Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
başka bir sonu olmasını tercih ederdim ama bu haliyle de çok sevdim...
"Hayatımdaki her ilişkinin kendi kahkahası var. Erkek kardeşim benden kendine has bir kahkaha çıkarabiliyor ve sen de bambaşka bir tür kahkaha attırıyorsun bana, senin baban da, iş arkadaşlarım da, dağcılık kulübü de öyle ve her kahkaha birbirinden farklı. Ancak bazen, arkadaşımı kaybettiğimde en hakiki kahkahamı da kaybettim gibi hissediyorum.”

İskandinav edebiyatı genellikle üzmüyor, yine üzmedi. İzlandalı yazar Frida Isberg’in yakın gelecekte geçen distopik romanı “İşaret”, enteresan sorular soran, iyi yazılmış bir roman. Sonu biraz havada kaldığı için beni biraz üzdü ama kendini iştahla okutmayı başardığı muhakkak.

Kişilerin duyarlılık seviyesini ölçme iddiasında bir yeni teknoloji mevzubahis; “empati testi”. Kitaptaki psikologların savunduğuna göre bu testi geçemeyen, düşük bir duyarlılığa sahip kişiler “merhametsiz”, dolayısıyla suç işlemeye daha eğilimliler. Bu testin herkes için zorunlu hale getirilmesiyle toplumdaki suç oranının düşeceğini iddia ediliyor ve bunu oylamak üzere gidilecek referandumdan önceki son birkaç haftada geçiyor olaylar. Halk ikiye bölünmüş durumda, bir taraf testin daha güvenli bir toplum yaratacağını savunurken, diğer taraf “zorunlu işaretleme”nin temel hakların ihlali olduğunu söylüyor.

Başta birbirinden ayrı gözüken ancak okudukça öyküleri birbirine bağlanan dört karakter üzerinden akıyor hikâye. “Güvenlik” nedir, nasıl tanımlanır? Onu sağlamak için ne kadar ileri gidilebilir? Şeffaflığın sınırları nerede başlar, nerede biter? Empati sahiden insanları kategorize etmek için yeterli bir ölçüt müdür? Ayrıcalıklı koşullara doğanlar ve zorlu hayat koşullarına sahip olanlar denk biçimde değerlendirilebilir mi? Hayatta kalmalarının tek yolu zorunlu bir hissizleşme olan insanlar, empati eksikliği nedeniyle potansiyel suçlu ilan edilebilir mi? “Toplumun iyiliği” için bireylerin haklarına nereye kadar müdahale edilebilir? Bence çok önemli sorular soruyor kitap ve çok doğru biçimde kafa karıştırıyor. Dediğim gibi başka bir sonu olmasını tercih ederdim ama bu haliyle de çok sevdim.

Şöyle bitireyim: “Ama güven bu değil! Güven doğası gereği belirsizliktir. Güven insanlara inanmaktır, emin olmak değil.” Ne kadar doğru ya, ne kadar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
tarifsiz mutluyum böyle bir şey okuduğum için...
"Hayatım üzerine binlerce şey söyleyebildim sana, doğru olmayan ama hakikat olan."

Of, of, of! Bana yıllar yıllar sonra bir Terra Nostra lezzeti veren roman, ne roman, ne yazar! Hayatta bir kitabın Terra Nostra'nın verdiği hazzın bu kadar benzerini verebileceğine hiç ihtimal vermiyordum ama işte mümkünmüş. Onun kadar destansı, onun kadar kudretli, müthiş.

Kim itiraf eden? İlk bakışta anlatıcımız Adria Ardevol gibi gözükse de; okudukça anlıyoruz ki, o değil. İtiraf eden Avrupa'nın ta kendisi. O hayranlıkla baktığımız medeniyetini oluştururken işlediği günahları, içinde barındırdığı tüm kötülükleri, suçları, kanı, vahşeti, dehşeti itiraf ediyor. El yazmaları, madalyonlar, bir keman, kitaplar... Nesnelere sinmiş kötülükler, o nesneler uğruna işlenen suçlar, o nesnelerin üzerine inşa edilen koca uygarlıklar. Avrupa'da sıradan bir hayat yaşayan herkesin aslında bir biçimde o suçlarla ama failleri ama kurbanları olarak ilişkisinin olması. Çünkü tabii ki o sıradanlığın içine saklanmış olan kötülük, kötülüğün sıradanlığı, tabii ki Arendt...

Arendt demişken elbette ki Adorno ve "Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" deyişi, bu cümlenin bu kitabın içinde kendine bulduğu yer; nüvesine, özüne yerleşmesi.
Kötülüğe ve bir yandan da elbette ki güzelliğe dair bir roman bu - çünkü onlar birbirlerini mümkün kılıyorlar şüphesiz. Bu devasa konuları irdeleyen bir roman nasıl bu kadar iyi kurgulanabilir, nasıl bu kadar sürükleyici ve büyüleyici olabilir? Şaşkınım, çok şaşkınım ve tarifsiz mutluyum böyle bir şey okuduğum için.

"Yeniden okunmaya değmeyecek bir kitap aynı zamanda okunmaya da değmeyecek bir kitaptır" diyor Katalan yazar Jaume Cabre bir yerde - öyle midir bilmem ama zamanı gelince bu kitabı tekrar ve tekrar okuyacağımı biliyorum. Kolay bir kitap hiç değil bu evet, anlatıcının birinci tekil şahıstan üçüncü tekile geçip durması başta zorlayıcı gelebiliyor ama kitabın sonunda sebebini anlayınca tüm taşlar yerine oturuyor. Tek paragrafta zamanın yüzyıllar oynaması da aynı şekilde kafa karıştırıcı olsa da, okudukça insan anlıyor ki bu metin başka türlü yazılamazmış.

Ne diyeyim bilmiyorum. Teşekkürler Jaume Cabre. Ve tabii: Mea Culpa, Confiteor.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
keşke bu kadar beklemeseydim okumak için...
“Hafıza seni terk edemeyeceğin tek bir kişinin sabit sınırları içinde tutar, seni oraya zamklar. Unutkanlık seni özgür kılmak için gelir. Özellikler keskinliğini ve kesinliğini kaybeder, belirsizlik ise şekilleri bulanıklaştırır. Tam olarak kim olduğumu hatırlamıyorsam, herhangi biri, kendim bile, hatta küçükkenki kendim bile olabilirim.”

Bir Gospodinov yorumuna daha izninizle yine “Of!” diye başlamak istiyorum, çünkü yani, ne diyebilirim ki, of sahiden; müthiş. Geçmişin geçmeyişi ve bugüne sızması meselesi benim zaten edebiyatta en sevdiğim konulardan biri, bu meseleyi bu kadar oyuncaklı biçimde ele alan bu romanı sevmesem bunun daha çok haber değeri olurdu sanırım.

Yazarın daha önceki kitaplarından gayet iyi tanıdığımız “zaman yolcusu” Gaustin bu romanda da baş rolde. Anlatıcımız ve Gaustin, hafızasını yitirmekte olan insanlar için “geçmiş klinikleri” kuruyorlar, hatırladıkları dönemde yaşamaları için yaratılmış suni mekânlar bunlar; sanki 1970’te bir evdeymişsiniz gibi sanacağınız bir ev örneğin. Bu mesele gitgide büyüyor, bütün Avrupa’ya yayılan bir çılgınlığa dönüşüyor ve nihayetinde Avrupa kolektif olarak bugünde değil bir başka zamanda yaşamak istediğini anlıyor, tüm ülkelerde “geçmiş referandumları” yapılıyor, her ülke hangi onyıla dönmek istediğini oyluyor.

Muazzam, muazzam bir fikir ve fikrin hakkını ziyadesiyle veren muazzam bir anlatım. Bir Saramago romanı gibi başlıyor, bir Borges labirentine dönüşüyor anlatı ve sonra da bir Kundera, bir Gary romanı gibi bir Avrupa sorgulamasına evriliyor, daha leziz bir şey olabilir mi? Üstüne o toplumsal ve siyasi katmanı koymasa bile müthiş olabilecekken bunun da eklenmesiyle bambaşka bir düzeye geliyor, bir hesaplaşma romanı, bir kimlik ve aidiyet kurcalaması, bir yüzyıl anlatısı biçimini alıyor.

Finali de bence böyle bir kitaba yazılabilecek en muazzam final olmuş. Spoiler olmasın diye fâş etmiyorum ama tarihi tekerrür ettirme konusunda insanlık olarak ne kadar zavallı olduğumuzu anlatıyor, diyeyim.

Bayıldım. Keşke bu kadar beklemeseydim okumak için.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mimariye merakınız olsun olmasın, kesinlikle tavsiye ederim...
"Güzellik bir mutluluk vaadidir. Kaç çeşit mutluluk varsa güzelliğin de o kadar çeşidi vardır."

Demiş Stendhal, Alain de Botton da alıntılamış Mutluluğun Mimarisi'nde, hatta kitabı bu cümle üzerine inşa ettiğini bile söyleyebiliriz. Ne iyi etmiş, ortaya nefis bir metin çıkmış. Benim gibi estetik şeylerle çevrili olmaktan, güzel binalarda uyuyup uyanmaktan, onlara bakmaktan ekstra bir haz duyan biri için çok lezzetli bir okuma oldu.

Alain de Botton malumunuz, gündelik şeylerin felsefesine bakan bir yazar. Kitapları hiçbir zaman devasa derinlikte olmuyor ama bana muhakkak yeni pencereler açıyor, iyi düşünce malzemeleri sunuyor ve bir şeyler öğretiyor, bu nedenle kendisini okumayı epeyce seviyorum.

Mutluluğun Mimarisi de farklı olmadı. De Botton, mimari ile felsefe, psikoloji, politika gibi alanlar arasında bağlantılar kurarak mimariyle, estetikle ilişkimize dair akıl yürütüyor, bir yandan da türlü mimari üsluplara ilişkin bilgiler veriyor, bunları da her zamanki basit, eğlenceli üslubuyla, okuru teknik bilgiye boğmadan yapıyor.

Dünyanın türlü şehirlerinde (Venedik, Londra, Budapeşte, Paris...) daha önce görüp aklıma kazıdığım kimi binalara dair yeni şeyler öğrenmek, onlarla bu kitapta karşılaşmak da pek güzel oldu; ilaveten bir sürü yeni bina tanıdım, mevzubahis şehirlere gidince görmek üzere aklıma kaydettim. Bir de mesela geçtiğimiz yüzyılın en itibarlı mimarlarından Le Corbusier'ye dair çok acayip bilgiler öğrendim, modern olacağım derken çatısı akan evler yaptığı için neredeyse davalık olduğunu, Paris'le ilgili akılalmaz planları olduğunu, yaptığı "cool" lojmanların ruhsuzluklarından ötürü işçiler tarafından baştan aşağı dönüştürüldüğünü filan... Hayattaki her şey gibi mimarinin de teoriye ve fikre fazla odaklanıp gerçeklikle ilişkisini koparınca nasıl işlevsizleşebileceğini, ölü binalar doğurabileceğini çok güzel anlatan hikâyeler var içinde.

Ezcümle, çok sevdim. Bu kitabı Lyon'da, güzel binalarla çevrili bir halde okumak da hazzımı katladı muhakkak. Mimariye merakınız olsun olmasın, kesinlikle tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok güçlü, çok sarsıcı bir metin Kötü Kızlar...
“Günün birinde sokakta bayıldım, neden bilmiyorum. (...) Köpek boku üstüne düşmüşüm, kimse de beni kaldırmamış. İnsanlar bakmaya bile tenezzül etmeden yanından geçip gitmişler travesti bedenimin. Boka batmış halde ayağa kalktım o gün, başıma gelebilecek en kötü şey geldi ve geçti diye düşünerek evime yürüdüm. Babam uzaktaydı, babam ortalıkta yoktu artık, korkulacak bir şey yoktu. O gün insanlardan gördüğüm kayıtsızlık bende bir aydınlanmaya sebep oldu: Yalnızdım, bu beden benim sorumluluğumdaydı. Hiçbir şey beni dağıtamaz, hiçbir aşk, hiçbir tartışma beni kendi bedenime olan sorumluluğumdan azat edemezdi. İşte o zaman korkumu unuttum.”

Arjantinli yazar Camila Sosa Villada’nın “Kötü Kızlar”ı, okuduğum en sert metinlerden biri oldu, bu sertliğinin gerçekliğinden kaynaklanıyor olması da kitabı aynı ölçüde dokunaklı kılıyor ve kudretini katlıyor. Villada bir travesti - bu sözcüğü kullanıyorum çünkü kendi tercihi böyle, yazdığı etkileyici ön sözde neden kendini tanımlamak için “trans kadın” yerine “travesti” kelimesini seçtiğini anlatıyor. Kadınlara ilgi duymadığını fark ettikten sonra ailesinden kopup seks işçiliğine başlayan ve hayatta kalmaya çalışırken müşteri bulmak için gittiği bir parka tanıştığı başka travestilerle kurduğu dostluk ilişkisini anlatan yazar, zamanda ileri geri giderek bize çocukluğunu, o travestilerin öykülerini, maruz kaldıkları taciz, tecavüz, zorbalık ve duygusal şiddeti anlatıyor - tüm çıplaklığıyla.

Unutması güç karakterler var bu metinde, en başta elbette ki “178 yaşındaki” Encarna Teyze, kuşa dönüşen Maria, kurt kadın Natali, ölmek üzereyken parkta buldukları bebek “Işıl Işıl”. Anlaşılacağı üzere öyküsüne bir büyülü gerçekçilik katmanı ekliyor yazar, bu acımasız çağın büyülü gerçekçiliği tam da böyle bir şey olsa gerek. Aklıma Malaparte’ın unutulmaz kitabı “Kaputt” için bir yerde okuduğum tanımlama geliyor: “büyülü brutalizm” - belki bu kitabı da böyle tanımlamak gerek.

Şiddetin de, şefkatin de; kötülüğün de sevginin de her türlüsünü içinde barındıran, çok güçlü, çok sarsıcı bir metin Kötü Kızlar. Banu Karakaş'ın çevirisi de her zaman olduğu gibi tertemiz ve çok akışkan. Medusa Yayınları ikide ikiyle gidiyor şu an, nazar değmesin!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
edebiyatın bildiğimiz biçimlerinin sınırlarını çok acayip şekilde esneten bir roman...
"General. Bana dayanmanı ve dinlenmeni istiyorum. Yorgun başını göğsüme yasla, seni kucağımda sallayarak uyutayım. Dünya sana dokunamaz. Dünya annesinin kucağında uyuyan bir çocuğa hiçbir şey yapamaz. Ben şimdi senin annenim General. Bana bak, beni sevdiğini söyle, yardımıma ihtiyacın olduğunu söyle."

Mevzubahis general Juan Galo Lavalle, Arjantin tarihinin en önemli figürlerinden, Federalistlere karşı iç savaşı kaybeden Birlikçilerin komutanlarından biri. Hayır, Ernesto Sabato'nun "Kahramanlar ve Mezarlar" kitabı bu hikâyeyi anlatmıyor ama bir yandan da tam da bu hikâyeyi anlatıyor.

Yazarın üçlemesinin ilki olan Tünel'e çok yapısal eleştirilerim olmuştu ama bu üçlemeyi tamamlamayı kafaya koyduğum için okumaya devam ettim, edeceğim de. Tünel'den çok çok daha zor ama çok daha lezzetli bir kitap Kahramanlar ve Mezarlar. Ama yineliyorum: zor, çok zor. Tünel'de olduğu gibi, öleceğini ilk cümleden öğrendiğimiz Fernando isimli bir adamın öyküsünü, adamın kızı Alejandra'ya aşık olan Martin'in gözünden okuyoruz. Ama bu hikâye sadece Martin ve Alejandra'nın hikâyesi değil, Alejandra'nın iç savaşta savaşmış atalarının üzerinden bütün bir Arjantin tarihinin hikâyesi. Dolayısıyla biraz Arjantin tarihi (bu tür durumlarda hep dediğim gibi Galeano'nun Latin Amerika'nın Kesik Damarları kitabı derdinize çare olacaktır) ve edebiyatı bilmek şart, zira kitapta karşınıza sokakta yürüyen bir Borges yahut Roberto Arlt üzerine birtakım tartışmalar çıkacak.

Fernando'nun ölmeden önce yazdığı ve kitabın içinde ayrı bir kitap gibi beliren Körler Üzerine Soruşturma bölümü ise bunların da ötesinde bir emek istiyor. Neredeyse saykodelik biçimde yükselen tuhaf, çok tuhaf ve bir o kadar güçlü bir saplantı hikâyesi anlatıyor Sabato bu bölümde.

Bilinç ve bilinçdışı arasındaki çizgiyi büyük bir beceriyle silikleştiren, bir toplumun hikâyesini bireysel bir hikâyeye epey maharetli şekilde yediren, edebiyatın bildiğimiz biçimlerinin sınırlarını çok acayip şekilde esneten bir roman sonuçta bu. Hakkını vermek için bir kez daha okumalıyım muhtemelen. Kendinizi sıkı bir sınava tâbi tutmak isterseniz, siz de buyrun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
uzun bir mektup gibi bu kitap...
“Gençlik bazılarına hayatın armağınıdır, bazılarınınsa tek çaresi onu çalmaya çalışmaktır.”

Üf! Pek övülen genç (hatta gencecik!) Fransız yazar Edouard Louis boşa övülmüyormuş. Kendisiyle 51 sayfalık minicik metni Babamı Kim Öldürdü ile tanıştım ve ilişkimizin uzun yıllar süreceğini şimdiden biliyorum.

Bir kitabın nasıl her kelimesi yerli yerinde olur, nasıl tek bir fazlası olmaz, nasıl derdini böyle doğru bir yerden, insanın içine bunca işleyerek anlatabilir? Hayranlıkla okudum.

Toplumlarımızda, kültürlerimizde bozuk, zehirli, ölümcül ne çok şey var. Her kuşak bir yerden zehirlenip, kendi yetiştirdiği bir sonraki kuşağı başka bir yerden zehirliyor. Louis’in babası kendi alkolik babası gibi oğlunu dövmüyor ama başka tür bir erkeklik fikriyle zehirliyor, kimliksizleştiriyor oğlunu. Şöyle yazıyor Edouard Louis: “Tuhaf aslında, babanın şiddetine sürekli tanık olduğun için asla şiddete başvurmayacağını tekrarlar dururdun, takıntı gibiydi sende, çocuklarına asla vurmayacağını söylerdin. Şiddet her zaman, sadece şiddet üretmez. Uzun zaman şu cümleye inanıp tekrarlayıp durdum zihnimde: Şiddet şiddetin sonucudur. Yanılmışım. Şiddet bizi şiddetten kurtardı.”

Louis’in babasına yazdığı uzun bir mektup gibi bu kitap. Bir tür hesaplaşma. Tüm hesaplaşmalar gibi bir anlama, anlatma, anlaşılma, iyileşme ihtiyacı da aslında. Yıllarca oğlunun eşcinselliğini kabul edememiş, kendi mutsuzluğunu ona boca etmiş babasını anlama, onunla barışma girişimi. Babasının yaşayamadığı hayata ağıt bir yanıyla, o yaşanamamış hayatın isimleri herkesçe bilinen isimsiz sorumlularına, siyasetçilerine dair bir suç duyurusu. Yıllarca fabrikada korkunç koşullarda çalıştıktan sonra iş göremez hale gelen, ardından da son yıllarda “devleti küçülteceğiz” diye sosyal yardım politikalarını bir bir rafa kaldıran herkese; Hollanda, Sarkozy, Chirac, Macron; “sizler katilsiniz” diye bağıran bir metin.

Yer yer Jean-Louis Fournier’nin “Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam”ını anımsatan ama bence ondan çok çok daha güçlü bir kitap bu. Çünkü kişisel olanı toplumsal olana bakmadan anlayamayacağımızı mükemmelen anlatıyor. Ve bunu sadece 51 sayfada beceriyor. Büyük bir saygı ve hayranlık duydum. Ne diyebilirim ki.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir gizem olduğu için metin sürükleyici...
“Genç olmanın en iyi yanı gergin cilt değil, umut. İnsan her gün yeni bir şey yaşama umuduyla uyanır, hayal edemediği ama gerçekleşmesi gereken o büyük olay her saat, her dakika gerçekleşebilir. Bende bu umudun öldüğü günü anımsayamıyorum artık, yoksa hâlâ tam olarak ölmedi mi? Hâlâ tutunduğum bir şey var ya işte: Yalnız olmayan bir kuş çizmeyi günün birinde başaracağım.”

Duvar’ını okuyup vurulduğum Marlen Haushofer’in bir başka romanı nihayet dilimize çevrilince hemen başladım okumaya, zira bu kadını daha yakından tanıma konusunda güçlü bir arzu duyuyorum. Yazarın 1969’da yayımlanan son kitabı Çatı Katı, Duvar’a benzer bir zihin ve duygu dünyasında geçen, bir anlamda kardeş metni diyebileceğim bir kitap.

47 yaşında bir kadının bir haftasını okuyoruz metinde. Annesi ve babasını erken yaşta kaybetmiş ve vaktiyle kocasına onu kurtaracak bir halat gibi tutunmuş bir kadın bu. Ancak hayatlarının bir noktasında bir kırılma olmuş, bunu metni okudukça öğreniyoruz, spoiler vermeyeyim şimdi ve o kırılmadan sonra her şey bambaşka bir surete bürünmüş. Olaysız, sakin, biraz da hissiz hayatları akıp giderken kadın her gün birtakım mektuplar almaya başlıyor; mektupların içindeyse kendisinin seneler önce tuttuğu ve kaybolduğunu sandığı günlükler var. Bu gizemli mektupların hatırlattıklarıyla beraber biz de kadının öyküsünü öğreniyoruz yavaş yavaş.

İçinde insanı meraklandıran bir gizem olduğu için metin sürükleyici, ama alışık olduğumuz türden, sırtını olaylara yaslayan bir sürükleyicilik değil bu, onu söyleyeyim. Zihninin içinde gezindiğimiz anlatıcımız insanda acıma-şefkat-hayranlık karışımı bir duygu yaratan, fena halde kafa karıştırıcı bir kadın ve iç sesi bir yanıyla çok tekinsiz, bir yanıyla çok çocuksu.

Duvar kadar çarpılmadım ama Haushofer’in sahiden çok özgün bir sesi olduğuna ikna olmamı sağladı bu kitap. Kadınlık deneyimi konusundaki kavrayışı ve bunu aynı anda hem rahatsız edici hem poetik biçimde anlatabilmesi bence çok, çok etkileyici.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
okuduğum için mutluyum...
“Gelecekteki ilişkilerim açısından vahim sonuçlar doğuracak önemli bir ders bu. İnsan reddedilmenin ıstırabına âşık olabilir, onu can sıkıntısına karşı kalkan olarak kullanabilir, yuva belleyebilir ve sonunda aşkın olağanüstülüğünün kanıtı olarak görebilir.”

Kendi kuşağımın kadınlarının seslerini işitmeyi, yazdıklarını okumayı her zaman seviyorum; Anna Pazos’ün Rüzgarı Beklerken’ini de bu heyecanla aldım elime. Sevmedim diyemem ama umduğum ışıltıyı da bulamadığımı belirtmem gerek.

1991 doğumlu Katalan bir yazar ve belgesel yönetmeni Pazos. Üniversitedeyken Erasmus için Selanik’e gidişiyle başlıyor anlatı, sonra da hayatının türlü dönemlerinde yaşadığı veya uzun zaman kaldığı şehirlere, o şehirlerle kurduğu ilişkiye odaklanıyor. Kudüs, İzmir ve New York bunların başında geliyor. Metni okurken beni rahatsız eden şeyin adını aslında son bölümde koyabildim: Pazos çok ayrıcalıklı. Ailesini anlattığı son bölümde anlıyoruz ki varlıklı bir aileden geliyor ve tüm bu seyahatleri ve hem fiziksel hem ruhsal sürüklenmeleri yaşayabilme lüksüne sahip olabilmiş bir genç kadın; ayıp belki ama bu benim sınıf kinimi azıcık tetikledi ne yalan söyleyeyim.

Kitabı okurken hem yakınlık hem yabancılaşma hissettim, bu açıdan tuhaf bir deneyimdi, yabancılaşmamın sebebi işte bu sınıfsal farklılığımızmış, onu anladım. Yakınlığın sebebiyse anlaşılır: dünyanın aynı döneminde, aynı belirsizliğin içinde, aynı insanları dinleyip okuyarak (Leonard Cohen, Lorca vd.) kendimize bir yer bulmaya çalışmışız.

Okuduğum kimi eleştirilerde yazarın dilinin kuru olduğu itirazına sıkça rastladım, tuhaf ki bana öyle gelmedi, aksine yalın ama lezzetli buldum. Bence anlatma biçimindeki sahicilikte bir sorun yok, sadece dediğim gibi anlattığı bazı “dert”ler biraz lüks dertler gibi geldi bana. Yine de özellikle Kudüs deneyimlerini ve mültecilerin tecrübelerini anlattığı, anlamaya çalıştığı bölümleri okumak ilgi çekiciydi ve yazarı bu açıdan epey cesur bulduğumu da söylemem lazım. Modern çağda bağlanmaya duyduğumuz ihtiyaca dair de oldukça iyi akıl yürütmeler olduğunu belirteyim kitapta.

Umduğumu tam olarak bulamamış da olsam, okuduğum için mutluyum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir anlamda bu coğrafyanın da öyküleri bunlar...
“Garip bir turistik cazibe merkezidir acı. Dünyanın bir yerlerinde büyük trajediler için giriş ücreti alınır. Birine yıllarca işkence yapılan evler, birilerinin topluca kurşuna dizildiği okullar, tren enkazları. Anneannemin yarasına bedava giriliyordu.”

Bulgar şair ve yazar Yordanka Beleva ile tanışma kitabım oldu Keder. Minicik, küçücük öykülerden müteşekkil bir seçki bu, hiçbiri 5 sayfayı geçmeyen ama insanın içine içine işlemeyi beceren öyküler. Ne kadar güçlü bir kalemi varmış hanımefendinin; çok şaşırdım, çok etkilendim. Kimi kentten, kimi köyden türlü öyküler anlatıyor Beleva, hepsinin ortak noktası ise içlerine sinmiş hüzün ve yalnızlık. Kavuşamayan, anlaşılamayan, terk edilen, yalnız kalan insanların hikâyelerini okuyoruz. Hüzünle kol kola yürüyen bir şefkat de var tüm öykülerde. Beleva kelimelerini tasarruflu kullanıyor, bu sayede de her bir kelime insanın kalbine saplanıveriyor.

Anlattıkları sadece bireysel acılar da değil, toplumsal olayların, siyasi yarılmaların, savaşların da sesini duyuyoruz arka planda. Onların insanlara neler ettiğini. Bulgar toplumunun bizimkine yer yer ne çok benzediğini de fark ediyor insan okurken, bir anlamda bu coğrafyanın da öyküleri bunlar.

Kısacık öykülerden zihnimde bir sürü karakter kaldı, ne maharet bunu başarabilmek. Madam Güneş, resim öğretmeni, isimsiz anneanne, bir yılı eksik olduğu için evlenememiş buruk adam... Hepsini hatırlayacağım.

Kitaba adını veren öyküden şu çok sevdiğim pasajı da eklemek isterim: “Keder Türkçe bir sözcük, acı anlamına geliyor. Bir zamanlar eski Türkler bir insan öldüğünde yakınlarına tam olarak kırk acı miras bıraktığına inanırlarmış. Ölümden sonraki kırk günün her biri için birer tane. Günler geçtikçe acıların sayısı da azalırmış ama sonuncusu sonsuza dek kalırmış.”

Şahane bir tanışma oldu benim için. Umarım yazarın diğer kitaplarını da Türkçede okuma şansına erişiriz.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir