Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yi Terörist
İyi teröristimiz Alice'le Cennete Bir Koşu'daki Dr. Barbara'yı kıyaslayacaktım ama ne açıdan kıyaslayacaktım, heh, Barbara'nın yaratmak istediği düzende insanın tarımla ciddi şekilde uğraşmaya başlamasından hemen sonrasına ulaşmak hedeflenir. İdeal bir toplum için modern zamanların alışkanlıkları terk edilmelidir, Barbara bu hususta komününü hizaya sokmak için insanları öldürmeye başlayınca işlerin ters gitmeye başladığını anlayan esas çocuğumuz, doktora karşı çıkar ve yaşamını ucu ucuna kurtarır. Hastaneye götürülürken Barbara'nın yöntemlerinin aşırılık dışında doğru olduğunu düşünür. Sıkı ütopyanın kurbanı bol olur derler, aslında inançla alakalıdır. İnanırsanız olur, olanın yanında ölümlerin bir hükmü yoktur.
Alice'in farkı nedir? Alice de kokuşmuş düzeni yıkmak isteyen bir aktivisttir, dahil olduğu grupla birlikte değişimin yayılmasını ister ama öncelikle grubu ve işgal ettiği evi toparlamaya çalışır. İdealini öncelikle yakın çevresinde eyleme dökmeye niyetlidir ama aynı amaç için bir araya gelmiş olsalar da onca insanla uğraşmak zorundadır Alice. Ballard bir durum yaratıp karakterlerini ortalığa salarak hareketlerini gözlemler, Lessing'te ise ilişkiler ve ilişkilerden doğan yeni olaylar vardır. Ballard belli bir tez üzerinden metni kurarken Lessing sadece aktarır, karakterlerin geçmişleri ve şimdileri anlatıyla birlikte açığa çıkar. Zamanda sıklıkla yolculuk yaparız, Alice'in ailesiyle ilgili meselelerinde çocukluğuna ve gençliğine gideriz. Alice odaklı bir bakış açımız var, bu kadın çok ilginç.
Alice'le Jasper'ın işgal evine gelmeleriyle başlıyoruz. Daha ilk sayfadan Jasper'ın Alice'in bileğini sıkıp istediğini yaptırmaya çalışmasıyla ilişkileri hakkında bir fikir ediniriz ama sonradan göreceğimiz üzere Alice'in izin verdiği, bazen kendini kaptırıp boyun eğdiği bir oyundur bu. Jasper kendi çapında okumuş, genç bir adam. Alice otuzlarını çoktan ortalamış, yıllarını evleri ve grupları adam etmeye çalışarak harcamış bir kadın. Fraksiyonlar onu amacından saptıramaz; Komünist Merkez Birliği'nin olduğu söylenen eve geldiklerinde Bert ve diğerlerinin IRA'ya katılmak istediklerini öğrenir ama bunu sonra halledilecek bir mesele olarak görür, öncelikle çimento dökülmüş giderleri açtırmak, elektriklerin kesilmesini önlemek gibi aciliyeti olan işleri halletmek ister. Bunlarla uğraşırken evde kalan diğer gomanikleri tanır.
Son derece sinematik bir dil; karakterler, karakterlerin kimlikleri ve gerçekleşen olaylar öylesine iç içe geçmiştir ki Alice'in ailesiyle münasebetlerinin yer aldığı kısımlar dışında müthiş bir akış sağlanır, adeta plan sekans. Gerçeğe olabildiğince yakın bir anlatı, çok keyif verici. Neyse, Pat ve Bert'in siyaset yüzünden bozulan duygusal ilişkilerine hayıflanır Alice, aslında öyle düşünmese de aklından o tür düşünceler geçer, anlatıcının dediğine göre. Alice'i bütün insanlığı küçük kardeşi yapmak isteyen bir terörist olarak görüyorum; sıcak bir yemek, beyaz çarşaflı bir yatak, bütün insanlar için lazım olan bu. Bu özlemi, düzenin değişmesi için göstereceği eforun büyük bir kısmını alır. Geri destek gücü olarak görülebilir kendisi; eyleme geçenlerin ikmal kuvveti gibidir ama eylemciler tarafından küçümsenmekten kurtulamaz. Lessing oldukça başarılı bir karakter yaratıcısı, gerilimleri ustalıkla yansıtıyor. Aralarında üniversite diplomasına sahip olan bir tek Alice var ama hiçbir zaman iş aramamış, kendini olayların ortasında bulmuş ve Jasper'la da böyle tanışmış. Sömürüldüğünü biliyor ama Jasper'dan ayrılamıyor, ablasıymış gibi. Sırf ikisinin arasındaki ilişki bile Lessing'in kurgu ustalığını yansıtmaya yeter. Karakterlerin şiveleri bile önemli bir yapı taşı, geldikleri sınıfları belli ediyor ve farklı şiveyle konuşmaya çalışanların kodları kolaylıkla çözülebiliyor. Bir anlamda oldukça "yerli" bir romandır bu ama demografik yapı hakkında yeterli sezgi sunuluyor okura.
Alice'in ailesi... Babanın fabrikası var, anne entelektüelleri etrafına toplayabilen nüfuzlu bir kadın. Durumları iyi, Alice'in eleştirisi burjuvaziye yönelik. Zenginlik ve bencilliğin son bulacağı bir dünyada ailesinin kendisini anlamasını bekliyor ama böyle bir şey olmuyor tabii. Kendince durumu eşitliyor Alice, para gerektikçe annesinden ve babasından para aşırıyor, sonucunu düşünmeden. Hedefe obsesif bir şekilde bağlı; araç hiç önemli değil. Kendi doğrularının dışına çıktığı pek görülmüyor, belki finalde. Mesela evin tamiratı için çağrılan sünepe gence hak ettiğinin verilmesi konusunda evin diğer sakinleri pek bir çaba göstermiyorlar, hatta bu konuyu umursamıyorlar bile. Davanın çıkış noktasının anlaşılmadığını, karakterlerin kendi amaçlarının peşinde körleştiğini görüyoruz. Sıkıntılarla ilgilenen kişi Alice'tir, hatta eve belediye tarafından el konulmasını engellemek için bürokratik işlerle uğraşıp devlet dairesindeki görevliyi analiz ederek kendi cephelerine çeken de Alice'tir. Bir de bu var; Alice'in insan sarraflığı. Alice çözücüdür, insanları anlar ve ona göre davranır. Başarılı bir bukalemundur, öyle olmasa daha en başta ev yaşanamayacak bir halde, öylece kalacaktı. Pratik bir kadındır aynı zamanda, okunması gereken kitapların gerektiği kadarını okumuştur, gerisini anlayacak bir idrakı yoktur.
Evle alakalı çöpçüsünden elektrikçisine bir yığın uğraş var, Alice'in enerjisine hayran kalmamak mümkün değil. Ne kadar güçlü olsa da işgale uğrayana kadar o evde yaşayan çocuğun evden atılmasına engel olamaz, bu da canını pek sıkar. Önce yakındakiler, sonra diğerleri... Sömürü düzeni bu şekilde yıkılacaktır, bizzat sömürerek değil. Sınıf bilinci konusunda Alice'in de falsoları vardır, orta sınıfın nezaketinden ve tavırlarından hiçbir şey anlayamadığı için bu sınıfın insanlarının samimi olduklarını düşünmez ve onları pek de sevmez açıkçası. Anlayabildiğini sever Alice.
Hızlandırıyorum. İki yan evde farklı bir grubun evi vardır ama buradakiler gizemli insanlardır, IRA'yla bağlantıları olduğu düşünülür. Alice evdekilerin başı olan adamı bir türlü çözemez. Moskova'dan mı ne geliyordu, öyle bir haller vardı ama hatırlayamadım şimdi. İsabet oldu, sıkmaya başlayacaktım yoksa. Bert'le Jasper'ın koftiden devrimcilikleri, katılmak için İrlanda'ya gittikleri IRA tarafından da fark edilir ve geri postalanırlar. İşler evdekiler için umdukları gibi gitmez ve bombalı bir eylem yapmaya karar verirler. Bu eylemin anlatımı da müthiş, mutlaka okuyun yahu. Nihayetinde Alice bu eyleme katılmaz ve komünün çığrından çıkan devrimciliğini bitirmek için somut bir adım atar, ne olduğunu söylemiyorum. Lenin'in deyişi: "Ahlak devrime dahildir." gibi bir şey. Alice için böyle değildir, o yüzden iyi bir teröristtir zaten.
Sosyal ve bürokratik ilişkilerdeki detaylar müthiş, devrimin ve devrim yolundaki eylemlerin sorgulanması da öyle. Bana kalırsa her aktivist bu romanı okumalı. Bana kalır sanırım.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kürek Mahkumu
Johan Ot'u çağın ruhu olarak görmek mümkün. Yolculuğu boyunca her bir adımında yaşadığı kaotik dönemin farklı bir yüzüyle karşılaşırız. Milan Jazbec'in Ölümün Eşiğinde, Yaşamın Eşiğinde başlıklı değerlendirmesinde geçer, 17. yüzyıl Avrupa'sında bir gezgindir Ot, daha doğrusu her şeydir. Otacı, simyacı, bilgin, kaçak, kürek mahkûmu, büyücü, reformist, dönemin dejenere olduğu düşünülen ne kadar kimliği varsa sırayla hepsine bürünür ve siyasi olaylarla içten içe kaynayan bir coğrafyada oradan oraya sürüklenir. Yetmez, üzerine denize açılır. O dönemde gemilere itiş gücünü köleler sağlıyordu, Ot da onlardan biri olur. Cüneyt Arkın'ın filmlerinde görmüşsünüzdür, iki tarafa sıralanmış, zincirlenmiş adamlar kürek çekerler, yorgunluktan bayılırlar, ölürler, o hesap. Ot ölmez, delirmez de. Onun işi şahitliktir, Yeni Çağ'ın en alengirli, kaynar günlerine şahit olmadan ölmeyecektir. "Bu vartayı da atlatacağım, diye düşündü. Mutlaka bu vartayı da atlatacağım." (s. 380) Bence atlatmıştır, çağı sonlandıran Kara Ölüm değildi. Gerçi düşünüyorum da, Decameron'un ortaya çıkmasıyla birlikte belki yeni bir çağ da başlamıştır. Jančar böyle düşünmüş olabilir mi?
Eco'yla Jancar tanışmış, pek sevişmişler. Bir nevi tarihçe çıkarmış olmalarının, benzer düşünce yapılarının bunda büyük payı var sanıyorum, Kürek Mahkûmu'yla Gülün Adı iki yıl arayla çıkmış. Milan Jazbec'in tespitine göre benzer fikirleri irdeleyen cümleler var iki metinde de. Eco zaten işinin pîri, Jančar da deli araştırma yapmış da yazmış, bence günlüklere varana kadar pek çok belgeyi okumuştur. İşin tarihi boyutu bir yana, bilinen dünyanın dışına çıktıkça -deniz yolculukları vs.- fantastiğe varan bir dünyayı kurmasıyla Antik Yunan tarihçilerinin bol uyduruklu canlılarının benzerlerini de var ediyor. Dünyanın keşfedilmemiş alanları hurafelerle doldurulduğu için o zamanlar sonsuzluğa dökülen deniz, uzaya açılan kapı, cehenneme çıkan fare deliği falan var ve Ot'un maceralarında bunlar korkulacak gerçekler. Gerçi cehenneme çıkan fare deliği uygun bir benzetme, vebanın yayılmasında pirelerle birlikte fareler de oldukça etkiliydi.
Otuz Yıl Savaşları, din savaşları, cadı avı arasında yalnız bir yolgezer, gazası mübarek olsun.
Ot at arıyor, tabanvay oldukça tehlikeli. Berbat, sıcak bir hava var ve herkes dua ediyor, hastalığın belirtileri insanların ödünü kopardığı için yabancılara karşı büyük bir korku besleniyor. İhtiyarın teki, Ot'u hancıya yönlendiriyor. Hancı, Ot'a bir ev buluyor ve adamımız evine geçiyor. "Sefalete hoş geldiniz." (s. 18) Adamımızın parası var, Eski Dünya'yı dolanmak için her şeye sahip. Burada güzel bir ayrıntı var; hancı Ot'u kaçak bir kürek mahkûmu sanıyor. Anlatının sonuna doğrudan bir çıkış. Aslında şimdi düşünüyorum da, Ot'un uyandığı, kapatıldığı hücre de direkt sona ulaşabilir. Döngüsel bir yolculuktur bu belki, sondan başlamıştır.
Yerleşik yaşama geçmesiyle birlikte tehlikenin orta yerine düşer. Geceleri ışığı sönmek bilmez, kim olduğu hakkında söylencelerden başka bir şey yoktur, Yargıç Lampretiç'in sevmediği bir insan türü. Üstelik çok da okuyor, o devirde insan o kadar çok ne okuyabilir? O kadar okuyan bir insan kolaylıkla hatalı düşüncelere kapılıp şeytanın yoluna sapabilir. Risk oluşturur Ot, ahalinin dikkatini çeker ama hakkında somut deliller lazımdır. Yıldızları izlemesi böyle bir delil değildir, çok okuması da. Hasta bir kadının kanını akıtarak hayat kurtarır, parasıyla Yargıç Joseph Albin ve tayfasını kazanır, her şey iyi gidiyor gibi görünür amma lakin ki öyle değildir. Kara pelerinli, yüzü ve saçları kapkara bir adam ortaya çıkar, gizli biraderlikten ve geceleri ateş etrafında toplanan insanlardan bahseder. Sandman? Değil tabii. Okült gruplar her yerdedir, çağın urları. Ot da bir şekilde bunlarla iletişime geçecektir ve dikkat çekecektir, pelerinli dayı bu konuda Ot'u bilgilendirir. Ot gerçekten de bir büyünün etkisi altındayken kalp yemeli bir ayinin orta yerine düşer ve gece sohbet ettiği halktan insanları şüphelendirir. Kara pelerinli yine ortaya çıkar ve artık kendilerinin kardeşi olduğunu söyler Ot'a. Kellesinin gitmek üzere olduğunu da söyler, Ot oradan uzar.
Gizlice girdiği evde bir köşede yatan yaşlı kadından yemek ister, kadın çığlık atmaya başlar, Ot kadını susturmak için yumruk atar ve kadının çocukları eve gelerek Ot'u hacamat ederler. Yargıç Lampretiç Ot'u sorgular. Bu kısım çok iyi; farklı insanların Ot tasviri ve adamımızın her sorgulamada kelleyi kurtarmak için hikâyesini değiştirmesi müthiş. Sıyrılamaz gerçi, suçludur çünkü yabancıdır. Yabancılar sevilmez, kelleleri alınır. Alınacaktır ama Ot sıvışır, biraderlik sağ olsun. Bir odun yığının üzerinde yanarak kül olduğu söylentisi yayılınca varlığından da kurtulmuş olur, artık tamamen özgürdür. Biraderler, Ot'u almak için mutlaka geri geleceklerini söylerler. Biraderlik çok güçlüdür, insanların cayır cayır yakıldığı yargısız infazların dünyasında varlığını sürdürür ve kaosun orta yerinde kurtuluşu muştular. Olabildiğince. Bizim için Ot'u kurtarmış olmaları yeterli.
Ot, kardeşliği ve halkı sorgular. Bir misyoner değildir belki ama kardeşliğin adamıdır, yine de bu umutsuz mücadeleye pek dahil olmaz. Bir yandan yeni katıldığı topluluktaki insanları inceler ve yeni kiliseler kuracak, ruhen aydınlanmış insanların bunlar olamayacağını düşünür. Umutsuzdur, yine de yola devam eder. İ.Adam nam biriyle tanışır, bu adam kokuşmuşluğu, cadı avını bitirmek için İmparator Leopold'un öldürülmesi gerektiğini söyler ve laf arasında kendi akrabalarının da cadı olduğundan bahseder, sadece Ot'a. Sonrası oldukça eğlenceli; bu ikisi başlarından geçen olaylar sonucunda bir tüccarın evinde yaşamaya başlarlar, Leopold'un kasabaya gelmesiyle birlikte işler iyice karışır. Bu noktada o dönemin doymak bilmez açlığı, cinsellik canavarı ortaya çıkar. Hiç kimse mantıklı düşünemez, beyin lobları kalçalara dönüşür falan, bir dünya seks. Sonuçta Ot yakayı yine ele verir, zaten yakalandığı zamanlar beynini kullanmayı bıraktığı zamanlardır, öbür türlü hep yırtar.
Kürek mahkûmu olur, denizler ayrı bir macera. Mahkûmluktan yırtar, sonrası yine öyle. Unutulmaz bir yolculuk, çağı aydınlatan güzel bir anlatı. Şiddetle tavsiye...
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hep Eve
Geçen bir yerde okudum, çok mühim biri söylemiş, iki ilgisiz şeyi birleştirip yeni bir şey yaratmak edebiyatın bam teliymiş. Stephen King'in de benzer bir görüşü var, hatta Cujo'nun böyle bir bileşimden doğduğunu söylüyor. Arabasını mı ne tamir ettirecek, tamircinin bahçesine giriyor ve dev bir köpek üzerine doğru koşuyor, kaçacağı hiçbir yer yok. Çaresizlik ve korku. Üzerine umacıdan hallice bir varlığın yarattığı korku eklenince o iş tamam, ödümüz kopa kopa okuyoruz. Neyse, aslında bu iki alakasız şeyin o kadar da alakasız olmadıklarını anlıyoruz, varlıkların doğurduğu duygular olduğu müddetçe zenginleşen yaşantılara açığız demek.
Rose-Innes, sokağın sonuna kurulan otelden kibrit çöpleriyle yapılan maketlere kadar pek çok nesneyi karakterlere öyle güzel bağlıyor ki her şeyin büyük bir bütünün parçaları olduğu hissini uyandırıyor. Eve dönüş her öykünün temelinde yer alıyor, sanki kahramanlar değişim geçirmeleri için yolculuğa çıkmış da görevlerini yerine getirip ait oldukları mekana dönüyorlarmış gibi. Değiştikleri için mekanlar da aynı kalmaz, yenilik yaşamlarını değiştirir, en azından yeni bir odağa sahip olurlar. Aynı kalamamanın, değişime karşı verilen tepkilerin öyküleridir bunlar. Dil de inceliklidir; Coetzee'nin övgüsüne mazhar olmuş bir yazardır Rose-Innes ki Coetzee dile büyü katabilenlerin en beceriklilerindendir bence.
Kapak ne kadar güzel. İlk öyküyü anlatıyor. On beş öykünün beşini inceleyip gerisini ellerinizden öptüreceğim, bayram da geldi hazır.
Hep Eve: Değişen şehir. Ray ve Nona altmışlarını süren bir çift. Yakınlardaki huzurevine bakıp kendi hallerini düşünürler ama yaşadıkları sokak değişene kadar yaşlanmanın korkusunu tam olarak hissetmezler. Parklar yok olur, binalar yükselir. Gün ışığı azalır ve yeni dikilen binaların pencerelerinden yansıyan ışık batan güneşe aittir, ölüm yansıyordur sanki. Kuşlar da ne yapacaklarını bilemez, ışığın ve minik kafalarındaki haritanın değişmesi onları huzursuz eder.
Yolun kenarına koyup uzandıkları iki şezlong da yabancılaşır, Nora için yeni dikilen otelden gelen bağırışlar, havuza atılanların sesleri her şeyi yabancılaştırır. Civardaki her şey değişmiştir, kendi evleri hariç. Nora eşine otelde kalacağını söylemez, amacı ait olduğu yeri bellemektir. Evi uzaktan çirkindir, asimetrinin sevimsizleştirdiği bir yapı. Ray de bu manzarayı görmeli, birkaç günlüğüne daha iyi bir yaşam sürebilmeliydi ama belki de dırdırcı Nora'dan kurtulduğu için seviniyor, kim bilir? Mesafe ilişkileri dönüştürür, bu manzarada olumsuz bir şekilde.
Yılların aşındırdığı ev, ilişki, artık her neyse sahip olunan tek şeydir, Nora evine döner ve Ray'le birlikte kuşların eve dönüş yolunu bulmasını beklerler. Uyum sağlanmıştır, insan uyum sağlayabiliyorsa her şey sağlayabilir.
Çalışma Sürüyor: "Bir öyküye yüksek bir binayla başlarsanız, bir düşüşle bitirmeniz gerekir." (s. 27) On kez ortaya çıkartıp hiç kullandırmadığım bir sopanın öyküsünü yazmıştım, basılmadı tabii. Öykülerim genellikle basılmıyor, ben de basılmayacak öyküler yazmaya devam ediyorum. Gerçi Öykü Gazetesi bir tane daha basacakmış önümüzdeki aylarda, teşekkür ettim. Neyse, bu öyküde yüksek binadan düşmek bir şeyleri sembolize eder, orada kalmak da öyle. Yüksekliğin iktidarla ilişkisi vardır, iktidarın bana kalırsa yozlaşmayla ilişkisi vardır, dolayısıyla anlatıcımızın yozlaşmadan kaçışını okuruz.
Genç kız süslenip püslenir, yazdığı şeylerle ilgilenen yazarın evine gelir. Gider. Pek edebi değildir ev, en azından kızın umduğu gibi değildir. Alem evi işte, kızımız anında uzar. Topuklu ayakkabılarına bakar en son, acıtsalar da ayakkabılarını sevdiğine karar verir. Yazarın ekmek kırıntıları attığını düşünüyorum, birkaç öyküde denk geldim yahut aşırı yorumluyorum, neyse artık. Ayakkabılar iyidir, yüksekler kötüdür gibi bir şey. Topuklar can yakar bir de, yükseklere çıkıldıkça hayal kırıklığı/acı artar.
Meçhul Asker: Annesi tarafından kütüphaneye bırakılan çocuğun camdan çıkıp gitme gibi bir hayali vardır, belli ki sevgisiz yetişen bir evlat. Meçhul asker fotoğrafına denk geldiği kitap ilgisini çeker, böylece maceraya açık hale gelir. Macera unsurunu sağlayacak olan şey, camdan gördüğü bir gençtir. Peşindekiler genci bıçaklar, genç kütüphaneye saklanır ve Callum nam çocuğumuz tarafından korunur. Elemanlar kütüphaneyi basar, bıçakladıkları eleman camdan kaçıp Callum'un hayalini gerçekleştirmiş olsa da bunu bilmezler, tam Callum'a tebelleş olacakları sırada kütüphane görevlisinin ortama girmesiyle dağılırlar. Callum kitaplardan yırttığı sayfalarla bıçak yaralarını temizlemeye çalışmıştır, bu yüzden kütüphaneden şutlanır ama hayalinin gerçek olduğunu görmeye paha biçilemez.
Porselen: Kırık parçalar bir araya getirilir, nesne eski haline kavuşur ve pütürlü yüzeyi hissedilir, bu eksikliktir. Tekrar bir araya geldiklerinde bütünden fazlası olurlar, bu tamlıktan fazlasıdır. Üç kız kardeşten biri intihar ettikten sonra geride bıraktığı çocuğuyla ilgilenen iki teyze var, çocukta da annesinin semptomları görülüyor. Annenin yerini çocuk aldı, yüzey pürüzlü olsa da tamdan fazlası var. Aralarındaki ilişkiler, çocukla annenin geçmişteki ilişkileri parçaların nasıl bir araya geldiğini anlatır. Nefis bir öykü.
Yanan Binalar: Rollerin değişmesiyle ilgilidir. İki sanatçının ilişkisinden bir gözlemci, bir gözlenen doğmuştur, gözlenen performansını umursamazlığına ve kabalığına borçludur ama gözlenen hep aynı yerde durmak istemez, zamanı gelince karşı çıkar. Yer değiştirmeleri sanatın dolaylı olarak yarattığı hiyerarşinin yıkılışını da betimler.
Birbirinden güzel on öykü kaldı, birinde cam kubbeye tırmanıp çocukluğunu görmek isteyen adamın özlemine şahit oluruz, bir diğerinde apokaliptik bir ortamda sürüklenen alkolik kadınla birlikte hayatta kalmaya çalışırız, meseleler çeşitlidir. Cape Town vardır bir de; hemen her öykünün geçtiği şehir olarak dış mekanı oluşturur.
Rose-Innes çok başarılı bir öykücü, okumanızı tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayat Güzeldir
"Kalbinde bir kristal kırıldı." (s. 21) Kutlu'nun kalp kırığı betimi. Kısa ve incelikli. Öykülerin tamamı gibi. Diğer yandan, şu: "Efendi boşa koydu olmadı, doluya koydu olmadı." (s. 95) Yazarın özgür olduğunu aklımda tutarak söyleyip çelişiyorum ki böyle bir deyiş yok, boşun dolmayıp dolunun almaması var, boşun olmayıp dolunun almaması var ama bu... Bilemedim.
Öyküler hayatın güzel olduğunu gösteren küçük pencereler açıyor. Görünürde acılar ağırdır ama üstesinden gelinen acı insana mertebe atlatır, iyileştirir. Kutlu'nun insanları mutlu olmayı bilen insanlar, orta-alt sınıfın çilelerine göğüs gerenler. Zor yaşamlar basit mutluluklar getiriyor, hayatın güzelliği zorlukla mücadeleden, alt etmeden ve yılmamaktan geliyor. Mücadeleden yani. Göreceli bir mevzuya etkili bir yaklaşım. Etkili, eğer çevrenizde yaşamınızı değiştirebilecek insanlar varsa. Komşular, hemşeriler, arkadaşlar, kuşlar, fotoğraflar... İnsan yalnızsa yıkılır, yalnız değilse yırtar. Hayatın güzelliğini yalnız başınayken kavrayan pek az karakter var. Cemaat iyidir yani.
Her şey güzel ama Kutlu'nun gösterdiği manzaralara parmağını sokması işi biraz kıssadan hisse vermeye sokuyor. Gerçi Kutlu'yu okumayalı yıllar oldu, tam hatırlamıyor olabilirim ama okuduklarım içinde böyle bir şey olduğunu hatırlamıyorum. Belki niyet biraz olsun ders vermektir ama bu ders faslı anlatıcının aktarımdan başka bir rolü daha olduğunu gösterip metni edebi açıdan daha az değerli kılıyor. Bence. Mesela aşırı zengin bir adamın parasıyla ne yapacağını bilememesini anlayabiliriz ama parasının faize konduğunu bilmemiz öyküye ne sağlar? Adamın cehennemlik olduğunu bilmemiz, sınırları içinde öyküye herhangi bir açımlama sağlamaz, anlatıya herhangi bir derinlik katmaz, adamın ne kadar da kötü bir iş yaptığını öğreniriz sadece. Devamında faiziyle kavrulmuş onca paranın yoksullara dağıtıldığını öğreniriz, öyleyse herkes haram mı yedi? Dinle ilgili bu açıdan pek bir bilgim yok, aydınlatacak biri çıkarsa sevinirim. Ha, bir de bu öykünün sonunda şu var:
"Fukaranın yüzündeki sevinci gören aydınlar bu işe bir mâna verememiş.
Teoride yeri yokmuş bunun.
Ee!.. Hızır bu, boru değil." (s. 48)
Karikatürleştirmeden, kendinden emin tondan ve Hızır-boru karşılaştırmasından rahatsız oldum ama benim öykü ve anlatıcı anlayışımla ilgili bir şey bu. Bilemiyorum ya, biraz hayal kırıklığına uğradım, sanki Kutlu, "Gençler, bu öyküleri size ders olsun diye yazdım," dermiş gibi. Ders istemiyorum, tepeden inme yönetmelik de istemiyorum, incelik istiyorum. Bulmadım değil; bazı öykülerde bu işe hiç girmemiş Kutlu, ne güzel etmiş. Hatırladım, Beyhude Ömrüm ne güzeldi mesela.
Sevinç: İki simitçi çocuğun etrafına dikilmiş bir park kırkyaması. Dilenciler, öğrenciler, ihtiyarlar ve güvercinler... Çocuklar simidin iki yanından tutar ve çekerler, birinde kalan parça normalden çok daha büyüktür, çocuk haksızlık olduğunu düşünür ve simidinden bir parça koparıp payına küçük bir kısım düşen çocuğa vermek ister. Çocuk almaz, güvercinlere verirler. "Önlerinde bir güvercin bahçesi oluştu." (s. 9) Kutlu'nun imgeleri o kadar başarılı ki zihinde manzara aramaya gerek yok, kendiliğinden oluşuyor. Çocuklar simitleri bitirdi, etraflarında yüzlerce melek dolaşıyor ve işleri rast gidiyor, şüphesiz.
Nöbetçi Âşık: Hudutta bir nöbetçi asker, her an saldırıya uğrayabilir ama kamuflajını açıp sevdiğinin resmine bakmak için zaman var. Düşen fotoğrafı almak için eğildiğinde bir kurşun vızıldıyor, asker hayatını sevdiğine borçlu. Sonra çatışma. Bizimki siper falan almadan yardırıyor, kurşunlar vızır vızır etrafından geçiyor ama buna bir şey olmuyor, üzerine ateş edenlere doğru sıkıyor ve çoğunu öldürüyor. Komutanı şaşırıyor işe ama askerden mantıklı bir cevap alamıyor. Kulübenin penceresinden bakıyor, bulutlar beyaz, gök mavi, tepeler meşeli. Dıranas'tan penccereli ve gül atmalı meşhur şiiri mırıldanıyor. Cevabı sezmiştir.
Profesyonel: Hacı Dede çocukluğunda eğlenmeyi bilirmiş, yeni nesle topaç çevirmeyi öğretince gençliğini hatırlıyor ve coşuyor ama ruhu gençse de bedeni değil, düşüp kolunu kırıyor. Yine de o bir profesyonel, az daha futbolcu olacakmış. Eşiyle muhabbeti, anılara dalışı hoş.
Sırılsıklam: Berber kalfası oğlanla tezgâhtar kızın aşkı. Tanışırlar, eğleşirler, oğlan askere gider. Bu oğlanın ilk öyküdeki asker olduğunu düşününce mutlu oldum bir an. Neyse, sinemalar, aileler derken... Onların muradı. Yoksul ailelerin sevdaları, yaşamları, tam Kutlu'nun kalemi.
Paranın Yükü: Başta bahsettiğim öykü bu. Latif Bey Boğaz'da bir yalıda yaşıyor, pek zengin. Âdil Efendi ve karısı da müştemilatta, yalının işlerine bakıyorlar. Latif Bey'in oğlu var, Prof. Dr. Muhsin Ali Bey. Paraya epey düşkün ama uzaklarda yaşıyor, babasıyla pek bir ilgisi yok. Parayla var. O halde Latif Bey öldükten sonra neden miras işleriyle ilgilenip onca paranın Âdil Bey'e emanet edildiğini öğrenmiyor, burası önemli bir açık. Neyse, para dağıtılıyor ve iç sıkıntısı bitiyor. Paradan kurtulmak, vicdan rahatlatmakla ilgili bir öykü. Çok paranın çok dert getirmesi neden sıkıntı verir, günahsız kazanılmadığı için mi?
Yirmi bir öykü var, benden bu kadar. Takva, inanç ve yaşamın getirdikleriyle ilgili bir deste.
Yanıtla
17
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tuzdan Heykel
Yzur: Jack London'ın Âdem'den Önce'siyle Poe'nun tuhaf, bilimsel kurgusu bir araya gelince ortaya çıkan, konuşma yetisine sahip olmak için çalıştırılan bir maymun. Lugones bu iki isimden etkilenmiş olabilir; birincisi kendi yaratısı için doğayı biçim değiştirmeye zorlayan insanı, ikincisi de dönemin bilimsel olanaklarını doğayı anlamlandırmada kullanma çabasını irdelediği için.
Cinsini bilemiyoruz, konuşmak için fiziksel ve zihinsel koşulların yeterli olduğunu biliyoruz. Maymunu iflas etmiş bir sirkin açık artırmasından alan anlatıcı, maymunların eski çağlarda konuştuğunu ve uzun süredir bu özelliklerini kullanmadıklarını düşünüyor, işe koşulmak istemedikleri için konuşmadıkları söylenir ki yeterince makul, işe koşulmayacaksam ben de konuşmazdım. İş bu noktada biraz daha ilginçleşiyor gerçi; anlatıcı için maymunlar şu ya da bu sebepten konuşmaktan vazgeçen insanlar. Dili kullanmadıkları an hayvana dönmüşler. Düşüncenin ortadan kalkmadığı bir hayvanlık bu, temel düzeyde düşünebilen hayvanlar olarak kalmışlar. Gerileme dönemi; söz gelişi dünyayı anlamlandırmada elli kelimelik bir sınır olduğunu düşünelim. Fiziksel dumur neye bağlanır, bilemiyorum. Bu fikirlerle beş yıl geçer, adamımız maymunu eğitmenin tam zamanı olduğunu düşünür çünkü maymunun en entelektüel yaşam evresi gençlik. Bu yönüyle siyahlara benzediklerini söyler anlatıcı. Manası nedir, yine bilemiyorum.
Yzur, insanların yaşamına yavaş yavaş alışır ve çevresel olgunlaşma gerçekleşir, insanla hayvan arasındaki ilişkiler şöyle kısaca bir incelenir ve anlatıcı eğitime başlar. Dudak hareketleri, dişler, nefes, ince ince anlatılır. Eğitimle, dili kullanma becerisiyle birlikte "uygarlaşma" süreci de başlamış olur. Maymunun duyarlılığı artar, gözünden yaş gelir, yıldızlara bakıp düşünür. Anlatıcının uygarlık-doğa çatışmasını incelediği bölüm bunun hemen ardından gelir, galipler mağlupları onmaz biçimde yaralar, gelişimi onlar için durdurur. Bu konumda da benzer bir hadise vardır, maymun insana yaklaştıkça anlatıcının tepkileri sertleşir, sanki bütün çabasına rağmen bunun gerçekleşmesini istemez gibidir. Üstünlüğün korunması. Hayvan dayak yer, hasta olur ve ölüm döşeğinde mantıklı cümleler kurar: "EFENDİ, SU. EFENDİ, BENİM EFENDİM." (s. 28)
İktidar saplantımızdan iğreniyorum.
Ateş Yağmuru: Borges, Epikürcü bir toplumun yağmur altında kaldığını söyler, İbraniler anlatılıyor olsa bile.
Lugones'in öykülerinde mitlerden sıkça yararlanılmıştır, bu da Gomorrah'ın hikâyesidir. Epigrafı Levililer'den, yıkıma dair.
Akkorlar düşer, zevk içindeki insanlar çığlık çığlığa kaçışır, şehir yavaş yavaş yok olur ve sokakların manzaralarıyla birlikte anlatıcının evinde olup bitenler gözlenir. Kuğularla kertenkeleler çiftleşir, yeni modaya uygun giyinen kadınlar tam bir günah deposu gibi, kıyametin baş sebeplerinden biriymiş gibi anlatılır. Anlatıcı için orijinal, güzel bir kompozisyondur bu. Kadınlar çıplaktır, kıyamet o yüzden kopmuştur. Evet. Şu mitlerdeki ataerkilliği çıkarırsak geriye ne kalır, merak ediyorum bazen.
Yıkık bir şehrin ayakta kalmış son binalarından birinin mahzeni yiyecekle doludur, anlatıcı yıkımın içinden çıkıp gelen adama birlikte mahzene inmelerini teklif eder, şehri basan aslanları gördükten sonra dışarıda hiçbir canlının kalmayacağından emin olur. Aşağıda suyun içine uzanır, zehir şişesini ağzına götürür. Kendi yaşamını sonlandırır, bu işi Yehova'ya bırakmak istemez. Six Feet Under'da sevdiğim bir söz vardı: "Yaşamının efendisi olan ölümünün de efendisi olur."
Şimdi tekrar baktım da, Lugones'in sözüymüş bu, oysa Six Feet Under'da geçtiğinden öylesine eminim ki...
Abdera'nın Atları: Müthiş. Trakya'da atlarıyla meşhur olan Abdera, anlatıcının mitolojik varlıklarıyla bağlantılı efsanevi bir şehir. Atlar insanlaşmaya başlamasa öyle kalabilirdi. İnsanın insana ettiği atlarla bağdaştırılınca, bu güzel hayvanlar acı çekmeye başlayınca isyan ederler. İnsanlar ve atlar ölür, ayırt edilemezler. Kent yıkılmaya yüz tutar, dehşet dolu geceler yaşanır derken... Antik Yunan'ın mucizevi varlıklarından biri, alevler saçan dev bir aslan ortaya çıkar ve atların yüreğine korku salar. Sayısız çağın gücünü taşımaktadır, mitik kurtarıcıdır o. Tek bir çığlık kopar, kurtuluşun ve minnetin çığlığı: "'Herkül, bu gelen Herkül.'" (s. 64)
Epik, muhteşem bir anlatı. Eski çağların bütün sihrini taşıyor.
Dört öykü daha var, Borges ortaya karışık yapmış biraz. Aşkın en saf halinden azizlerin en ulularına, her şey var.
Borges'in yorumlarına geliyorum. Tüm Arjantin edebiyatını tek bir yazara indirgemek gerekse bu yazarın Lugones olacağını söylüyor. Wells'in ve Poe'nun etkisinde kaldığını da söylüyor, bunun yanında Yzur, İspanyolca yazılmış ilk bilimkurgu öyküymüş, onu da öğreniyoruz.
Borges'in aracılığıyla meseller sürüyor, Lugones mitleri baştan kuruyor, kutsal kitapların kutsallığıyla başka metinler düzüyor. İyi oluyor.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kipps
"Sıradan Birinin Hikâyesi" Wells'in kurgulayışıyla sıradan olmaktan çıkabilir. Mucizeler? Hayır. Uzaylılar? Başka dünyalar? O da değil. Wells akıl alan dünyalarının dışında tarihçiliğe de soyunmuş bir düşünürdür, kendi kurgu-tarihini oluşturmaya çalışmıştır. Anlatının Gücü'ne bakılırsa niyeti ve motivasyonu anlaşılabilir. Neyse, Kipps'in hikâyesinin gücü, Wells'in verdiği yaşam dersini bir kenara koyarak düşünürsek tam o anda ve orada olan bir gencin, Wells'in bir parçasını sunduğu tarihin odak noktasını oluşturmasında yatar. 19. yüzyılın kıyısında, İngiltere'de yoksulluğun gerçekten, gerçekten ezdiği, endüstrileşmenin köle-işçiliğe kapı olarak kullanıldığı zamanların hikâyesidir bu. Dickens esanslı bir anlatı olmasaydı Jack London'ın Uçurum İnsanları'na iliştirebilirdim ama o kadar çarpıcı bir sahicilik söz konusu değil; Wells'in yerlerde sürünen işçi sınıfını, kodaman tayfayı ve erdemli insanı anlatmasının bir sebebi var, tıpkı tarih yazımının yönlendirebileceği kurgu-tarih gibi. Dönem romanlarının kalabalık karakter kadrosu belli bir zaman dilimindeki bütün eğilimleri simgeler, burada da her biriyle verilen bir mesaj, bir dönem panoraması var ama önemli olan Kipps'in ne yaptığı ve ne yapacağı. Kipps kerterizimiz olacak.
Metin üç bölümden oluşuyor, Kipps'in geçmişiyle başlıyoruz. Kipps'in dayısı ve yengesi var, annesiyle babası şöyle böyle hatırladığı figürlerden öteye geçmiyor. Bir miktar para ve Kipps, dayıyla yengeye verilenler bunlar. Yengenin Kipps üzerine kurduğu planlar var, öncelikle alt sınıf bir okul yerine orta sınıf okuluna yolluyor çocuğu. Sıkıntılı bir yaşam sürdürüyorlar, kapalı, dışarıya hiçbir şey sızdırmayan. Bu sızmazlığın orta yerinde Ann Pornick'le tanışıyor Kipps, çocukluk aşkı. Saf.
Ara: Buraya kadar bekardım, bundan sonrasında evli bir adamım. Yazıya geçen hafta başlamıştım, bitirmek bugüne. Devam. Evlenirler ve sonsuza kadar mutlu yaşarlar. Değil, latife ettim. Orhan Kemal'in Gurbet Kuşları'ydı, kahramanımız "Suvazun koyluğunden" geldiğini söyler ikide bir, çözene kadar kafa patlatmıştım. Diyaloglar da ona göredir, yerelliği ve sınıfın dipliğini korur. Sonrasında kodamanların arasına karışma çabalarında, Ann'i bırakıp bir başkasıyla nişanlandığında da korur, döneceği yeri ve köle gibi çalışmaktan kurtulacağı yeri imlercesine aynıdır. Başlarda altı penilik bir bozuk parayı ikiye bölememesinde de benzer bir sabit vardır, paranın yarısını hatıra diye Ann'e verecektir ama beceremez, sanki paranın karşısında hep kendi kırılacakmış gibi. Çalışmaya başlamadan önce başarırlar nihayet, kazanılacak bir diğer yarının açlığı doğar.
Kipps, manifaturacılık yapan Mr. Shalford'ın yanına çırak olarak verilir ve ilk dişliliği burada başlar, çarklara uyum sağlamaya meyilli olsa da çarklara uyum sağlarken insanlığını kaybetmeye başlar. Çalışma koşulları rezalettir, sanayileşmenin kalmış tek dişi koca bir sınıfı ezmek için yeterlidir. Devreciliğe benzer bir sistem var, önce gelen ayak işlerinden yırtar ve Kipps son gelen olduğu için ne kadar pis iş varsa üzerine yıkılır. Yavaş yavaş nefret duymaya başlar, sömürülmektedir ve kendisini sömürenler patronu gibi beş para etmeyen adamlardır. İş arkadaşları umutsuzdur, ölene kadar o kanalizasyon borusunda sürüneceklerini söylerler. Bu çarktan kurtulmak için ne iradesi, ne bilgisi vardır; kitap okumaktan anlamaz, yeni yeni palazlanan sendikal hareketleri destekleyemeyecek kadar bilgisizdir. Yola devam etmesini dükkana gelen kadınlarla gönül eğlendirmesi ve diğer uğraşlar sağlar. Tüketim mesela, kazanılan üç kuruş para o kadar lüzumsuz işlere harcanır ki akıl alır gibi değil. AVM'de tezgah başında geçen yaşamlara bir bakın, içime koyu bir çukur açılıyor düşününce. Kipps kendi çukurunun pek farkında değil; öfkesinin ardında ne olduğunu çözemediği, sadece kişilere kinlendiği için ne yapması gerektiğini bilmiyor.
Ahşap oyma kursu. O kadar da bilmiyor değil sanırım, en azından yeni bir şeye başlayacak enerjisi var. İşlerinden olmak istemiyorlarsa karıları zapt etmenin gerekliliğinden bahseden erkeklerin katıldığı bir kursta kendini bulmaya çalışıyor. "Hiçbir şey bilmiyordu, hiçbir şey; tertemiz bir ışığın köşesinde titreşen karanlıkta yaşıyordu." (s. 77)
Büyümenin getirdiği yeni yollar alsın gerisini. Başkasının üstünlüğünü kabullenmek, kadınlarla ilişkiler kurabilmek, kolay kazanç, kolay kaybediş, sürüklenme, bulunma, ne olursa olsun ilk aşkın büyüsünün sürmesi ve anlayışın yol açtığı başka yollar... Sonucu aniden değiştiren kazancın sürpriz belirişi anlatıyı yaraladı ama didaktik bir metin zaten, uslu bir çocuk olursak Şirinler'i görebiliriz.
Ön kapağı çok yakıştırdım, insanları niteleyen aksesuarlar ama insandan bağımsız.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mavi Tarlalardan Yürü
Yazarın aldığı ödülleri bir yana koyuyorum, hiçbir zaman sıcak yaklaşamadım bu meseleye, yine de bir şeylerin göstergesi olduğuna katılmıyor değilim. Keegan serimci değil, göstermediklerinin ardında daha yüksek bir doruk var. Objelerle karakterler arasında belli belirsiz bağlantılar, çözülmeye yol yapmayan açılımlar öyküleri bir noktadan başka bir noktaya getirip orada bırakmıyor, sürerliğin bir anıyla bakışıyor ve okura bu bakış kadarından fazlası verilmiyor, kişilerin duygularını gündeliğin içinden çekip çıkarmak kalıyor geriye. Anılar acı, ona bir uğraş gerekmiyor ama bu acıyla bir şey yapmanın fazileti, o noktada öyküler ellerinizden öper.
Uzun ve Istıraplı Ölüm: Kurgulanabilir yaşam ve bunun olabilirliği üzerinedir.
Böll Evi diyeyim, yazarlar için tahsis edilmiş bir ev var ve kadın bu evde yazacak. Böll'ü pek bilmiyor, yazmayı iyi biliyor. Bundan şüphe duyanlar var; yaşlı bir edebiyat profesörü, Alman. Telefonda evi ziyaret etmek istediğini söylüyor. Kadın istemiyor ama adam ısrarcı. Bundan sonrası... Bir diğerini bilemeyeceğimiz, hatta kendimizi de iyi bilemeyeceğimiz gerçeğine rağmen insanın bir tek kendisinin hissettiğini düşündüğü sıkıntılar vardır, sıkıntı aynı olsa da milyarlarca muadili olduğu için aynı şekilde dile getirilemeyeceğini düşünürüm ama Keegan öyle bir yakalamış ki içimde yatan azıcık özgün olduğuma dair fikri paramparça etti. "Güzel başlamış bir gündü, gerçi hâlâ güzeldi, ama değişmişti; mademki bir saat belirlemişti, gün bir şekilde Alman'ın ziyareti doğrultusunda ilerlemeye mecburdu." (s. 13) Bu ne büyük derttir anlatamam. Bütün günüme el konmasına sonsuz lanet.
Kadının ilk günü denize girerek, pasta yaparak ve oyalanarak geçer, ziyan edilmiş zaman. Adam gelir, Böll'ün anısına saygısızlık ettiğini söyleyerek kadını aşağılamaya çalışır. Adam bir şekilde sepetlenir, kadın yaşadığı günü yazmaya başlar. Su ısıtıcısını çalıştırır, yaşam alanını düzenler. Adamın uzun ve ıstıraplı ölümüne hazırlanmaktadır. Kurgunun gerçekten daha yaralayıcı bir bölümüdür bu, gücün kullanılması ve yaratılanların öldürülmesi büyük iştir, yorucudur.
Ayrılık Hediyesi: Yavaş yavaş açılan bir öykü. Çiftçi bir aile, üç çocuk, en küçüğü kız. New York'a gidecek, evi ardında bırakıyor. Abi Eugene, kızla uğraşsa da onu sevdiğini okuyabiliyoruz. Nesnelerle, diyaloglarla açılan bir hikâye. Babanın küçük kızı istismar etmesi, kızın nihayet kaçabilmesi ve bu uğurda abisinin gösterdiği özveri. Anne kızını affedebilecek mi, kocasıyla bir başına bırakıldığı için? Ağaç kırılmaz, eğilir ama göğe bakmaz artık, güvensizliği diğerlerinedir, diğerleri neden eğilmemiştir?
"Sen" kullanılır, Butor'nun en dolaysız anlatıcısı. "Bir yabancı el çantanı istiyor ve çantayı ona veriyorsun. Kapısı olmayan bir çerçeveden geçiyorsun, el çantan sana geri veriliyor." (s. 35) O çantanın geri verilmeme ihtimali, kendi yaşamının geri verilmemesiyle bir, gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yok ve bunun farkına varınca tuvalete koşturuyorsun, bir kabine kapatıyorsun kendini, çevreni küçültmeye çalışıyorsun, dünyanın duvarlarını üzerine örtüyorsun.
Mavi Tarlalardan Yürü: Rahibin gözünden görüyoruz. Gelinin elleri imza atarken niye titrer? Damadın kardeşi ve arkadaşlarının hayvanlığı rahibi neden rahatsız eder? Kopan zincirden kurtulan incilerin sahibine verilişi neden iki gözü de titretir? Rahibin incelikli bir görüşü vardır zira hayatının en önemli düğününe katılmıştır. İçinde bir oyuk. Çok da giremiyorum, öykünün güzelliği incinir. Bir alıntı, bana çektirdiği bir ah!
"Rahip dans pistinden geçiyor. Gelin orada, elleri açık bekliyor. İnci tanesini eline koyunca, gelin gözlerinin içine bakıyor. Gözlerinde yaşlar var ama bir tekinin düşmesine bile düşmesine izin vermemek için gözünü kırpmayacak kadar gururlu. Gözünü kırpsaydı elinden tutup buralardan götürürdü onu. En azından kendine söylediği bu. Bir zamanlar kızın da istediği buydu, ama iki insan hayatın herhangi bir anında bir şeyi nadiren aynı anda ister. Bazen insan olmanın en zor yanı budur." (s. 49) En zor yanı, tek zor yanı.
Korucunun Kızı: Mutsuz ailelerin gizledikleriyle ilgilidir, bir de insanın ne istediğini ancak neyi istemediğini bildikten sonra anlamasının yarattığı geri dönememenin mutsuzluğu vardır. En uzun öykü bu, en zor hazmediliri de.
Üç öyküyü anlatmıyorum, Üvez Ağaçlarının Gecesi'ni özellikle okumanızı isterim. Edinin, iyidir.
Yanıtla
6
4
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Apollon'un Gözü
Mahşerin Üç Atlısı: Sadakat, emrin demiri kesmesi ve beklenmeyen ihanetler üzerinedir.
İki zatın sohbetine kulak misafiri oluruz. Biri havuzu gibi durgun, parlak ve her şeye açıktır, iyi bir hikâye anlatıcısında bulunması gereken özellikler. Diğerini hatırlamıyorum. Aslında bu yazacağım en laçka şey olabilir, neyse, Prusyalı saygıdeğer askerler ve devlet adamlarıyla ilgili oldukça gizemli, düğümü sonda çözülen bir hikâye dinleriz. Polonyalı bir şairin öldürülmesini emreden mareşal, hükümdarının zıt yöndeki isteğini gözardı eder ve adamını gizlice şaire yollar. Şair hapistedir, öldürülürse bir ulusu gaddar göstereceği gibi bir diğerini de kahramanlık mertebesine yükseltecektir. Sonuçta atını çok hızlı sürebilen bir eleman yola düşer, ardından onu vurması için çok iyi bir nişancı yollanır, haber beklenir. Ertesi gün şairin öldürülmediği öğrenilir, sadık bir diğer askerin kendi inisiyatifiyle bir başkasını gönderdiği anlaşılır falan, bir sürü gizemli mevzu. Chesterton'ın çok başarılı bir atmosfer yaratıcısı olduğunu söylemek sırf bu öyküyü okuyarak bile mümkün; bürokratik ilişkiler karakterlerin en ufak davranışlarına bile yansır, mekan bile ast-üst ilişkisinden payını alır. Bir diyalog paslayayım; prensle mareşal şairin yaşamıyla ilgili çekişirlerken prens dehşete düşerek bağırır: "Weimar'la bir tartışmaya girse, Goethe'yi de asardın sen!" (s. 26) Mareşalin cevabı da müthiş, tam asker mantığı: "Kraliyetinizin güvenliği için bir an bile tereddüt etmezdim." (s. 27)
Tuhaf Ayak Sesleri: Chesterton'ın polisiye öykülerine bir giriş. Polisiye bir kavram tabii, gerçekte gizemi çözenin polis olması gerekmiyor. Polis gizem çözer ama her zaman değil, burada yardımcı eleman tipinde. Peder Brown Katolik, evrenin nasıl işlediğini iyi biliyor ve dalgaları o çözüyor. Çünkü polisiye olsa da polis değil. Q.E.D.
Chesterton yine garip bir mekan yaratır, zenginlerin sınıf farkını ortaya koymak için giriştiği acayip işlere orijinal bir pencere açar. Küçük bir kasabanın gösterişsiz ve pis bir restoranı zengin tayfanın toplanması için karargah haline getirilmiştir. Başka ne vardı, Bester'ın jauntlama -düşünce gücüyle hop orada, hop burada olmak- davasını zenginler yapmıyor, artık tarihe karışmış benzinli araçları kullanıyorlardı. Ne kadar ilginç, biz fakirler için ağlama sebebi. "Varsılerkil bir toplumda tüccarlar, müşterilerinden daha müşkülpesent olacak kadar kurnazlaşırlar. Özellikle zorluk çıkarırlar ki, zengin ve bezgin müşterileri bunların üstesinden gelebilmek için çuvallarla para harcasın ve bir o kadar da diplomatik çaba sarfetsin." (s. 40) Chesterton bir temiz giydirir bunlara, eline sağlık. Neyse, Peder Brown nam gizem çözücümüz, düğüm kesicimiz, esrarengizlik hacamatçımız karakter ortaya çıkar, mekana gelir, bir odadayken dışarıdan önce düzenli, sonra oldukça kararsız ayak seslerinin geldiğini fark eder. Odadan çıkar çıkmaz adamı karşısında bulur ve rahip olduğunu, adamın isterse günah çıkartabileceğini söyler. O an davayı çözmüştür ama biz beklemek zorundayız.
Toplantının yapıldığı salonda sohbet gırla gider, salona garson girdiği anda herkes şaşkınlıkla soluğunu tutar çünkü garsonun onca seçkinin arasında ne işi var mesela? Aslında kimliğin bir önemi yoktur, gümüş takımları çalmak isteyen hırsız beyefendilerin yanında beyefendi, garsonların yanında garson taklidi yapar ve ayak sesleri bu şekilde farklılaşır, arada takımları cebellebe eder. Mevzu şu, hepimiz insanız ve farklarımız kendi ürünümüz olduğu için kusurlu, kolayca taklit edilebilir ve lüzumsuz.
Israel Gow'un Onuru: Bu mükemmel bir öykü. Dört cisim, bir ölü ve dünyanın geri kalanıyla kaç farklı cinai kurgu yaratılabilir, bu öyküde müthiş bir örneği var. Sırf Peder Brown'ın bu yaratıcılığı için okunması gerekir. Gerçeğin doğası ve materyalizmin gizemle doğrudan bağı da oldukça ilgi çekici de böyle deyince hiçbir anlamı olmuyor tabii, benim de hafiyeliği anlatasım yok, o zaman lütfen okur musunuz?
Şato hizmetçiye kaldı, soylular öldü ve ortadan kalktılar. Buraya kadar iyi ama ortadan kaybolan altın dişler, bir adet kurukafa ve aile geleneği, paraya tapınma var. Hizmetçi de bir süre sonra aileden birine dönüştüğüne göre... Çözülmüştür.
Kitaba adını veren öyküyü geçip Dr. Hirsch'in Düellosu'na geliyorum. Chesterton kendi zamanının siyasi gerilimlerinden güzel kurgular çıkartmış, edebiyatla yaşam arasındaki bağı son derece sıkı tutmuş. Çok hoş.
İki politik görüşü temsil eden iki kişinin düellosu ve halkı galeyana getirmeleri üzerinedir. Halk galeyana gelir ve güdülür, zıt fikirler yaşar ve kazanç sağlar. Bir araya gelmezler, gelmeleri mümkün değil çünkü aslında o kadar zıt, hatta farklı kişiler olmayabilirler.
Borges'in dediklerine geliyorum. "Bir Kafka ya da Poe olabilirdi; ama o cesaretle mutluluğu seçti ya da bulmuş göründü." (s. 10) İki şey daha; hiçbir yazarın kendisini Chesterton kadar mutlu etmediğini söyler. Bir de Katolik inancının evrenin garipliğiyle uyum sağladığını ileri sürmesinden etkilendiğini söylüyor Borges, Peder Brown öykülerindeki gizemin ve çözümdeki mantığın eş ölçüde ilginç olması da bir diğer bahis.Kitaplıktaki en iyi derlemelerden biri, Chesterton müthiş.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilimsel Öyküler
Öykücü olmayan bir öykücü Hinton, dört boyutlu uzayını tahta parçalarından oluşan gereçlerine tıkıştırmış ve dileyene satmış. Öyle süper bir zeka gerekmiyormuş dördüncü boyutu anlayabilmek için, eldeki çokyüzlü tahta parçalarıyla oynayarak Yog-Sothoth'u evinize davet edebilirmişsiniz. Hinton'ın düşü: Kaosun çoklu boyutları ve hacmi düzleme değil de başka hacimlere yerleştiren hiperhacim, hiperküp, hiperkoni ve her türlü hiperliğin hayal gücünü zorlayan akıl almazlığı düşünme yetisine meydan okuyor.
Hinton pek tanınmıyor, bir iki gönderme dışında hakkında bir değini yok. Borges'e göre Wells'in isim vermeden fikirlerini ve varlığını kullandığı bir düşünür. Üç, beş, sekiz boyutlu falan evrenler kurgulamış. Calabi-Yau manifoldunu görseydi şöyle diyaframdan bir, "Hah!" patlatırdı gibi geliyor bana. Onun dışında zamanının diğer bilginleriyle girdiği atışmalar birkaç kitap yazmasını sağlamış, öyküleri(?) bu kitaplardan ediniyoruz. Borges, bu spekülatif kurguların Wells'ten de önce yirminci yüzyılın bilimkurgu yapıtlarını öncelediğini düşünüyor.
Düz Bir Dünya: Elimde Helikopter'den çıkan Düzülke var, Edwin Abbott Abbott'ın. Hinton bu metni salık veriyor ama bir düzlem üzerinde yaşama fikrinin burada farklı sebeplerle ortaya çıktığını söylüyor. Kendisi böyle bir yaşamın farklı boyutlarını anlatacak.
Tanecikler yapışmıyor, sürtünme yok, derinlik yok, atmosfer yok. Bir masa üzerinde yer alan bozuk paraları düşündürür Hinton, bu paraları canlı varlıklar olarak ele alırsak ortaya ilginç bir dünya ortaya çıkıyor. Doğası, ışık kaynağı tek bir düzleme indirgenen bu dünyada iki bozuk para birbirini geçemez, geçmek için bulundukları düzlemde bir boşluğun oluşması, birinin boşluğa inip diğerinin boşluğun üzerinde belirecek köprüden ilerlemesi gerekiyor.
Bir evin duvarında iki delik bulunamıyor, ev çöker.
Fiziksel olarak değil, cinsi ve duygusal yönden de tek boyutlu bir dünya. Kötü hep kötü, iyi hep iyi, cinsiyet farkı sıfıra olabildiğince yakın, düzlemde her şey aynı. Canlılar dik açılı üçgenler olarak resimleniyor, Hinton bu varlıkların hareketlerini nitelemek için dünyanın yapısı gereği olabildiğince az sayıda sıfat kullanıyor. Erkekler sola bakan üçgenlerdir, yüz yüze gelemezler. Kadınlar için de böyle, sağa bakmaları dışında mevzu aynı.
Çekim kuvveti ve yörünge dalgasında mesafenin iki katına çıkması çekimi dört kat azaltmaz, iki kat azaltır. Malum sebep. Araçlarda tekerlekler dönmez, her bir dönüşün sonunda dingili çıkarıp tekrar takmak gerekir. O dünyada yer alan, çok boyutluluğa ihtiyaç duyan önemli nesnelerin açıklamasını yapmıştır Hinton, muhtemelen kendi çizdiği şekillerle okur için görsel bir kaynak yaratır.
Dördüncü Boyut Nedir?: Lovecraft'ın kötücül öngörüsünün tersini görürüz; kuramsal eylemlerin gerçeklerle birleşmediği noktada ortaya çıkan kaostan korkmaz Hinton, sağduyunun orta bir yol bulacağını söyler ve insanın sezgisel yeteneğiyle mutlak yıkımdan yırtacağımızı söyler. Lovecraft, disiplinlerin tek bir noktaya doğru yolculuğunun bitimiyle sonsuz karmaşanın ortaya çıkacağını söylüyordu. İkisine de fitim, iyi olan kazansın.
Pers Kralı: Bu işte, okuduğum en ilginç öyküler sıralamasında ilk üçte yer alır.
İran'da kral bir köprüden geçer, köprüyü oluşturan kayalar yıkılır ve krallık küçücük bir toprak parçasına indirgenir. Laboratuvar ortamı da diyebiliriz, Hinton kader, özgür irade, acı ve mutluluk konularında Antik Yunan'dan Lacan'a kadar ne kadar fikir varsa hepsinin toplamını sunar. Olabildiğince detaylı bir şekilde anlatacağım ama her şeyi anlatmayacağım, okumanızı isterim.
Kral, karşı tarafta gördüğü bir köylüye bağırarak halat, ip falan getirmesini söyler ama bağırdığı adam Demiourgos'tur, insanların yaratıcısı. Bu varlık, insanları bir kukla gibi oynatan krala yaratmanın ve gerçekten yönetmenin acısını göstermek ister gibidir, hareketsiz duran insanlarla dolu bir bina ortaya çıkarır ve arazi olur. İnsanlar hareket etmemektedir zira bu dünyada yapılan her şeyde haz ve acı vardır, ikisi eşit düzeyde olduğu için kimse kıpırdamaz. Kral, acının bir kısmını aldığı zaman insanların hareket edebildiklerini görür. Muktedirin diyetidir bu, yönettiği insanların acısını doğrudan hisseder. Bir tık ilerisini Calvino'da da görürüz; hükümdarlar süreleri dolunca öldürülürler, acıların tek kalemde ödenmesi gibi. Neyse, bir de değnek vardır, bu değnek varlıkların acılarını azaltarak onları hareket ettirir. Değneğin salınımının da bir düzeni vardır. Aslında çok temel ilkelerdir bunlar, diğer ilkelerle birleştirilmemiş haldedirler, zincirleme reaksiyona açık olsalar da ilk hareket için biraz daha zaman geçmesi gerek.
Kral yönetmeyi öğreniyor.
Tek tek hareketlerden, söz gelimi bacakların hareketlerinden daha büyük örüntülere, daha geniş hareketlere yönelir ve insanlara bunu yaptırır, acı-haz dengesini her seferinde daha büyük bir hareket için genişleterek kurar. Böylece insanlar günlük yaşamlarını yavaş yavaş oluştururlar. Değneğin etkisi merkezde daha kuvvetlidir, merkezden uzaklaştıkça azalır, bu yüzden insanlar merkeze gelme eğilimindedirler. Toplumsal kabul. Metropolleri düşünelim, insanlar her açıdan daha çok olanak için büyük şehirlere gelirler ve -sözde- daha derinlikli yaşarlar; acı da haz da daha yoğundur. Dışarıda kalanlar daha az acı ve hazla yetinenlerdir, daha düşük seviyeli insanlar olarak görülürler. Günümüz toplumuna bu anlayış hakimdir, hâlâ, ne yazık ki. Sanıyorum Buda'nın bir benzeri çıkıyor ortaya; Demiourgos Kral'ın anlaşılabilme isteğini fark edince değneği verebileceği birini bulmayı tavsiye eder, böylece "peygamber" diyebileceğimiz kişi Tanrı'yı -bir ölçüde- anlayabilecektir. Kişi bulunur, prens olarak adlandırılır ve insanları acıdan kurtarmak için köy köy gezmeye başlar. Acıdan kurtulmayı salık verir. Nasip.
İş toplama kampları benzeri yapılara, isyancılarla mücadeleye ve matematiksel formüllere kadar gelir. Hinton bir noktada hikâyeyi keserek toplumsal dinamikleri daha iyi açıklamak için formülasyona başvurur, okura sayfalar dolusu tablo ve formül sunar. Sonrasında ortaya Neo benzeri bir insan çıkar, sistemin çarpıklığını ortaya çıkarır falan derken seyreyle cümbüşü.
Tuhaf, deli işi, gerçekten çok ilginç bir öykü.Buna da kitaplığın en, en ilginç kitabı diyorum, noktayı koyuyorum.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Paldır Küldür
Vonnegut'tan yine kuduruk bir metin. Biraz durulu yahut kontrollü bir kudurma var, daha bir otobiyografik nitelikler taşıdığı için sanıyorum. Girizgâh bölümünde böyle diyor yazar, abisi ve ablasıyla ilişkilerini ve aile yaşamını anlatırken üstesinden gelmeye çalıştığı saçmanın denetimli bir şekilde arttığını görürüz. Alman köken dünyanın gördüğü en büyük savaşlarla birlikte bilinçaltına itildikçe küçük parçalara ayrılıp unutulan anıların yine parçalı bir biçimde ortaya çıkması biçemin bir açıklaması olabilir, olmayabilir, bilemiyorum. Anlatının sürekli tekrarlanan sözcükleri abiden veya abladan, onu anlıyoruz, bir de April bunu Hacıyatmaz olarak basmış zaten, ikinciye almış oldum. Hoşuma gitmedi. Neyse, bir durum şiiri diyor Vonnegut, Laurel-Hardy'ninki gibi çabalamalar ve yenilgiler absürt bir şekilde zincirlenecek ve olaylar patlak verecek ama Vonnegut'ın yaşamından -kendi yansıttığı ölçüde- biraz daha bahsetmeliyim.
"Hayatın bana nasıl geldiği hakkında." (s. 9) Kaderle pazarlık ve içtenlik aşkı dahi kapsıyor, bu yüzden aşka geniş bir parça ayrılmıyor da çok parçalı yapının bir köşesinde şöyle bir yer veriliyor. Hayatın gelişinde tecrübeler ve yaşananları yerli yerine oturtma çabası var Vonnegut için, bu yüzden akıl hastalığını başka bir gezegendeki bambaşka bir yaşama dönüştürebiliyor veya küçük yaşlarda kaybettiği çok çılgın bir amcasını kaybetmeye mahkum bir bilimkurgu yazarına dönüştürüp yazarın ipe sapa gelmez hikâyelerini amcasının deli işi cümlelerinden çekip çıkarabiliyor, Vonnegut bence yaşamın her bir parçasını kusursuz bir biçimde dönüştürüp değiştirebildiği için büyük bir yazar. Edebi ölçüde şahane bir durum, muhtemelen içinde yaşadığı toplumun yapısıyla ilgili. Kendisi ABD'nin ve kapitalist dünyanın dönüştürücülüğünden de bahsediyor. Değerlerinden ayrılan insanlar yedek parçalar haline geliyor ve koca bir fabrikanın sürekli işlemesini sağlıyor. Değersizleştirmenin ödülü sağlık poliçeleri ve kanser haline geldiğinde boşalacak yer bir başkası tarafından çoktan dolduruluyor. Kabus gibi. Günümüz dünyası.
Başka, tekrarlanan sözcükler dedim ama cümleleri de katmalıyız. Ablanın dört çocuğu var ve kadın kırklı yaşlarında kansere yakalandığı için ölmek üzere. Hayatı paldır küldür bir güldürü olarak tanımlıyor. Kitabın adı buradan çıkıyor ama orijinal adıyla bir ilgisi yok, çevirmenin takdiri. Bu paldır küldür güldürüye üç beş yerde daha rastlayacağız, henüz başlangıçtan kurtulup asıl metne geçemedik. Geçiyoruz.
Post-apokaliptik bir dünyada Empire State Binası'nda Dr. Wilbur Nergis-11 Swain yaşıyor. Ortalık cengele dönmüş, yıkım ortada bina falan bırakmamış. Empire State bir sembol, belki de nasıl bir dünyada yaşandığının unutulmaması için korkuluk gibi yükseliyor. "İnsanlar, buraya gelmeyin ve çarkın bir parçası olmayın. Sonuçta savaş çıkıyor ve ölüyorsunuz." Güzel bir metafor bence. Neyse, en yakın komşu yarım kilometre mesafede. Manhattan'a Ölüm Adası deniyor çünkü Yeşil Ölüm denen bakteriyel bir nane yüzünden nalları dikmemiş pek kimse yok. Yer çekimi azalıp artıyor, erkekler durduk yere sertleşiyor, bildik Vonnegut delilikleri işte. Oralara hiç giremiyorum; adam bir bölümde anlatının bir birim kadar ilerlemesini sağlıyorsa komik ve tuhaf deliliklerinden de bir birim sokuşturuveriyor araya, hangisinden bahsedeyim yani.
Rockefeller olarak doğan -ünü ve parayı düşünün, of be- adamımızın bir de tek yumurta ikizi vardır, Eliza Mellon Swain. Bunlar fizyolojik anomalilerle doğar; dört meme ucu, altışar parmak, kiremit gibi sert ve köşeli çeneler, balon gibi bir kafa. Neandertalsi diyor Wilbur/anlatıcı. Kısa sürede ölmeleri bekleniyor ama ölmüyorlar, beyinsiz olmaları bekleniyor ve beklentileri boşa çıkarmamak için beyinsiz taklidi yapıyorlar ama aslında inanılmaz zekiler, bir arada oldukları zaman telepat bile olabiliyorlar. Anneyle baba bunları dedelerinin süper lüks bir malikanesinde bırakıyorlar, başlarına bakıcıları dikiyorlar ve ölmelerini bekliyorlar. Bunlarsa keşfettikleri gizli bir kütüphanede okuyorlar, öğreniyorlar. Gerçi sadece Wilbur okuyabiliyor, Eliza seziyor. Bombastik ikizler canım. Gezegenin ve insanların haline bakarak embesil rolüne bürünmeleri ve bu şekilde mutlu bir şekilde yaşamaları kadar güzel bir iğneleme pek az okumuşumdur. Vonnegut komikliğiyle birleşince daha güzel oluyor.
Rol sona eriyor, anne-babanın üzüntüsünü bitirmek istiyorlar ve gerçek kimliklerini açıklıyorlar ama daha kötü oluyor her şey. Deneyler, medyanın ilgisi derken ikizler kopartılıyor, Eliza akıl hastanesine düşüyor ve yıllarca orada kalıp kardeşine düşman kesiliyor. Wilbur standart bir zekaya sahip olduğu için vasatlıktan ölmeden hemen önce tıbbı bitiriyor, doktor oluyor ve kardeşini hastaneden çıkartıyor ama çok geç, kız Çinlilerin izinden Mars'a gidiyor ve orada kayaların altında kalıp ölüyor. İkilinin müthiş zekası sonsuza dek kayboluyor. Bunun acısı çekilecek ama aşk ve mutluluk gibi, hatta çoğu duygu gibi satır aralarında gizlidir.
Wilbur ABD başkanı oluyor, dünya ayvayı yiyor, sona geliyoruz. Vonnegut zaten kuru sayılmayacak bu hikâyeye Çinlileri, Arnavut Gribi ve Yeşil Ölüm gibi pandemik dehşetleri, feodal düzenin çatışmalarını, yalnızlıktan deliren insanlar için Wilbur'un uydurduğu akrabalık bağı sistemi -dileyen Sarıasma, Nergis, Burger veya başka herhangi belli bir şey olabiliyor- ve uydurduğu yeni mezhepleri katarak kaçık bir dünya yaratıyor.
Wilbur iyi denedi ama Çinliler daha iyi denedi sanırım, 1976'da son noktası konan bu metinde şahane müneccimlikler görebiliriz. Vonnegut yıldızlara bakmayı bırakmaz, geleceği gördüğü gibi kendi anlatılarını da görür orada.
Bir Vonnegut metninin daha sonuna gelmenin üzüntüsüyle burada bırakıyorum, içeride keşfedilecek çok abukluk ve bunlardan yola çıkarak düşünürsek yaşamımızda başa gelecek çok çok acayip hadiseler var. Sizin de yapacağınız iki şey var tabii; Vonnegut okumak ve yaşamak. Parçalar halinde.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir