve aidiyet kurcalaması, bir yüzyıl anlatısı biçimini alıyor.

Finali de bence böyle bir kitaba yazılabilecek en muazzam final olmuş. Spoiler olmasın diye fâş etmiyorum ama tarihi tekerrür ettirme konusunda insanlık olarak ne kadar zavallı olduğumuzu anlatıyor, diyeyim.

Bayıldım. Keşke bu kadar beklemeseydim okumak için.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mimariye merakınız olsun olmasın, kesinlikle tavsiye ederim...
"Güzellik bir mutluluk vaadidir. Kaç çeşit mutluluk varsa güzelliğin de o kadar çeşidi vardır."

Demiş Stendhal, Alain de Botton da alıntılamış Mutluluğun Mimarisi'nde, hatta kitabı bu cümle üzerine inşa ettiğini bile söyleyebiliriz. Ne iyi etmiş, ortaya nefis bir metin çıkmış. Benim gibi estetik şeylerle çevrili olmaktan, güzel binalarda uyuyup uyanmaktan, onlara bakmaktan ekstra bir haz duyan biri için çok lezzetli bir okuma oldu.

Alain de Botton malumunuz, gündelik şeylerin felsefesine bakan bir yazar. Kitapları hiçbir zaman devasa derinlikte olmuyor ama bana muhakkak yeni pencereler açıyor, iyi düşünce malzemeleri sunuyor ve bir şeyler öğretiyor, bu nedenle kendisini okumayı epeyce seviyorum.

Mutluluğun Mimarisi de farklı olmadı. De Botton, mimari ile felsefe, psikoloji, politika gibi alanlar arasında bağlantılar kurarak mimariyle, estetikle ilişkimize dair akıl yürütüyor, bir yandan da türlü mimari üsluplara ilişkin bilgiler veriyor, bunları da her zamanki basit, eğlenceli üslubuyla, okuru teknik bilgiye boğmadan yapıyor.

Dünyanın türlü şehirlerinde (Venedik, Londra, Budapeşte, Paris...) daha önce görüp aklıma kazıdığım kimi binalara dair yeni şeyler öğrenmek, onlarla bu kitapta karşılaşmak da pek güzel oldu; ilaveten bir sürü yeni bina tanıdım, mevzubahis şehirlere gidince görmek üzere aklıma kaydettim. Bir de mesela geçtiğimiz yüzyılın en itibarlı mimarlarından Le Corbusier'ye dair çok acayip bilgiler öğrendim, modern olacağım derken çatısı akan evler yaptığı için neredeyse davalık olduğunu, Paris'le ilgili akılalmaz planları olduğunu, yaptığı "cool" lojmanların ruhsuzluklarından ötürü işçiler tarafından baştan aşağı dönüştürüldüğünü filan... Hayattaki her şey gibi mimarinin de teoriye ve fikre fazla odaklanıp gerçeklikle ilişkisini koparınca nasıl işlevsizleşebileceğini, ölü binalar doğurabileceğini çok güzel anlatan hikâyeler var içinde.

Ezcümle, çok sevdim. Bu kitabı Lyon'da, güzel binalarla çevrili bir halde okumak da hazzımı katladı muhakkak. Mimariye merakınız olsun olmasın, kesinlikle tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok güçlü, çok sarsıcı bir metin Kötü Kızlar...
“Günün birinde sokakta bayıldım, neden bilmiyorum. (...) Köpek boku üstüne düşmüşüm, kimse de beni kaldırmamış. İnsanlar bakmaya bile tenezzül etmeden yanından geçip gitmişler travesti bedenimin. Boka batmış halde ayağa kalktım o gün, başıma gelebilecek en kötü şey geldi ve geçti diye düşünerek evime yürüdüm. Babam uzaktaydı, babam ortalıkta yoktu artık, korkulacak bir şey yoktu. O gün insanlardan gördüğüm kayıtsızlık bende bir aydınlanmaya sebep oldu: Yalnızdım, bu beden benim sorumluluğumdaydı. Hiçbir şey beni dağıtamaz, hiçbir aşk, hiçbir tartışma beni kendi bedenime olan sorumluluğumdan azat edemezdi. İşte o zaman korkumu unuttum.”

Arjantinli yazar Camila Sosa Villada’nın “Kötü Kızlar”ı, okuduğum en sert metinlerden biri oldu, bu sertliğinin gerçekliğinden kaynaklanıyor olması da kitabı aynı ölçüde dokunaklı kılıyor ve kudretini katlıyor. Villada bir travesti - bu sözcüğü kullanıyorum çünkü kendi tercihi böyle, yazdığı etkileyici ön sözde neden kendini tanımlamak için “trans kadın” yerine “travesti” kelimesini seçtiğini anlatıyor. Kadınlara ilgi duymadığını fark ettikten sonra ailesinden kopup seks işçiliğine başlayan ve hayatta kalmaya çalışırken müşteri bulmak için gittiği bir parka tanıştığı başka travestilerle kurduğu dostluk ilişkisini anlatan yazar, zamanda ileri geri giderek bize çocukluğunu, o travestilerin öykülerini, maruz kaldıkları taciz, tecavüz, zorbalık ve duygusal şiddeti anlatıyor - tüm çıplaklığıyla.

Unutması güç karakterler var bu metinde, en başta elbette ki “178 yaşındaki” Encarna Teyze, kuşa dönüşen Maria, kurt kadın Natali, ölmek üzereyken parkta buldukları bebek “Işıl Işıl”. Anlaşılacağı üzere öyküsüne bir büyülü gerçekçilik katmanı ekliyor yazar, bu acımasız çağın büyülü gerçekçiliği tam da böyle bir şey olsa gerek. Aklıma Malaparte’ın unutulmaz kitabı “Kaputt” için bir yerde okuduğum tanımlama geliyor: “büyülü brutalizm” - belki bu kitabı da böyle tanımlamak gerek.

Şiddetin de, şefkatin de; kötülüğün de sevginin de her türlüsünü içinde barındıran, çok güçlü, çok sarsıcı bir metin Kötü Kızlar. Banu Karakaş'ın çevirisi de her zaman olduğu gibi tertemiz ve çok akışkan. Medusa Yayınları ikide ikiyle gidiyor şu an, nazar değmesin!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir