Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kral İçin Hologram
Kral Alan Clay olabilir, Amerikan Rüyası hologram olabilir, rüya için ABD'nin el attığı memleketlerde girişimlerde bulunulabilir ki hologramın adresi İngiltere'den yetkili bir abidir, Suudi Arabistan'da belirip teknolojisini, medeniyetini pazarlayacaktır. Pazarlayamaz, Çinliler çok daha ucuza benzer bir teknolojiyi geliştirmişlerdir, Alan'ın hayali hayal olarak kalır, çölün ortasında. Her şey bittiği zaman memleketine dönmek istemez bile, orada kalmanın yolunu arar. Kralın düşüşü oldukça ihtişamsız, satılık parlak rüyaların arkasındaki gerçek.
Alan Clay'in mütevazı serüvenlerinin gerisinde başarısız bir evlilik, başarısız iş girişimleri ve okul taksidinin ödenmesini bekleyen kızı var. Babayı unutmamak lazım; Çinlilerin oyunun kurallarını bozmasıyla birlikte ABD'nin ekonomik açıdan sendelemeye başlamasının sembolü haline gelen yaşlı dostumuz, oğlunun hayallerindeki girişimlerin çuvallayacağını daha en başından bilir. Rüyadan erken uyanan bir adam bu, onca savaş gördükten sonra işlerin nasıl yürüdüğünü iyi çözüyor ve baby boomer Alan'ı uyandırmak için dobra dobra konuşuyor, yine de denemek istiyor Alan ve tepetaklak yuvarlanıyor. Büyük şirketlerden çarkı zar zor döndüren daha küçüklerine... Zamanında bisiklet sektöründe çalışan Alan, ucuz üretim için fabrikayı başka ülkeye taşıyor ama babasının dediği gibi, alanda artık başka oyuncular da var. Alan'ın şirketinin sattığı patenti kullanarak daha ucuza üretim yapıyorlar ve zamanının dev şirketleri tökezlemeye başlıyor. Eskiden işe yarayan taktikler artık işlemez oluyor. Adım adım gerçekleşen büyük bir yıkım, Alan da bu yıkımın ortasında.

Kral Abdullah'ın çölün ortasına kuracağı dev bir kent, şirketinin bilişim teknolojileri alanındaki ürünlerini satmak için Arabistan'da yalnız bir adam. Arapların dünyası da Batı kültürünün bombardımanından nasibini almış; kendi yaşam biçimleri "modern" yaşama son derece güzel bir şekilde uydurulmuş. Kral'ın adamları isim yapmış üniversitelerden mezun, işte mesela MIT, mesela Cambridge, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi? Yetkili bir abinin sorgulaması çok şey anlatıyor aslında; Alan'ın batırdığı bisiklet işi üzerine bir muhabbet açılıyor ve adam başarısızlığın sebebini analiz ederken bizim ellilik ihtiyar adama bir tane patlatmamak için zor tutuyor kendini. Analiz, bir önceki kuşağın rüya yüzünden unuttuğu en önemli gerçek. Rüya satışı sona erdi, Çinliler çok daha ucuzunu üretiyor artık.

Tatar Çölü'nü bildiniz, adamlar bir türlü gelmez. Godot gelmez ki zaten sahnede olduğunu söyler Selçuk Altun, o başka bir şey. Kral Abdullah'ın bir türlü gelmemesi de Alan ve satış ekibini durağan bir sıkıntının içine sokar. Bugün, yarın, sonraki gün... Yeni kentin parlak binalarından biri değil, koca bir çadır tahsis edilir ekibe, içerisi yaklaşık 100 derecedir, internet bağlantısı oldukça zayıftır, yiyecek bir şey yoktur. Günümüzün Kafkavari sıkıntıları. Alan'ın böyle bir ortamda, Danimarkalı bir kadınla kurduğu dostluk oldukça temelsizdir, yorgunluklarından ve sıkıntılarından ne yapacaklarını bilemezler, Alan'ın ur sandığı bir yağ bezesinin alınması için Dr. Zehra Hakem'le kurduğu ilişki daha derindir, yine beceriksizliklerle dolu olsa da o yaşta ve o coğrafyada bulunmak bunun hafifletici bir sebebidir sanki. Köksüzlüğün o topraklara yerleştirdiği insanlar, hiçbir şeyin ortasında birbirlerine tutunur. Dr. Zehra'nın birkaç hafta sürecek yolculuğu tipik bir bilinmeze yol açar, dönüşte Alan orada olmayabilir ya da Zehra dönmeyebilir, ikinci ihtimal dillendirilmese de bunu sadece bir dönüşsüzlük olarak değerlendirmemek gerek, belki başka bir sıkıntı bu ikisinin ayrılmasına yol açacaktır. Hakkında hiçbir şeyin bilinmediği, sezilmediği yabancı bir gelecek.

Alan'ın sorumluluğu oldukça ağır bir yük; zamanında pazarlama işini temelden kapıp hızlı bir yükseliş yaşasa da değişen şartların acımasız rekabetiyle başa çıkamadığından hızlı bir düşüş yaşadığını söylemiştim. Bu düşüşün etkileyeceği en önemli insan, Alan'ın kızı Kit. Kendisi tahminimce Harvard gibi bir Ivy Leauge üniversitesinde okuyor. Burssuz, yine bir tahmin. Alan sıfırı tüketmeye çok yakın olduğu için evini satılığa çıkarıyor ve kızına bir türlü yazamadığı mektupta okula ara verebileceğinden bahsediyor. Bu mektup hiçbir zaman yazılmaz, o da başka bir tamamlanmamış tasarı.

Arabistan. Petrolden akan paranın nereye harcanacağı bilinmezdi, oysa ekonomik sıkıntılar Arapları da etkiliyor. ABD yerine Çin tercih ediliyor. Siyasi ilişkilerin ekonomik çıkarlara karşı koyamadığı zamanlarda Alan'ın Kral'ın yeğeniyle yirmi yıl önce kurduğu samimiyete güvenmesi de incelenebilir, komik bir olay. Bu tür ilişkilerin bir önemi kalmadı, dünya Alan'ın eskiden bildiği dünya değil, adamın trajedisi bunu bir türlü kabullenmemesinden kaynaklanıyor. En sonunda kabulleniyor tabii; Kral'ın -nihayet- gelmesiyle birlikte çadırda yapılan sunumun ardından Çinli beyefendilerin aydınlatma, havalandırma vs. şaheseri muhteşem bir binada sunum yapması ve Alan'ın buna şahit olması, işi kaptırdıktan sonra her şeyi kabullenip Kral'ın adamlarından birine bir iş bulup bulamayacağını sormasıyla son buluyor. Rüya bitti, bilinen dünya değişti ve yeni dünyaya ayak uyduramayanlar sahneden yavaş yavaş çekiliyor.

Araplarla ilişkiler pek başarılı olmayan bir günah çıkarma olarak okunabilir. Alan'ın otelden çadıra gitmek için ulaştığı taksi şoförü Yusuf'la ilişkisi ayrı bir başlıkta incelenebilir. Bunaltının tavan yaptığı zamanlardan birinde Alan, Yusuf'u tehdit eden bir grup adamla savaşmak için arkadaşıyla birlikte bir dağ köyüne gider ve orada atış talimi yapar, Yusuf'un arkadaşlarıyla tanışır, Araplarla yakınlık kurar. Özellikle Yusuf'un demokrasi için yapılabilecek bir savaş ve ABD'nin mücadeleye katkı yapıp yapmayacağı hakkındaki soruları ilginç. Alan, bireysel olarak Yusuf'un yanında olacağını söylüyor, aynı şeyin ABD için de geçerli olduğunu söylüyor ama aradaki ince nokta unutulmamalı; ABD'nin ve Alan'ın yardımı tamamen farklı niyetler için aynı sonuca ulaşacak. Sonuç olarak Alan kendi teknolojisini Araplara satmak için orada, büyük çerçevede ABD'nin yapacağı bundan farklı bir şey değil. Aynı noktaya ulaşıldığını görmek Alan için oldukça şaşırtıcı, bizim için değil. Bir de domuz avına çıkıldığı zaman Alan'ın bir Arap çocuğunu vurayazması var, iki dünya arasındaki mücadelenin görmezden gelinen yanını anlatmak için güzel bir fikirdi. İyi niyet taşlarını döşememek lazımdır belki, o zaman da yol oluşmayacaktır. İyi veya kötü, yolun olması lazım. Öyle mi?
Siren bu modern yazarları edebiyatımıza kazandırıyor, çok güzel bir olay. Dedalus başka bir yönden güzel işler yapıyor, Pinhan, Doruk derken maaşın yarısını kitaplara gömüyoruz. Bence bu yayınevlerini takip edin, çok önemli işler yapıyorlar ve desteklenmeleri gerek. Büyükler zaten çarkı döndürüyor, küçükleri sevin, koruyun ve kollayın.

Alan'dan yav he he inceliğinde bir alıntıyla bitiriyorum. Okumak için güzel bir gün, hele bu kitabı. "(...) Bazı günler bütün dünyayı kucaklayabiliyordu. Bazı günler ufuklara uzanabiliyordu. Bazı günler umarsızlık dağlarını tırmanıp hayatını önüne seriyor, geleceğini tasarlayabiliyordu: her noktayı görebilirmiş, her açıyı hesaplayabilirmiş ve her şeyi başarabilirmiş gibi hissediyordu. Daha önce yapmak istediği her şeyi yapmıştı, öyleyse neden tekrar yapmasındı ki? Yapabilirdi. Devamlılık arz edecek bir şekilde uğraşsaydı yapabilirdi. Bir plan yapıp uygulayabilseydi yapabilirdi. Yapabileceğine inanması lazımdı. Tabii ki yapabilirdi." (s. 22)

Yapamadı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kabuslar Pazarı
"Gelin kuzucuklarım," diyor King, ısırmayacak gibi gözüküyor. Adile Teyze'ye bağlamasının sebebi belli, iyice yaşlandı. Ciddi bir kaza atlattı, zar zor iyileşti ve yazmaya devam etti, hala yazıyor. Eski performansının çok uzağında olduğunu söyleyenler var, yazdığı yeni şeylerin de pek güzel olduğunu söyleyenler var. Sadece şunu söyleyeceğim, bu adam bu yaşında yazmaya devam ediyorsa, okutmaya devam ediyorsa daha yapacağı çok iş var demektir. Yeni bir seri beklememek lazım, adam bir şiirden koca bir saga yarattı, yeter. Öyküden ve romandan yürümeye devam ediyor. İkisinin yazım aşamasını kıyaslıyor ve öykünün yazımının daha zor olduğunu söylüyor. Öykü bir esin anında fikir olarak belirebilir, hatta nasıl başlayıp nasıl biteceği bir anda şekillenebilir ama roman öyle değildir, tekrar tekrar denenen, yazılan bir şeydir. King, öykülerin hikâyesini anlatırken bu durum daha iyi anlaşılıyor.

Öyküler ısırabilir, uyarı bu yönde. Uyumadan önce kapının neden aralık olduğunu düşündüren türden öyküler bu huzursuzluğu yaratıyor King. Kısaca şu: Kapıya asılı gömleğinizin bir an için bir varlığın üzerinde olduğunu, yatağınızın altında bir varlığın nefes alıp verdiğini, dolabın kapağının yavaş yavaş aralandığını düşünenlerdenseniz bu kitap uykuyu getirmek için iyi bir tercih değil. Küçük korkuların sürekli huzursuz ettiği ruhlar için çok sıkıntılı bir kitap.
Mile 81: Yılın belli zamanlarında kullanılan bir yol üzerinde terk edilmiş sosyal bir tesis var, Peter adlı çocuğumuz burayı keşfe geliyor ve uykuya dalıyor. Peter ve abisi arasındaki ilişki birkaç sayfa boyunca anlatılıyor, işler acayipleşmeden önce normal dünyaya bir pencere açıyor King, böylece yabancılaşma ve korku hissi artacak.

Buick 8, Christine, içine ecinni girmiş pres makinesi, maymun oyuncağı, King'in tipik mahluğu yine ortada ama bu kez uzaydan geliyor. Uzaylılar pek çok King eserinde ortaya çıkar, burada araba biçiminde beliriyor. Clive Barker'ın Rawhead Rex'iyle paralel bir çizgide ilerliyor öykü; yabancı bir varlığın bir anda peydah olması ve önüne geleni yemesi.

Oradan geçen bir kadın, satın aldığı atıyla birlikte yolculuk ederken camları çamurla kaplı, kapısı aralık bir araç görüyor ve kenara park edip aracın yanına gidiyor. Araba, kendisine dokunanı çatır çutur yemeye başlıyor. Önce bu kadın, sonra başka bir araçla seyahat eden ailenin babası, sonra oraya gelen bir polis memuru teker teker yem oluyorlar. Sonunda Peter uyanıyor, aracın yanına gidiyor ve çocuk aklıyla inandığı şekilde araçla savaşıyor, yanında taşıdığı mercekle arabanın bir noktasına güneş ışınlarını yoğunlaştırıyor ve araç geldiği yere dönüyor. "Pete'in aklına dünyayı saran atmosferin üstündeki soğuk karanlık geldi; o sonsuz boşluk içinde kim bilir neler yaşıyor ve pusuda bekliyordu." (s. 65)

Öyküdeki karakterlerden biri, aracı gördüğü zaman Christine'i hatırlıyor. Güzel bir gönderme, kendine referans.

Premium Harmony: King'e göre Lovecraft okurken Lovecraft gibi yazılır, Carver okurken Carver gibi. Öykü Carver'a ithaf edilmiş, King'in biraz geç keşfedip çok sevdiği bir yazar, bizde şiir ve öyküleri Can'dan çıkıyor, şiirlerinin çevirmeni Cevat Çapan. Neyse, King için Carver: "Evet, adam sarhoşun tekiydi ama kocaman bir yüreği vardı." (s. 68)

Kısacık bir öykü: Yıllanmış evliliklerinin durgunluğunu kıramayan bir çift, bir köpek, seyahat esnasında mola verirler ve kadın tesise girer. Bir an sonra arabanın yanına biri gelir, adama karısının düştüğünü ve hareket etmediğini söyler. Kadın ölür, civardaki insanlar adama acır, adam ne olduğunu anlar ama körelmiş duygularıyla pek bir şeyin farkına varmaz. Aslında kimse varmaz. Su içmek gibi bir şeydir ölüm, nefes almak gibi. Hayatın doğal bir süreci. O kadar.

Batman ve Robin Tartışıyorlar: Bu öykünün bir kısmını anlayabiliriz, bizi ısıracak olan kısmı değil. Minibüs terörünü düşünün, şoför aşağı indi ve elinde sopayla küfrederek geliyor. Süper. Dayak yiyeceğiz. Yanımızda babamız var, aklı gidip geliyor. Adamı haftada bir kez huzurevinde ziyaret ediyoruz, eski günleri anıyoruz falan. Sonra biz dayak yerken baba arabadan çıkıyor, şoförün gırtlağına bıçağı geçiriveriyor. Minik oğlunun dayak yediğini izleyecek değil ya.

Olabilir, bu ihtimal King'in sanatını dehşet verici kılıyor.

Kum Tepesi: Yaşlı bir yargıç, ölümü yakın. Avukatını çağırıyor ve vasiyetnamesini yazdırıyor, bu arada yıllardan beri yaşadığı bir olayı anlatıyor. Evinin yakınındaki bir adada, kum tepesinin üzerinde isimler beliriyor ve beliren isimler kısa bir süre sonra ölüyor. Yargıç, son bir isim gördüğünü ve ondan sonra söylüyor. Avukata göre bu isim yargıcın ismi ama gerçek bambaşka. Anladınız.

Kötü Çocuk: "Başaramayacaksın," diyen ses her zaman orada, beyni bir yerinden kemiriyor. Her zaman. Kaygılardan kurtulamayan insanın kabusu. Başka bir hayatı muhteşem bir şekilde yaşamakta insanların üstüne yok, neyi başarıp başaramayacağınızı söylerler, kendilerinden oldukça eminler. Bu kötü çocuk, toplumun sesi olarak değerlendirilebilir ama öyküdeki mevzu biraz daha korkunç. Bir adama musallat olan şişko, kötü bir çocuk var ve her kritik anda ortaya çıkıp adamın hayatını mahvediyor. Adamın arkadaşları birer birer ölürken delirmemek işten değil, adam da delirip çocuğa kurşun yağdırıyor. Tabii ki çocuk bir başka çocuk, o değil. Avukat, idam edilen müvekkilinin hikâyesine inanmasa da arabasına binmek üzereyken çocuğun şapkasını ön koltukta gördüğü zaman inanacak. Lanet artık bir başkasının üzerinde.

Öbür Dünya: Nispeten zayıf bir öykü, ölümden sonrası için bir ihtimal. Hayatınızı yeniden yaşarsınız, hiçbir şeyi hatırlamadan. Tek bir pişmanlığı tekrar yaşamamak için akılda tutulması gereken ince bir ayrıntı acaba hatırlanabilir mi?

Ur: Kindle için yazılan bir öykü, 11/22/63 havasında. Kindle aldınız ve olası tüm evrenlere ulaşabildiğinizi gördünüz, gelecekteki evrenler dahil. Çok sevdiğiniz bir insanın ölümünü engellemeye çalışır mıydınız? Anlatıcı bunu başarıyor ve paralel evrenler polisine yakalanıyor, yırtıyor bir şekilde. Kabaca olay bu.

Kötü Hissetmek: Saki'nin Lady Anne Susuyor öyküsü, biraz daha günümüz versiyonu. Hasta karısının iyileşmesini bekleyen, kadının moralini yüksek tutmaya çalışan adam, üst kattan gelen kötü kokudan şikayet eden apartman sakinleriyle birlikte aynı kaygıyı taşır; evde ölü fareler mi var? Komşuların şüpheleri yön değiştirir, adam evine kimsenin girmesini istemez. Yine anladınız. Birini yeterince seversek ölmemesini sağlayamayız ama o kişinin yaşamayacağı anlamına gelmez bu.

Bir adet post-apokaliptik öykü, bir adet polisiye öykü, birkaç garip öykü daha. Belki eski öykülerini aratıyor ama King hala çok iyi.
Yanıtla
5
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ufacık Bir Peygamber
"Son olarak ve en garibi de bu olacak, uzun yıllar önce bu kitabı yazmaya başlamış olan -sürekli yolunu şaşıran, şüpheye düşen, kendinden tiksinen, utanan ve yapmak istediklerinin peşinden gitmeyi reddeden o genç adama teşekkür etmek istiyorum. Sana bunu bir daha yapmayacağıma söz veriyorum." (s. 9)
Onca kahve olmadan metnin bitemeyeceği aşikar, kahvecilerden sıklıkla bahsedilmesi ve anlatıcının kahve dükkanında çalışmasıyla bu kutsal içeceğe hakkı veriliyor. Kupamı bu güzel gönüllü, aklı beş karış havada olan adama kaldırıyorum. Kaldırdım. Peygamberimizin on numara kahvesini de hatırlatıyorum, müritleri çeken önemli bir etken. İyi kahve olmadan iyi bir din olamaz.

"Hakikate giden tek yol küfürden geçer." Epigraf bu, küfürden kastın blasphemy denen nane olduğu bariz. Söylenenden farklı türlü düşünmek. Jesus Christ Superstar'ı hatırlıyorum, Yahuda'nın derdi insanlarını korumak mıydı neydi? İsa'nın çok ileri gittiğini söylüyordu, oysa İsa güzel ahlakı savunurken ne kadar da süper bir insandı. Mesih muhabbetlerine girmeye başlayınca bozdu, etrafındakiler için tehlike arz etmeye başladı ve çevresindeki çatlak sesler çoğaldı, en sonunda gammazlandı falan. Belki Yahuda'nın yolu yoldu, binlerce insanın hayatı Yahuda sayesinde kurtuldu. Adam hain olarak anılma pahasına doğru bildiği şeyi yaptı. Bu bir fikir, öbür tarafta adamın cukkaladığı para var. Dünyanın en meşhur hainidir, Romalılara avuç açarken tarihin en büyük satışını gerçekleştirmiştir.
İsa'nın sözlerinin çarpıtılması, kalınından mitik perdenin gerçekleri örtmesi, hepsi söylendi, filmlerde ve kitaplarda. Bu metinin özünü oluşturan mevzu temelde budur. Cüce peygamber Booker, şanına yaraşacak bir dönüşüm geçirir ve yolculuğu esnasında aydınlanır, kahramanın sonsuz yolculuğunda bir peygambere dönüşür ve kilisesini kurarak Dağdaki Vaaz'ın bir benzerini süt kasalarının üzerine çıkarak verir. Ne vaaz!

İlk bölümde Booker'ın sonu anlatılır, Irak'taki savaşı bitirmek için Ortadoğu'ya gider ve kafası kesilerek öldürülür. "Cüce'yi öldürün!" Bazen insanın makinelere benzemesini çok isterim, Asimov'un kanunları On Emir olarak insanlara yüklenebilirdi. O noktada da makineleri yönetmeye çalışan bir güç ortaya çıkar mutlaka, seyreyle cümbüşü. İktidar hırsı güzel olan her şeyi bozuyor. Neyse, devam eden bölümlerde Bartholomew Flynn nam anlatıcının ilk mürit olma hikâyesini okuruz. Flynn, üniversitede İngiliz Edebiyatı -karakterlerden birine göre kahve bölümü- okur ve mezun olduktan sonra ne yapacağını bilemeyerek kahvecide çalışmaya başlar. Her yere bisikletiyle gider, iki tekerin özgürleştirici etkisi Booker'la tanışmasını sağlar. Bisikleti garip bir kilisenin önünde bozulunca yardım istemek üzere içeri girer ve Booker oradadır; geleceğin dev adamı. Duvarlardaki yazılar dikkat çekicidir, Bush'un ne kadar tırt bir adam olduğuna dair bir şeyler karalanmıştır mesela, buna benzer mevzular her yerdedir.

Booker, Darwin'den girip İsa'dan çıkar ve aslında din için yapılan işlerin ne kadar dinden uzak, daha doğrusu dini oluşturan temel fikirlerden ayrık olduğunu anlatır, temelde. "Hristiyanların büyük çoğunluğunun aslında hiç mi hiç Hristiyan olmadığı gerçeğinden bahsediyorum. Yani, İsa kapitalist miydi? Tanrım hayır! Tarih sayfalarında daha büyük beleşçi yoktur." (s. 34) Hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum, birinde önce yoksulluğu yücelten, sonra zenginliği göklerde bir yere çıkartan Hristiyanlık yorumundan bahsedilir, metnin son halinden itibaren aslında insanın değiştiği, metnin aynı kaldığı söylenir. "Kitabına uydurmak" deyimi herhalde daha yerinde kullanılamaz. "Tek ihtiyacın olan sağduyudur," der Booker, neyin gerçek neyin saçmalık olduğunu anlamak için kutsal kitapları okumuş olmak, hayatı gerçeği bulmak uğruna harcamak gerekmez.

"Fikir Booker'ı bir fanzine dönüştürmekti: Yazıp çizilecek, kesip yapıştırılacak, zımbalanacak ve sayfaları sıraya sokulacak bir fanzine ama en önemlisi bir fanzine." (s. 40)

İlk Vaaz bittikten sonra Flynn bisikletini Mekke'ye -kafenin adı, haha!" sürer. Ta taa, bu metnin özü fanzindir, kolajdır. Anlatım tekniği yeni değil, bizde de Ahmet Sipahioğlu'nun bu türde çok başarılı metinleri vardır mesela ama kutsal bir kitabın yazılışında kolaj gerçekten ilginç bir tercih ve cuk oturuyor. Görsel zenginlik harflerin taşıdığından çok daha fazla anlam taşıyor, sağduyu ve sezgi sayesinde anlayabilirsiniz. Anlayamazsanız yeterli miktarda kahve içmemişsiniz demektir, adamakıllı için şunu.

Flynn fanzini çıkartır ve önce küçük çapta, sonra hayal bile edemeyeceği ölçüde meşhur olur, tabii çok naif bir kardeşimiz olduğu için kandırılır, eseri elinden alınır, sevdiği kız Booker'la sevişir, bilmem ne. İşin bu boyutu, 22 yaşında bir gencin yaptığı muhteşem hataları içerir ve oldukça keyiflidir. Bir yerde David Bowie'nin tarz değiştirip hâlâ güzel müzik yapabilmesinden bahseder ki kitabı okumadan birkaç gün önce konserine gittiğim Steven Wilson birebir aynı şeyleri söylemişti, dünya çok küçük. Aklın yolu bir? Sendromlardan bahsedilir, 30 yaş olsun, 27 yaş olsun, çeşit çeşit. Flynn komradımız kendini şöyle anlatıyor: "Eğer birisi yirmi ikinci yaş hakkında şarkılar söylemiş olsaydı bu Nick Drake, Kurt Cobain ya da Elliott Smith gibi depresif ve nihayetinde intihara meyilli bir tip olurdu." (s. 41) Bizde üniversitenin aşağı yukarı bu yaşta bittiği malum, sıkıntının farkında mısınız? Belki o yaşı çoktan geçtiniz ve hataları ipe bir bir dizdiniz, ziyade olsun. En azından bisiklet çetesinden dayak yemediniz, dansöz kıyafeti giymediniz, sevdiğiniz kız başkasıyla yatmadı. Umarım. Flynn için hayat beş kat daha zor.

Fanzinle birlikte Daha Yeni Ahit elden ele yayılır, müritlerin sayısı artar ve Oregon çapında gerçekleşen bombasyon işler bütün ülkeye yayılır. Çeşit çeşit olay.

Ezber bozan bir metin, ufuk açmak için okunur. Yazar Palahniuk'a teşekkür etmiş, adamın eli bir noktadan bu metne de değmiş, onun için de okunur.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şarkı Okuma Kitabı
Bülent Somay'ın seçtiği şarkılar şiirin alımlanıp pullanıp başka başka şiirlere, şarkılara kapı açması gibi farklı istikametleri hatırlatır. Kendi de bir yerde söyler; şarkıların sözleriyle şiir arasında küçücük gibi gözükse de koca bir dünyalık fark vardır: müzik. Cohen şarkı yazmaya başlamadan önce nispeten tanınmış bir şairdi ama şiirin yetmediği noktada singer/songwriter olarak anlattı derdini. Sözler kağıt üstünde kalmadı, müziğin sözleriyle işlendi ve anlam kendini çoğalttı. Somay'ın çok yerinde bir tespitini olduğu gibi alıyorum, Cohen'ın güzelliğinin yanısıra bizim edebiyat çetelerine ve müzik endüstrisine sağlam bir giydirme içerir: "Her alan kendi kurallarını, kendi 'raconunu', kendi yeniden üretim koşullarını oluşturur, artık 'dışarıdan' gelecek müdahalelere tahammül edilemez. Böylece bir yandan dev bir müzik sanayii oluşup müzisyenleri ve müzisyen adaylarını dev değirmen taşları gibi öğütmeye, ya yok etmeye ya da budayarak ortalamaya uydurmaya, sıradanlaştırmaya başlar; bir yandan da sanayileşebilecek kadar yaygın bir tüketici kitlesi olmayan şiir, kendine jüriler, yarışmalar, özel yayın organları ve ödüllerden kurulu seçkinci bir lonca sistemi üretir. Şiirle müzik arasında duruyorsanız, tercihiniz kırk katırla kırk satır arasındadır: Ya daha popüler olduğu için sanayileşmiş, kapitalistleşmiş olan müzik alanına girip 'serbest piyasa' koşullarına kurban gideceksiniz, ya da pre-kapitalist lonca sistemi içinde kalan şiirin alanına kapanıp, bir gün seçkinlerin kaymak tabakasının gözüne gireceğiniz anı bekleyeceksiniz." (s. 12) Leonard Cohen'ın ikisinden de uzak durduğunu belirten Somay, bu yüzden bir numaralı adamının Cohen olduğunu ekler. Cohen gerçekten de hiçbir klana dahil olmamıştır, anlamı sadece kendinden menkul bir şarkı gibi.

Somay için şarkıların bir açıklaması olmamalıdır, şarkı sadece kendisi için vardır. Bu kitabın meselesi, Bülent Somay'ın şarkıları nasıl "okuduğu", bu konuda Asimov'dan verdiği örnek de oldukça yerinde. Asimov, katıldığı bir konferansta eserlerini yorumlayan birine, yorumlarına katılmadığını belirtir ama adamın cevabı ibretliktir: En doğru yorumu eserlerin yazarının yapıp yapmayacağı muammadır. Şarkı, yazarının bile farklı zamanlarda farklı şekillerde yorumlayabileceği bir üründür, sabit bir anlama sahip değildir. Yine Somay'ın deyişiyle bir şarkının 15 yıl arayla dinlendiğinde taşıyacağı anlam bir olmayacaktır, alımlama her seferinde farklı bir biçimde gerçekleşecektir. Dolayısıyla incelenen şarkıların anlamı o ana aittir, bizim için de okuduğumuz ana. Klasikleri 10 yılda bir tekrar okumamız gerektiğini söylerler, aynı mantık. Bu kitabı beş yıl sonra okursanız farklı anlamlar çıkaracaksınız yani. Biz Somay'ın "o an" neler düşündüğüne bakalım.
Tufandan Sonra Ne Olacak?: Tufan, yeryüzünde ne kadar zındıklık varsa alıp götürmüştü. Peter Gabriel şarkının üç farklı versiyonunu yarattı ve her seferinde farklı bir arınma sundu. Somay, şarkının gerçekten küresel ısınmayı anlattığını da düşündüğünü belirtiyor ama metaforik olarak tufanın daha derin bir anlamı olduğunu ekliyor.

"Yön almanın anlamı ne/Bir taraf seçemiyoruz bile"

Somay, metaforun "1968 sonrası" dönemine atıfta bulunduğunu belirterek başlıyor. 47'liler'i, Bir Gün Tek Başına'yı falan okuyanlar için yabancı olmayan meseleler çıkıyor karşımıza. Devrimlerin en güzeline inandı insanlar ama o devrim çoktan satılmıştı. The Sopranos'ta söylenir, Dave Grohl Learn to Fly'da söyler, George Carlin gösterilerinde söyler. Sendikalar, hükümetler, kapitalist sistem devrimi bir güzel sindirmiş, devrimin ikonlarını kullanarak devrimcilerin çocuklarından dahi paraları cukkalamıştır. Somay'ın bu yenilgiye cevabı "ya o/ya bu" şeklinde bir çıkıştan ziyade, başkalarınca belirlenmiş yolların dışında bir üçüncü, dördüncü yol bulmanın gerekliliğidir.
Suzanne: Suzanne'in tuttuğu aynada çiçekler, çöpler, yosunlar ve sevgi peşinde çocuklar var. Kişiliğin parçaları diyebiliriz. Somay için Suzanne bir aynadır, kişiye kendini gösterir. Marx'tan Cohen'a benzer düşünceler aktarılagelir; insan kendini bir başka insanda tanır ve tanıdıkça aynayı tutana aşık olur. Tabii başka insanlara ayna olmayı öğrendikten sonra. Herkese ayna olmak söz konusu olduğu zaman insan içindeki Don Juan'ı derinlere gömmek istiyor ama onunla yüzleşmek belki de en iyisi, diyor Somay.
Niçin Şarkı Söylüyorum?: Pinochet demir yumruğunu indirdiği zaman Jara'nın parmaklarını kırdılar, sonra gitar delik deşik edildi, susturuldu. Gitar bir araçtı, insanın "iyi" yanını ortaya çıkaran, ruhu sağaltan, özgürlük şarkıları söyleten bir araç. Günlük hayatın sıradanlıklarını yaratmanın sihriyle çekilebilir hale getiriyoruz. Yok edemeyiz, ortadan kaldıramayız ama makul bir ölçüde katlanılır kılabiliriz. His ve akıl, basit bir araçla birleştirilebilir ve insanı yıldızlara çıkartabilir. Somay'ın gitarıyla ve Jara'yla kurduğu ilişki belli ki çok özel. Hatta dipnot olarak anlattığına göre el yapımı gitarı kırılıyor, Erkan Oğur tarafından tamir ediliyor ve ilk albümlerinin kaydında perdesiz hale getirilerek kullanılıyor. Ne kadar güzel.
Working Class Hero'da işçi sınıfının tanımı, yapabilecekleri ve şarkıdaki ironi ele alınıyor. Fragile'da pasifizmin işe yaramadığı anlatılıyor, gerçi 10 sene sonra eklediğine göre Somay, tetiği çekmek yerine vurulmayı tercih edermiş. Famous Blue Raincoat kitabın en ilginç bölümü olabilir, Freud üzerinden kadın-erkek ilişkileri, iktidar kavramıyla birlikte ele alınıyor ve kıskançlığın kaynakları irdeleniyor.

Düşündüklerimiz üzerinden şarkıları yorumladık, şarkılar bizi farklı yerlere götürdü ve aklımızı allak bullak etti, bu kez onlar tarafından değiştirilmeye müsamaha gösterdik, şarkılar başka şarkılara yol gösterdi, şiirlere çıkan yollardan tekrar şarkılara döndük, metinlerarasılık bir fırtına gibi esti, hemhal olabilmek için elimize gitar aldık, seslerle sözleri birbirine kattık, bitmeyen bir yolculukta seyreder dururuz. Mozaik'in has adamı Somay, seslerle olduğu kadar sözlerle de başarılı bir şekilde oynuyor ve şarkıları kendince okuyor, başka anlamların da görülebileceğini anlatıyor.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yıldız Gemisi Askerleri
Üç mesele: Askeri disiplin, savaş ve bütün bir ırkı savaşçı yapan tarihi olaylar. Kahramanımız Rico, askere gideceğini söylediği zaman babasının tepkisi oldukça sert; savaşanlar zaten varken aile serveti bırakılıp gidilmez. Bir yıl sonra manzara şu: Buenos Aires böcekler tarafından istila edilmiş, Rico'nun annesi ölmüş ve baba askere katılmış, baba-oğul uzayda karşılaşıyorlar. Bir süre sonra da şu: Rico'nun kendi birliği var, babası müfreze çavuşu. O anti-militarist adam, emir-komuta zincirinin müstesna bir parçasına dönüştü. Bunun sebebi ne? Dünya nasıl böyle bir yer haline dönüştü ya da bu olması gereken, hayali kurulan bir ütopya mı?
Heinlein, klasik BK'nin üç atlısından biri. Askeri geçmişini kitaba şöyle bir sıvayıvermiş, düşünülecek pek çok mevzu çıkarmış ortaya. Zaten mesele yaratabildiği için iyi yazardır, uzay gemilerini çakıştırıp kofti heyecan yaratsa Marslı gibi dandik bir kitap çıkardı ortaya. Heinlein öyle değildir, gayet başarılıdır.

Öncelikle şunu söyleyeceğim ki askerliğini yapmamış arkadaşlar, metnin içerdiği bağlılığı ve psikolojik şiddeti nispeten deneyimleyemedikleri için alımlamada biraz güdük kalacaklardır, devrelerim ise bütün o saçmalıkları tekrar yaşayacaktır, hatta rüyanızda başçavuşunuzdan tokat bile yiyebilirsiniz. Askerlik, kuralları açısından değişime oldukça kapalı, mantığı her yerde aynı olan evrensel bir meslek. Uygulamada çeşitlilik var, biz zorunlu olarak gidiyoruz ama adamlarda bu iş şart değil gibi gözüküyor. Gözükmeyen kısımda diğer maddeler devreye giriyor, ben askeri disiplin maddesini açacağım şimdi. Metnin yarıya yakını bu evreden bahsettiği için bir iki şey söylemek lazım.

Öncelikle askerliğin insanın kendi ahmaklığından doğduğunu söylemeliyim. Saldırı veya savunma, başka bir insanı öldürmek için eğitim alıyorsunuz, temelinde askerlik budur. İnsanın doyumluluğu diye bir şey olmadığı için komşunun çimleri bize her zaman daha yeşil görünür, bu yüzden komşu bahçesini çitle örer veya köpek alır. Aptallıkta bir numarayız ve bunun sebebi soyutlama yapabilen tek canlı türü olmamız değil. Askerlik hak verilemeyen fakat anlaşılabilen bir ahmaklıktır.

Kitapta askerlik gönüllülük esasına dayandığı için profesyoneller olabildiğince caydırıcıdır, aklı bir karış havada olan adamları elerler ve geriye kalanları eğitirler. Bizde böyle değildir, bir yıl veya beş ay boyunca aynı adamları eğitmek zorundasınız, bu yüzden komutanların yetmediği noktalarda diğer askerler devreye girer ve ergen/akran despotizmi denen nane devreye girer. 30 yaşında adamın ağladığını gördüm ben, yorganını düzgün katlamadığı için 20 yaşındaki çavuştan azar yemişti. Neyse, mesele askerliği kıyaslamak değil. Saatler boyunca çok zor şartlarda -kışın soğuktan donarken veya yazın güneşin alnında yanarken- eğitim alırsınız, saatlerce silah talimi, selam dur, bilmem ne yap alıştırması yaparsınız. Çok düşünmüşümdür nedenini, bunca işkence neden? Neden bir saat selamlama eğitiminden sonra dinlenmiyoruz da dört saat boyunca o cehennem sıcağında durmadan hep aynı hareketleri yapıyoruz, neden ulan? Anladım sonra, kitabı okumadan çok önce anladım. Sizden bir mantığı kavramanız isteniyor, askerliğin mantığı. Emre itaati öğrenmeden önce insanların aptal olduğunu öğrenirsiniz, onca eğitimden sonra yapması gerekeni hala öğrenemeyen insanlar vardır ve onlar yüzünden yanarsınız, yerlerde sürünürsünüz, pislik içinde kilometrelerce koşarsınız. Bu heriflerin yapmaları gereken şey çok basittir aslında, hızlıca sıraya geçmeleri gerekir, marşı yüksek sesle söylemeleri gerekir, "Beş say çök!" komutunda 245'ten sonra ne söyleyeceklerini bilmeleri gerekir ama hayır, yapamazlar. Bunu yapamayan adamların cephede çevreleri için de zayiata sebep olacakları düşünülür ve bunlar yüzündendir bütün o sıkıntılar. Bir tane ebleh varsa bir bölükte, o bölüğün tamamı ebleh kabul edilir ve ona göre eğitim uygulanır. Full Metal Jacket'ı izlemişsinizdir.

"Bütün erlerde, olan bitenin katıksız alçaklık, hesaplı sadizm ve diğerlerine eziyet eden akılsız moronların zalimane zevklerinden ibaret olduğuna dair sarsılmaz bir düşünce vardı." (s. 71)

Psikolojik olarak da eğitilirsiniz, bütün o zalimliğin sebebi budur. Küfür yersiniz, ördek yürüyüşü -lanet bir şeydir- yaparsınız, bir sürü şey. Üstlerinizin beyinsizliğiyle bu eğitim arasında çok ince bir sınır vardır, bu sınır silikleştiği zaman kalbiniz kırılır, her şey bir oyun olmaktan çıkar ve işte o an askerlik hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Oysa bunun da ötesi vardır, gerçek bir tehlike durumunda bu kızgınlık bile işe yarayabilir. Sadece savaş halinde.

"Acemi birliği gerektiğinden daha zalim ve katı mıydı?
Tek cevabım şu: Yapacağım bir sonraki muharebe atlayışında, kanatlarda Currie Kampı'ndan mezun olmuş adamların ya da onların Sibiryalı muadillerinin olmasını istiyorum. Aksi takdirde kapsüle girmeyi reddedeceğim." (s. 73)

Çavuş Zim adlı şahsın dediği bir şey var: Askerler şiddeti besler, daha yaşlı ve akıllı kafalar da kontrolü. Askerlerin beslediği şiddet ötekine değildir sadece, kendi üyelerine de uygularlar. Kırbaçlama cezası, ölüm cezası, suçlu olan cezasını çeker.

Peki bütün bu eğitim, askerlik ne için? Adamımız Rico, arkadaşı Carl'la birlikte orduya yazılmak ister, aşık olduğu kız da orduya yazılacağı için. Babasına karşı çıkar ve gerçekten de yazılır, eğitimini alır, uzay üslerine doğru yolculuğa çıkar. Piyadedir, bizdeki özel timin muadili bir sınıf. Özel kıyafetleriyle savaşırlar, kapsüller içinde gemiden fırlatılırlar ve sakat kalmazlarsa, ölmezlerse böcekler tarafından yok edilmemeye çalışırlar. Böcekler Terra için büyük tehlikedir, yıkıcı saldırılar düzenlerler ve gezegenleri kolonileştirmek için uğraşırlar. Rico kardeşimiz iyi bir askerdir, komutanlarının komuta yetkinliği konusunda attığı şamarlardan ders çıkarır, hiçbir zaman vazgeçmez ve subaylık okuluna da bu motivasyonla girer. Son operasyonunu başarıyla tamamlar, yaralanır ve kendi birliğinin başına geçer, metin böylece sonlanır. Büyük bir macera yok, en azından tipik kreşendoyla sonuçlanan cinsten yok. Bu açıdan da tuttum ben romanı, bütün dikkat aksiyon sahnelerinde toplanmıyor, adamın anlatmak istediği başka şeyler var.

Üçüncü madde Heinlein'ın foşik olarak suçlanmasını mazur kılar mı bilmem ama adam kendi yönetim biçimini oluşturmuş, saygı duyulası bir olay.

Ordu ve Donanma şeklinde iki askeri oluşum var ve Donanma daha çok iş yaptığını düşünüp böbürleniyor, oysa bu ikisinin işbirliği kaçınılmaz ve birbirlerini pek sevmeseler de birlikte çalışmak zorundalar. En üst tabakadan başlayıp aşağılara inen bu yin-yang mevzusu, toplumun ahlaki temellerinden doğan bir çıkmazın sonucu. Yirminci yüzyılın demokrasileri bir bir pörtlemiş, Rus-Anglo-Amerikan İttifakı ve Çin Hegemonyası arasındaki savaş dünya nüfusunu iyice azaltmış ve ideal yönetim şeklinin oluşması için zemin hazırlamış. İskoçya'da yaşanan ilk olayla düzenin temeli atılmış, vandallıklara karşı çıkan iki gazi, birkaç kelleyi koparmış ve yerel polisliği üstlenmişler. Sonra bu sistem büyümüş ve dünyanın her yerine yayılmış. İzlenen yol güzel; nüfus kontrolü olarak savaş ve tek bir hegemonya. Sonrasında sadece askerlik hizmetini yerine getirenlere vatandaşlık/oy verme hakkı verilmesi de işin tuzu biberi olmuş. Peki neden böyle bir sistem var? Sebepler birbirine bağlı. Rico'nun Albay Dubois adlı bir hocası var lisede, adam askerliğin ve düzenin temel mantığının tohumlarını o yaşlarda çocukların zihnine atmış. Dubois, her şey çökmeden önce gençlerin şiddet eylemleri arttığında toplumun onları kazanmak için rehabilitasyon merkezleri vs. kurduğunu, bu yüzden yetersiz uygulamalarla her şeyin daha kötüye gitmesine sebep olduğunu söylüyor ve köpek eğitimiyle eş tutuyor mevzuyu. Tamamen askeri bir mantık, davranışçı psikolojinin göklere çıkarıldığı bir fikir. Telkin yoluyla köpeğin halıya işememesini sağlayamazsınız, onun anladığı dilden konuşmanız gerekir; kötekle. Kısasa kısas, herkese anladığı dil. Ahlâk, diyor Dubois, insanın hayatta kalma çabasından ibarettir ve bu çaba en kutsal çabadır. Hayatta kalmanın yüceliğini daha iyi hissetmek isteyen varsa askere gidiyor zaten, birey olmayı ve sonrasında takımın bir parçası haline gelmeyi öğreniyor, bunlar hayatta kalmak için şart. Organize yaşamı ve savaşı anlayan insan, ahlâklı hale geliyor ve oy verme hakkı kazanıyor, vatandaşlığa kabul ediliyor. Ergenlik ayininin daha karmaşık bir hali diyebiliriz buna, topluluğa kabul edilmek isteyenler kaplan vs. öldürür ya da doğada bir hafta canlı kalmaya çalışır, onun gibi. Bu iş Spartalılarda da var, Afrika kabilelerinde de var, hatta bizde de var. Ad koymak eski bir adettir ve çok önemlidir aslında, kişinin varlığını betimleyen ve tamamlayan en önemli öğelerden biridir. "Yiğidim, adını bağışlar mısın?" dendiğinde olay ad söylemekten çok öte bir şeydir, bir sır vermek gibidir aslında. Boğaç Han'ın ad konmasını hatırlayın, ulular belirler adları. Neyse, işin toplumsal boyutunda Heinlein, eski uygarlıkların -şimdi de kimi topluluklarda tahminimce devam ediyordur- ritüellerinden yepyeni bir uygarlık yaratmış, hayırlı olsun.

Özet geççiler için: Ahlak hayatta kalma çabasıdır. Hayatta kalma çabası askere gitmek ve orada takımla birlikte savaşmaktır. Bu deneyimi yaşayanlar sisteme iyi entegre olur, zira fedakarlığın, ölümün ve yaşamın ne olduğunu anlamışlardır.

Bir iki detay. Böceklerin komünal yapısı, bireysel mücadeleyle darmaduman edilebilir. Mesajı kes. Bilim adamlarının yöneteceği bir toplum manipüle edilebilir. Olağanüstü şartlar olağanüstü yönetimler doğurur. Savaşlar olmadığı müddetçe böyle ütopik/distopik mevzulara gerek kalmaz, savaş olursa Heinlein'ın yarattığı sistem iyi bir alternatiftir. Eğer yayılmacı bir politika izliyorsanız, başka yaşam formları umrunuzda değilse katledicilerin rüyasıdır bu. Kitap oldukça iyi.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Seni İçime Gömdüm
Tomris Uyar çevirisi. "Tan ağarırken ölmüştü kız." (s. 5)

Ölen kızın eşi, tabuta koyduğu karısını kasabaya götürüp kilise mezarlığına gömmeye çalışacak, bütün yapacağı şey bu kadar. İki problem var; kasaba çok uzakta ve etrafta kimse yok, adam karısını tabutun içinde günlerce taşımak zorunda. İkinci problem de kadının kızılderili olması ve zamanında adamın kız için abisi dahil bütün kasabaya sırt çevirmesi. Kızılderililerin şu tutumları fitili ateşliyor bir kere: "Tahtalara çivilenen, kafasına kaktüs sokulmasına engel olamayan bir tanrıya neden yakaracağız, diye sormuşlardı." (s. 16) Hristiyanlık yayılırken yayıldığı yeri de tarumar etmiştir, semavi dinlerin genlerine işlenmiş bir kod gibidir bu, bildiğimiz şeyler. Böyle bir toplumsal açmaz varken adamımızın isteğini yerine getirmesi pek kolay olmayacak ama elinden geleni yapmak istiyor, karısını çok seviyor çünkü. "Karısıyla paylaştıkları şu birkaç eşyayı elden çıkarmamak için var gücüyle çalışmalıydı, ne gerekirse yapmalıydı." (s. 24) Adam çok yoksul olmasına rağmen çiftliğindeki birkaç hayvanı kaybetmek uğruna günlerce sürecek bir yolculuğa çıkmak için hazırlanıyor ve sırtta tabut, düşüyor yollara.

Olay Meksika civarında yaşanıyor, deli sıcak var. Adamımız o dağ senin, bu tepe benim, yürüyor da yürüyor. Aç kalıyor, öldürdüğü tavşanın sıtma mikrobu taşımasına aldırmadan iyice kızartıp lüpletiyor. Sonradan fişek olarak çekecek acısını ama güç toplaması lazım, yapacak bir şey yok. Karısını gömdükten sonra deniz kenarını düşlüyor, Guaymas'ı. Orada para kazanmak kolay, Amerikalılar para saçacak yer arıyor ve sömürgeleşmekten bir hal olmuş Latin Amerika'nın insanları için daha iyi şartlarda kölelik, özgürlüğün engelleyemediği yokluğun tek çaresi. Tabii kızın anıları da var, yitirilmiş bir aşkın günden güne ağırlaşan yükü. Adamımız belki çok okumamıştır ama kitaplardaki gibi bir aşkı yaşadığını sezer ve yattığı tabutta her an çürümekte olan sevdiğini anar. Basit bir dille anlatılır zaten her şey, anlatıcı son derece yalındır, doğanın kalbinde yaşayan insanlar gibi.

Bir sabah uyanır, tabut yerinde yoktur. Etrafa bakınır, iki zırtapozun tabutu uzaklaştırdığını ve açmaya çalıştığını görür. Müdahale ederken adamlardan biri silahını çeker, bizimkini omzundan vurur. Tabutun içinde gümüş olduğunu sanırlar ama görürler ki adamın karısının cesedi vardır, boş yere vurmuşlardır bizimkini. İki kanun kaçağı, askerlere yakalanmadan deniz kıyısına ulaşmayı hedeflerler ve bizimkini öldürmeden oradan ayrılırlar. Adamımız tabutla birlikte kasabaya girdiği esnada ölmek üzeredir, abisinin evine gelir ve bir de ondan zılgıt yer. Üstelik peder, kızın kiliseye gömülmesine engel olur. Adamımız tabutu bırakarak Guaymas'a gitmeyi düşünür, kızı daha fazla sevmekten korkmaktadır. Kasabalılar durumdan işkillenir, adamı da kızılderili kız aldığı için sevmezler zaten, cinayet işlediğini düşünürler. Bizimki evine geri dönecekken iki zırtapoz tekrar ortaya çıkar ve bizimkiyle abisini esir alırlar, evdeki hayvanları ve varsa parayı vs. yürütmek isterler. Yolda birkaç askerle karşılaşırlar, iki zırtapoz çat çat indirirler bunları.

Zırtapozlardan biri öğretmen çıkar, işin ilginç yanı bu. Bu adam dağa çıkmadan önce öğrencisinin bir asker tarafından tecavüz edilmesine tanık olur ve askerin kellesini uçurur, o günden beri de kaçak göçek yaşamaktadır. Devlet terörü tam gaz devam etmektedir, gücü yeten yetene sistemi işlerliğini korumaktadır. Falandır.

En sonunda büyük bir çatışma çıkar, bizim zırtapozlardan biri vurulur, askerler yaklaşmaktadır. Öğretmen olan eşkıya kaçsın diye bizim adam büyük bir fedakarlık örneği gösterir ve karısının cesedini uçurumdan aşağı atar, askerlere de eşkıyanın düştüğünü falan haykırır. Eşkıya kirişi kırar, roman da böylece biter. Seni içime gömdüm, der Kabrero, bizim eleman.

Bu kitap neden güzel? Vahşi doğada insan davranışlarını olduğu gibi verir, bir laboratuvar ortamı yaratır ve okuru davranış gözlemcisi yapar, bu bir. Toplum-birey çatışmasını birçok açıdan -dil, ırk, din- ele alır, bu iki. Aşkın tezahürlerinden birini olabildiğince gerçek bir şekilde, en absürt koşullarda bile işlemeyi başarır, bu üç.

Mis gibi, tavsiye ediyorum. Ettim.
Yanıtla
8
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mezbaha 5
Zamanın nadir kitaplarından. April güzel bir çeviriyle bastı, büyük bir amme hizmeti yapıldı, çok teşekkür.
Vonnegut'ın adını hatırlayamadığım bir kitabında, galiba anı kitabıydı, Böll ve Vonnegut otobüste sohbet ederlerken o an donduruluyor. Almanya gezisi, savaşın tozu dumanında hayal gibi geçen günleri tekrar yaşanıyor, bu kez tamamen bilinçli bir şekilde. Fotoğrafta ikisi de gülüyor. Acılarını canlandırıp bu kez onlardan kurtulacakları ümidiyle gülüyorlar diye düşünmek istiyor insan, öyle değil. Askerlikten yırtmak için kendi bacağına sıkanların barut yanığından yakayı ele vermemek için namluyla bacak arasına somun ekmek koymaları üzerine bir muhabbet. Savaşın saçmalıklarından, travmalarından sadece biri. Askerlikte dahi milyon tane saçmalığı mantığa bürümeye çalışan zavallı beynimize büyük bir yük; bombalar, kan, kopuk uzuvlar, ölüler. Koca bir neslin akıl hastalıklarının türemesi için çok uygun bir konak olduğunu düşünmemek mümkün değil.

Vonnegut, olayların gerçekten yaşandığını -Tralfamador adlı hayali gezegende geçen bölümler için de aynı açıklamanın geçerli olabileceğini düşünüyorum- söylüyor, en azından çoğunun. İsimler değiştirilmiş olsa da napalm vasıtasıyla yüz bin küsur insanın öldürüldüğü Dresden değiştirilemiyor, değiştirilme ihtimaline karşı sesini çıkaracak herkes kemiklerine dek yanmış olsa da. Anlatı, savaşın anlamsızlığını Dresden'in kavrulmuş yüzeyinin çok altında, rehin alınan müttefik ülkelerin askerleriyle birlikte noktalamıyor belki ama koca bir ünlemle, ünlemelerin en kocasıyla, sonsuz kin ve öfkeyle birlikte ele alıyor. İnsanlık suçuna karşı insanlık suçu: Almanya'nın ipi çekilmiş durumda, tam gaz gelen Ruslara karşı bir gözdağı verilecek. O zaman yangın bombaları iş görecektir, zira bombalar üretilmiştir ve Tanrı israfı sevmez, üretilen şey kullanılmalıdır. Şehir İngiltere ve ABD tarafından bombalanır, çıkan yangın oksijeni öyle bir sömürür ki şehrin öbür ucunda korkuyla sokaklara, açık havaya çıkan insanlar oksijensizlikten boğularak ölür.
Bombalanma esnasında saklanan askerlerin arasına gizlenmiş bir de Vonnegut görürüz, kendisi hikâyenin esas adamı Billy Pilgrim'le birlikte oradan oraya sürüklenir ve üstünden kanlar damlayan etlerin çengellere asıldığı mezbahada, bombaların devlerin ayak sesleri olarak oradan oraya gezindiği toprağın altında aklını kaçırmamaya çalışır. Savaş biter, Vonnegut memleketine döner ve Dresden hakkında bir kitap yazmaya çalışır. Metni kolayca tamamlayabileceğini düşünür ama süreç yıllara yayılır, yazmak hala zordur. Sanıyorum ki Vonnegut kitabı tamamladığı zaman bile bir şeylerin eksik olduğunu düşünmüştür, o günleri/yaşamı çepeçevre kuşatacak bir anlatının hiçbir zaman yazılamayacağını düşünmüştür. Lukács hesabı. Sonuçta ortaya çıkan malzeme bu. Olabileceklerin en iyisi. Malzeme toparlanırken yaşam devam etti, Vonnegut da. Evlendi, çocukları oldu. "Artık hepsi büyüdü ve ben, hatıraları ve Pall Mall sigaralarıyla baş başa bir moruğum. Adım, Yan Yansın. Memleketim Wiconsin. Çalışırım kerestecide." (s. 18) So it goes, falan filan.

"Eheu, fugaces labuntur anni." Horatius demiş, Vonnegut almış. "Heyhat, akıp gitti yıllar."

"Kitap çok kısa ve karışık ve dağınık, Sam. Bir katliama dair aklı başında laf etmek mümkün değil çünkü." (s. 27)

Billy Pilgrim, savaş neslinin çoğu gibi 1920'lerde doğdu, optometri okulu mezunu. Savaşa gitmeden önce alık, kendi dünyasında yaşayan uzun bir adamdı. Bu terelelliliği savaşta başına iş açtı, gerçi hayatını kurtarmış da olabilir. Bilemeyiz. Savaştan sağ döndü ve muhtemelen bir beyin hasarı sonucu zaman mefhumu bir garipleşti, kişisel tarihi içinde oradan oraya savruldu ve bütün olayları birbirine bağladı. Aralarında yıllar olan mevzular, kişiler bir araya geldi ve seyyahımızın aklını ele geçirdi. Savaş sonrasında uzaylılar tarafından kaçırıldığını anlattı. Tralfamadorlular pek hoş yaşam formları değildi ve Pilgrim'le birlikte bir film yıldızını yaşam simülasyonuna oturttular. İnceleniyorlardı, BBG evi gibi düşünün. Tralar oldukça deterministti, Vonnegut'ın bir başka tezahürü. Savaşların daima olacağını ve engellenemeyeceğini, bunun her şey için geçerli olduğunu söylediler. Pek mühim bir olay değildi savaş. Varlıkla birlikte paket halinde geliyordu. "Falan filan" lafı onlara aittir, ölülerin arkasından söylenir.

Beri yandan adamımız, savaşta birliğini yitirir ve diğer dört kaçıkla birlikte kurtulmaya çalışır ama Almanlar tarafından ele geçirilirler. İkisi vurulur, üçü kalır. İngilizlerin yaşadığı bir kampa getirilirler, İngilizler bu adamları hiç sevmez ve onları yalıtırlar. Sonrası Vonnegut mizahı, bolca saçmalık, biraz kül, biraz duman.

Kitapta elbette bir adet Kilgore Trout vardır, bir adet Eliot Rosewater'la birlikte. Bu ikisinin tanıştığı parti Pilgrim'le alakalıdır. Vonnegut evreninde saçmalıkların kaynağı birdir, birbirlerini bulurlar.

Muhteşem. Bu kitabın hatırına savaşlar durabilirdi, dünya nüfusunun daha büyük bir bölümü kitap okusaydı.
Yanıtla
2
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Taşlaşan Dünya
Zeyyat Selimoğlu çevirisi. Belgesel öykü diyorlar, belki kurguyu yıkmaya çalışacak kadar gerçeklikle dolu olduğu için. Borowski'nin dediği: "Evet, edebiyata tanınmış çok eski bir çareye başvurulabilir. Gerçeği söylüyorum görünümü içinde yalan da söyleyebilirdim, ne var ki buna yetecek düş gücünden yoksunum." (s. 6) Savaşın başında kamplara sürüklenmiş bir ari o, yine de işgal edilen bir ülkenin vatandaşı ve katliamın her bir aşamasını görmeye lanetli. Sanatçı duyarlılığı, dehşet dolu yılları olanca gerçekliğiyle canlandırıyor. Borowski öykülerin çoğunu yirmilerine gelmeden yazmış, sıcağı sıcağına. Vonnegut savaş anılarını yazmak için yıllar boyunca beklemişti, Borowski'nin öyle bir şansı yok. Kamptan kampa sürükleniyor, her an kafasına bir kurşun yiyebilir, böyle bir hiçliğin ortasında var olmak için yazmaktan başka şansı yok. Kuru bir anlatı da değil onunki, zengin çağrışımlı imgelerle süslü. Misal: "Geceden incecik bir perdeyle ayrılmış pencerenin dibinde, çenesinin altında kemanıyla kederli, gençten bir adam duruyor." (s. 13) Geceden incecik bir perdeyle ayrılmış pencere, müthiş. Herta Müller'in vardır buna benzer cümleleri, keyif verir.
Maria'dan Ayrılış: Kronolojik öyküler, Polonya'nın işgalinin ilk günleriyle başlıyor. Tadek nam sanatçı kahramanımız, batmaktan beter olmuş ülke ekonomisi can çekişirken arkadaşlarıyla birlikte ipe sapa gelmez işler yaparak hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Umutsuzluk, gri üniformalı askerlerin sokaklarda boy göstermesiyle tavan yapıyor. "'Bizlere yardımcı olacak şey, sadece kendi şaşırtıcı deneyimlerimiz, düş kırıklığına uğratan, kendi serüvenlerimiz. Hiç de elverişli olmayan bir ölçü!'" (s. 12) İnsanların ortadan kaybolmaya başlamasıyla birlikte şehir huzursuzluğun başkenti oluyor, Tadek'i de yakalıyorlar. Öğreniyor ki Maria melez olduğu için gazlanmış. Sabun olmuştur çoktan, kim bilir? Ortadan kaybolanlardan bir daha haber alınamıyor, ölüm kamplarının kurulmaya başlamasına biraz daha var.

Öyle Bir Gün: Çalışma kampı, Almanların estirdiği terör son derece yalın. Kiev'in alındığı sıralar, 1941. Ruslar geri gelecek ama daha zaman var, yapılması gereken ölmemeye çalışmak. Enternasyonal'i ıslıkla çalan Tadek, ölümün eşiğinden dönüyor, babasından yadigar kalan saati almak isteyen komutana karşı çıkıyor ve saatinin parçalarını yerden toplamak zorunda kalıyor. Kampta her gün eleme yapılıyor, çalışamayacak durumda olanlar bir mermiyle bu durumlarını garantiliyorlar. Sonraları mermi zayiatı olmaması için büyük, geniş odalarda gaz banyoları yapılıyor, malum. Neyse, esir Yunanlar için üzülmemek elde değil; kampın en açları. Yemek paylaşımı esas, esirler birbirlerine yardım ediyorlar ama gözlerden uzak olmaları lazım, yoksa elenebilirler, en hafif ceza olarak tekmelenmekten kendilerinden geçerler.

"Yaşlı, saçı başı ağarmış Yunanlı, iki kolunu göğe doğru kaldırıyor: 'Ey Tanrım, ne sefil insanlarız!'
Mavi, soluk gözler göğe dikilmiş. Gök de öyle, mavi ve soluk." (s. 83)

İncil Okuyan Çocuk: Yahudilerin toplanmasına dair. Devlet kademesindeki çoğu insan hapis, kart oynuyorlar. Koğuşa küçük bir çocuk getiriliyor. Durmadan okuyor, kimseyle konuşmuyor. Kitabını ödünç vermiyor da. Kurşuna diziliyor. Sessizliği sürüyor.

Bayanlar Baylar, Buyurun Gaz Odasına!: Remarque'ın adını hatırlayamadığım bir romanı var, isimlerini yitirip numaralara dönüştürülmüş insanların gaz odalarına alınmalarından önceki süreci anlatır. Bir de neydi, bakıp geleyim, İnsanın Anlam Arayışı. Bu kitapta da gaz odalarından kurtulan Victor E. Frankl'ın yaşadıklarını görürüz. Varlığın anlamını yitirdiği noktada kendi anlamını yaratmış bir adamdır Frankl, saygı duyulasıdır ama sanıyorum en, en, en çarpıcı gaz odası maceraları bu öyküdedir. Sağlam sinir gerektiren bir öyküdür, saf kötülüğün eline düşmüş insanların yaşadıklarını anlatır.

Ulan yine kalbim sıkıştı, özet geçip bitireyim. Vagonlara ziplenmiş insanlardan boğulmayanları ve açlıktan/susuzluktan ölmeyenleri indirilir, odalara alınır. Yürüyemeyen çocukların kafaları patlatılır, ölü çocuklar annelerine fırlatılır. Odalarda öldürülen insanlar altın dişlerine kadar soyulur ve yakılır. Böylesi bir acıya karşı kurgu dinamiklerini kaybeder, anlamsızlığın içinde okur kör topal ilerlemeye çalışır. Korkunç.

Birçok öykünün yanında fragmanlar da mevcut; kısa öyküler farklı saçmaları, acıları anlatır.

II. Dünya Savaşı'na dair yazılmış en sert metinlerden biri.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Taş Kağıt Makas
Öngörülebilirseniz Sabretooth abinizden sopayı yersiniz, bahisleri arka arkaya kaybedebilirsiniz, taş kağıt makas oynarken hacamat olursunuz, borsada dalgaya kapılıp beş parasız kalırsınız, neler neler. Bu kitap kadere madik attırmaz belki ama diğer bahisçilere karşı bir adım önde olmanızı sağlar.

Bilinebilecek Kadarını Bilme Sanatı alt başlıklı kitapta sadece şansa güvenilmemesi gerektiğinden, mevzuyu her yönüyle anlayarak ona göre strateji kurmanın öneminden bahsediyor. Bu stratejileri sihirbazlardan tutun borsa simsarlarına kadar çoğu insan uyguluyor ve görülüyor ki piyasadaki çoğu vurgunun çıkış yeri psikolojik manipülasyon, kısacası basit oyunlar. Çocukken oynadığımız oyunların küresel çapta nasıl kullanıldığını örnekleriyle görüyoruz.

Rassallık mevzusunun ne olduğuna dair çok akıllı adamların yaptıkları deneylerle açılıyor mevzu. Caltech, MIT gibi yerlerde çalışan bilim insanları, 1950'li yıllarda sadece artı ve eksi butonundan ibaret bir elektronik zımbırtı tasarlıyorlar. Bu alet, oyuncu tercihi yapılmadan önce tahmin etmeye çalışıyor ve yüzdeye vurulduğunda her seferinde kazanıyor. Olayı şu; tercihlerde belli bir örüntü bulmaya çalışıyor ve bulduğunda bunun üzerinden yürüyor. Bulamazsa hepimizin yaptığı şeye dönüyor ve rassal tahminlerde bulunuyor. Bu aleti yenmek için alet gibi düşünmek lazım, dolayısıyla sadece mucitleri kazanabiliyor.

İşin mistisizm boyutu Zen ve I Ching'ten doğuyor. Her şeyin içindeki güç dile gelmese de hissedilebilir ve kendini çeşitli alet edevatla gösterebilir. Burada rassallığın aynası durumundaki zarlar, bozuk paralar önem kazanıyor. Rassallıkla alakalı John Cage'in deneysel işleri meşhur, I Ching'le ortaya çıkardığı işler var.
Örüntüsüz bir seri oluşturmakla alakalı, işin babası olan J. J. Coupling'in söylediği: "Bir yöne ağırlığı olmayan ya da birbiriyle bağlantısı olmayan bir sayı dizisi meydana getirmek insan gücünün ötesindedir." (s. 5) Bu, borsadan çocuk oyunlarına geniş bir yelpazeyi içeren büyük bir olay. Rastgeleliğimizde bizi ele veren takıntılarımız, kültürel izlerimiz var ve bunlardan kurtulmak için makine gibi düşünmek gerekiyor, insanın kendinden kurtulması gerekiyor bir anlamda. Poe'nun çalınan mektupla alakalı öyküsünü hatırlayın; cevap olabildiğince ortadadır ama en gizli köşelerde aranır. Bir tane de benden: 2001, 2002 civarlarında ben ortaokul çocuğuyken abim modemi saklardı, aileyi iflasa sürükleyecek faturalardan bıkmıştı artık. Adamın kafasının nasıl çalıştığını bildiğim için en olmayacak yerlere bakardım, kafayı çalıştırmam ve abim gibi düşünmem gerekirdi. Her neyse, bulurdum çok vakit geçmeden. Oysa o kadar uğraşmasa, mesela üstünü bir gazeteyle örtse veya apartmana saklasa bulmamın imkanı yok. İnsanların nasıl düşüneceğini bilirsek ne düşündüklerini de bilebiliriz, kitabın özeti bu. Laplace'ın olasılıklar ve evrenle ilgili fikirleri birey bazında hayata geçiyor. Trajik örnekler var; ABD'de bir adamın bilgisayarında kondom reklamları belirir, adam firmaya telefon eder, "Bu ne saçmalık kardeşim, siz takın kondom," der. Sonradan kızının hamile olduğu ortaya çıkar falan, meğer kız hamilelikle alakalı mevzulara bakmış falan. Günümüzün reklam stratejisi. Kitabın son bölümleri bu olaya ayrılmış, size özel indirimler, uygulamalar, neye para harcayacağınız önceden kestirilebiliyor. Daha da korkuncu tüketime yönlendirilmeniz. İhtiyaçlarınız yaratılıyor. Nasıl bir hayat yaşamanız gerektiği sanal zeka tarafından belirleniyor. Tatilleriniz, arabanız, çocuğunuzun gideceği okul, tercih hakkınız kısıtlanıyor. Her yönden kuşatma altındasınız.
Taş Kağıt Makas için kısayol: Taş erkekliği simgeler, erkeklerin çoğu taşla başlar. Kadınlar makasçıymış ama oyuncular genelde erkek olduğu için stratejinizi bu yönde geliştirmeniz gerekiyor. Buradan rassal dizilere ulaşıyoruz, üç seçenekli bir oyun yerine sıfırdan dokuza kadar olan rakamlarla bir rassal dizi üretmeniz istenirse muhtemelen öngörülebilir bir seri ortaya koyacaksınız. İlk ve son sayıların kullanımı oldukça az, diğer sayılar da çift ve tek sayılara yaklaşımınız gibi pek çok etkene bağlı olarak belirli bir örüntü oluşturacaktır. Kısa serilerde bunun ortaya çıkması zor, yüz rakam yazdığınızda kişiliğinizin bir parçasını ortaya çıkarmış oluyorsunuz.

İlk ve son rakamlar pek kullanılmıyor, tekrar da pek size göre olmadığı için rakamları arka arkaya yazmayacaksınız. Mesleğiniz sayılarla ilgiliyse ve sizden uydurma veriler isteniyorsa yandınız, zira uydurma verileri gerçek verilerden ayıran bir formül var, her türlü hesap kitap işlerinde kullanılabiliyor. Rakamların kullanılma sıklığı üzerinden iş gören bir şey bu, oynadığınız veriler şak diye ortaya çıkarılabiliyor. Bizimki gibi tırışkadan memleketlerde istediğiniz gibi vergi kaçırabiliyorsunuz ama başka ülkelerde iş ciddiye alınıyor, şak diye ışıklar altında bulabilirsiniz kendinizi.

Çoktan seçmeli testler, sıcak el fenomeni, piyango, teniste servis yönü seçimi gibi mevzular etraflıca incelenmiş. Kısaca şunu diyor Poundstone, öngörülebilirliğinizi azaltmak için başka bir nesneden yardım alın, aklınızı kullanmayın. Saate bakın, saniye çift rakamsa sağa, tek rakamsa sola vurun. Penaltıcılar, işinize yarar bu.

Determinizm soslu güzel bir kitap, alınır.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kırmızı Pelerinli Kent
Her kentin kendine has yalnızlığı bilinir, bilmeyenler de bunu en kısa zamanda öğrenir. Dönüştürücü yalnızlık: Günler bir insanın yokluğundaki gibi birbirine bağlanır. Her bir gün ayrı ayrı hatırlanır ama köşedeki parçalar -küçük olanlar- eksiktir, bu yüzden tamamlanmamış resimlerin boşlukları gibi, bu günlerin eksilticiliği hemen sezilir. Yerine doldurulanları boyamak için vurulan fırça darbeleri her zaman gereğinden fazla renkli olacaktır, bu durumda resimlerdeki çiğlik de hemen sezilir. Kurtuluş bazı kutsal kitaplarda, bazı denizlerde ve sıklıkla bir şey yaratma sancısındadır, insan yaratan bir varlıktır ve acısının üstesinden yaratarak gelecektir.
Ya da kafasına bir kurşun yiyerek.
Aslı Erdoğan, Boğaziçi Üniversitesi'nde süper şeyler okuduktan sonra doktora için Rio'ya gidiyor ve eğitimini tamamlamadan dönüyor. Rio güncelerinin parçalarına kentin kaosu karışınca kent kırmızı bir pelerin kuşanıyor. İsa'nın sırtına sıcak bir rüzgar, pelerin kentin üzerine. Kelimeler elinize eriyor, koca kent sıcaktan göğe yükseliyor. Bir tek Özgür kalıyor aşağıda, bilmediği türden bir yalnızlığı tek başına yaşıyor, kentlerin yalnızlığı kendine has, insanınki de öyle. Avrupa'dan gelen diğer gezginler, serüvenciler bir süre sonra vazgeçiyor, tutunamayıp memleketlerine dönüyorlar, artlarında ruhlarının bir parçasını ve enerjilerinin büyük bir bölümünü bırakıyorlar. Her şeye rağmen Özgür orada kalıyor ve mücadele ediyor ki bir süre sonra ne için mücadele ettiğini hatırlayamayacak kadar yorgun düşüyor. Sinekler, sıcak, zenofobik Riolular, çalışmayan buzdolapları ve insanı yeniden yaratacak yoğunluktan oldukça uzak cinsel deneyimler dışında yeni bir şey yok. Belki tek bir şey; ölümün her gün yenilenen sağaltıcılığı. Tekdüze zamanın biricik orijinalliği. Epigrafta bir Celan: "SEN ölümümdün/seni tutabildim,/her şeyi yitirirken."

Metin iki farklı anlatının sarmallığı üzerinden ilerliyor. İtalik bölümler için Özgür'ün günce benzeri anıları diyebiliriz. Diğeri üçüncü tekil, kahramanın roman yazma çabaları ve şehirle örülmüş. Aslında bir türlü yazılamayan bir metnin yazılmış hali diyebiliriz. Daha açık bir ifadeyle roman yazamamam romanı. Örnekleri var ama Erdoğan'ın sıkıntısı biricik, kesinlikle dikkate alınması gereken, kendine özgü bir bunaltı. Dünyanın öbür ucunda, favelalardan gelen silah sesleri eşliğinde ölümün biçimlerini düşünen aydın bir zihin.
Özgür akademiden ayrılıp İngilizce öğretmeni olarak çalışmaya başladıktan sonra maddi durumu kötüye gidiyor, annesinin baskılarına rağmen Türkiye'ye dönmeyi düşünmüyor. Hiçliğin ortasında, gidebildiği yere kadar. Alabildiğine özgür. "Bana gereksinim duyan tek bir kişiden, hatta bir gözlemciden bile yoksun olmanın mutlak, dört başı mamur, cehennemsi özgürlüğü... İstediğim yalanı savurabilir, kendime canımın çektiği geçmişi biçebilir, en günahkâr fantezilerimin peşinde koşabilirim." (s. 17) Günahkâr fantezi kısmı dikkatimi çekti. Günah, inanan insanı kısıtlayan en önemli etken, buna rağmen sınırsız bir özgürlükle birlikte üstesinden gelinebilecek bir engel. Günahla ahlakın çok yakın bir ilişkisi var, kabaca toplumun hoş görmediği davranışlar günahsa ve Özgür'ün davranışlarını yargılayacak bir toplum olmadığı müddetçe her şeyi yapabilir, tabii öz denetiminden sıyrılabildiği müddetçe. Başka bir bölümde Eski Dünya cenderelerinin özleminden bahsediyor Özgür, insanın özgürlüğü tarafından tutsak alınması ilk adım, sonrasında işin toplumsal boyutu geliyor. Cinsel deneyimlerinden bahsederken her şeyin olabildiğince uçucu ve tatminkârlıktan uzak olduğunu söylüyor, sosyal ilişkileri de bu bağlamda temelsiz. Kara bir şehir; insan ilişkileri dahil hiçbir şey sabit kalmıyor, sürekli eriyor. Tepede güneş. Kazanımlar yok değil; geç keşfedilmiş kadınlığın doyulmaz seyriyle kendine bakıyor Özgür, memlekette farkına varamadığı, belki de en çok özlediği şeylerden biri. Sonsuz bir yazın, sonsuz bir gençliğin şehri hiç tadılmamış deneyimlerin kapısını açıyor ama kim sonsuza kadar yaşamak ister ki? Bir filmden çorluyorum: Sonsuzluk ne kadar sürer? Özgür'ün tıkıldığı sonsuz bir şimdiden daha kısadır herhalde.

"Eli, eli, lama sabakhtani?" (s. 75)

Jesus Christ Superstar'da ve Chop Suey'de geçer, hatta hatıra defteriyle ünlü delimiz Poprişçin'in annesine seslenişlerinde bir parça aşırı yoruma kayarak bundan faydalandığını düşünüyorum, Mother Russia kavramı o zamanlarda var mıydı bilmem ama bir serzeniş sezmek mümkün. "Baba, beni niye terk ettin?" şeklinde çevriliyor. Rio'nun tepelerindeki dev İsa insanlarını gözetler ve geçmişi düşünür. Kolları açıktır ama iki milenyum önce ölüme öylesi yaklaştığında ağzından sitem sözcükleri dökülür. Anlatının leitmotifidir bu cümle, Özgür'ü bu bağlamda değerlendirirsek daha iyi bir şey uğruna kendini feda etmektedir, sonuç hiç istemediği bir şekilde ortaya çıksa da. Yalvaç, kendi kitabını kendi yazarken babası tarafından bir kez daha terk edilir ve kafasına sıkılan tek bir kurşunla öldürülür. Acısız son ama bu kez gerçekten son.

Aslı Erdoğan çok iyi bir yazar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir