Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lea
Hayatta beklenti yönetimi önemli sahiden, Pascal Mercier’nin Lea’sını da bence doğru beklentilerle okudum ve o sayede de sevdim. Şöyle ki, yazarın meşhur romanı Lizbon’a Gece Treni’ni yıllar önce büyük umutlarla okumuş ve hüsrana uğramıştım, bu kez ne ummam gerektiğine dair daha gerçekçi bir beklentiyle aldım Lea’yı elime. Mercier’den büyük bir edebiyat şöleni beklememek gerekiyor ancak çok sürükleyici, derinlikli karakterlerle dolu kitaplar yazdığı muhakkak. Kelimeleriyle edebi bir haz verdiği söylenemez ama kurmaca kısmını çok iyi kotarıyor gerçekten.

Lea, annesinin ölümünden sonra içine düştüğü boşluktan keman çalmaya duyduğu tutkuyla çıkmayı başaran bir genç kızın hikâyesini anlatıyor. Yazar hikâyeyi kızın babasına anlattırıyor, ama baba bize konuşmuyor, kendisini dinleyen bir başkası var, aslında romanın anlatıcısı da o. Biraz enteresan bir teknik olduğunu söyleyebiliriz, anlatıcımız çok az konuşuyor ve sıklıkla Lea’nın babasının dediklerini aktarıyor bize ve fakat bu hikâyede kendi hayatına değen çok yer var, dinledikçe hikâyeyle daha da özdeşleşiyor ve iki anlatıcının sesi neredeyse birbirine karışıyor. Bu iki adam beraber bir yolculuğa çıkıyorlar ve biz de bu yolculuğa eşlik ederken bir yandan da Lea’nın öyküsünü dinliyoruz.

Tutku ve saplantı arasındaki ince çizgide yürüyen Lea’nın savruluşunu sahiden müthiş anlatıyor Mercier. İyi bir müzisyen olmak için gereken disiplin ve eforun halihazırda yaralı bir genç kadını nerelere savurabileceğini, çıkış yolu gibi gözüken yolların ne tür riskler barındırabileceğini, hatta bizatihi güçlü duyguların kimi zaman ne kadar tehlikeli olabileceğini okuyoruz. Babanın, içten içe kızının tuttuğu yasla ölen karısına hala bağlı kalabildiği ve aralarındaki yabancılaşmanın nasıl zamanla büyüdüğünü de çok iyi aktarıyor okura.

Ancak anlatıcının sürekli olarak büyük laflar etmesinin beni yorduğunu ekleyeyim. “O anda anladım, işte o bakışından belliydi, bundan sonra hiçbir şey aynı olmayacaktı, kapıdan girdi ve bittik” filan - hayatta bu kadar çok kırılma noktası yok bence. Bunları gözümüze sokmadan da metni sürükleyici yapabilirsiniz kanımca Bay Mercier, onu da eklemeden edemeyeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zidane'in Melankolisi
Hayatımda aklım ererek izlediğim ilk Dünya Kupası Fransa ’98 idi, 11 yaşındaydım. O güne dek bir şekilde ilgimi çekememiş olan futbola o turnuvada resmen aşık oldum, Deschamps’lı, Desailly’li, Zidane’lı Fransa takımına basbayağı vuruldum; hatta final maçında tüm memleket ve ev halkı adet olduğu üzere Brezilya’yı tutarken ürkek ürkek “ben Fransa’yı tutuyorum” dedim. Fransa o kupayı aldı, benim de Zidane’a olan sevgim yıllar içinde büyüdükçe büyüdü. Haliyle 2006 Dünya Kupası’nda da takımım Fransa’ydı, bir de Zidane jübile yapacaktı filan, kupayla veda etsin çok istiyordum ama final maçının son anlarında o meşum ve meşhur olay, Materazzi’ye kafa atma hadisesi oldu. Halamların evinin mutfağındaki küçük televizyonda babamla o anı seyredişimizi, benim hüngür hüngür ağlamaya başlayışımı dün gibi hatırlıyorum. Neyse, sonuçta Zinedine Zidane benim hayatımın büyük figürlerinden biridir, bir sürü çocuğun olduğu gibi benim de kahramanımdır. Dolayısıyla bu kitaba başlıyor olmaktan ötürü olağanüstü bir heyecan duyuyorum. Hadi!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tavşan
Hayatım boyunca okuduğum en kötü birkaç kitaptan birini okudum, bana büyük geçmiş olsun. Kırk yılda bir “popüler edebiyatta neler oluyor acaba” diye kafamı uzatıp bir bakasım geliyor, her seferinde pişman olup geri kaçıyorum. Bu seferki ise o kadar kötüydü ki cenin pozisyonunda ağlamak, hatta annemin karnına saklanıp hiç çıkmamak istiyorum.
Sahiden rezillik. Bu çağın edebiyatı buysa kapatıp çıkalım bence ya, bu nedir Allah aşkına? Kitabın Barbie pembesi kapağı bana bir şeyler söylemeliydi, duymamayı seçtim, iyi halt ettim. Barbie filminden ne kadar nefret ettiysem bundan da o kadar nefret ettim - tam olarak aynı işi yapıyorlar bence. Azıcık farklı bir şey yapar gibi yapıp üzerimize milyar tane klişe boca etmek, çok “protest” bir şey söylüyor gibi yapıp hiçbir şey söylemeyerek ele aldıkları şeyi güçlendirmek yerine altını boşaltmak, kıymetleri kendilerinden menkul iddialarına süper güvenip sonsuz saçmalama hakkını kendilerinde görmek ve okuru / izleyiciyi aptal yerine koymak. Daha da sayarım ama kendimi kontrol etmeye çalışıyorum.
Yerseniz feminist bir anlatı okuyoruz, oysa okuduğumuz tek şey kafayı erkeklerle bozmuş bir grup kadının hikâyesi. Kusura bakma Mona Awad ama kitap boyunca yerli yersiz Virginia Woolf, Sylvia Plath filan demen metnini derinleştirmiyor, aksine bu gerçekten cesur kadınlara hakaret gibi bir şey oluyor yaptığın iş.
Rüyanın gerçekliğe, fantezinin şiddete, sayıklamanın hakikate karıştığı bir roman yazacaksan altını da dolduracaksın. Mesela Carlos Fuentes gibi, mesela Cortazar gibi, mesela John Fowles gibi yazacaksın, o zaman ikna edici olursun. Böyle bir işe girişeceksen bir de doğru düzgün bir üslup geliştireceksin, Gossip Girl diyaloglarından daha berbat bir metin çıkarıp “roman yazdım” demeyeceksin. Böyle bir metin lirik ve hatta yer yer epik bir dil ister, içinde altı çizilecek bir tane bile akılda kalıcı olmayan 340 sayfayı insanlara okutamazsın ya.
Ya da okutursun, çünkü çağımız tam bu yüzeyselliğin, bu özentiliğin, bu sığlığın çağı.
E bravo o zaman, tutturmuşsunuz.
Bu arada kitabın çevirisi de baya kötü ama bu kitaba çok bile o çeviri, o nedenle oraya hiç girmiyorum.
Bu kitabı gördüğünüz yerde kaçın lütfen. Zamanınıza yazık.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ötekilerin Kökeni
Harvard Üniversitesi'nin her yıl farklı bir yazarı ağırladığı Norton Konferansları'na bayılıyorum. Edebiyat dünyasının en önemli etkinliklerinden biri olduğu için tüm yazarlar müthiş hazırlanarak geliyor ve ortaya şahane şeyler çıkıyor. Daha önce Jorge Luis Borges'in Şu Şiir İşçiliği adıyla yayınlanan konuşmasını ve Italo Calvino'nun Amerika Dersleri: Gelecek Binyıl İçin Altı Öneri başlığıyla kitaplaştırılan konuşmasını okumuştum, bu kez Toni Morrison'un 2016'daki Ötekilerin Kökeni başlıklı dersine vardı yolum. (Orhan Pamuk'un 2009'daki Norton konuşmasının da Saf ve Düşünceli Romancı başlığıyla yayımlandığını hatırlatayım.)

"Öteki" konusu, malum, Morrison edebiyatının temel meselesi. Morrison da bu uzun konuşma serisinde on dokuzuncu yüzyılda kaleme alınmış tıp makalelerinden, köle ve efendilerin günlüklerine, Hemingway, Faulkner, Conrad ve Flannery O’Connor gibi yazarların eserlerine uzanarak "öteki" / "yabancı" fikrinin zihin dünyamızda nasıl biçim aldığına bakıyor.

Hayatta öteki fikriyle ilk karşılaşmasını anlatarak başlıyor konuşmaya, tuhaf ki bunu ilk hissettiği an derisinin renginin koyuluğundan ötürü değil, tam tersiymiş; çocukluğunda büyük annesinin kendisini yeterince siyah bulmamasıyla karşılaşmış bu meseleyle ilk kez. Ardından da hayatı boyunca nasıl buna dikkat kesildiğini, dünyayı bu öteki paradigması üzerinden okuduğunu hem kendi yaşamından anekdotlarla, hem de yukarıda söylediğim gibi türlü edebi metinleri bu perspektiften inceleyerek aktarıyor.

Zaman zaman kendi eserlerini yazarken yola çıktığı konuları da aktardığı için Morrison külliyatında ilerledikten sonra okumak daha yerinde olabilir diye düşünüyorum.

Ta-Nehisi Coates'un önsözü de çok iyiydi, oradan bir pasajla bitirmek isterim: "'Irkçılık' yerine 'ırk' sözcüğünü kullandığımızda ırkın doğal dünyanın özelliklerinden biri, ırkçılığın da bunun öngörülebilir bir sonucu olduğu düşüncesini somutlaştırmış oluyoruz. Bu neden sonuç ilişkisinin tam tersi biçimde kurulması gerektiğini, ırkçılığın ırk kavramından önce ortaya çıktığını gösteren çok sayıda akademik çalışma yapılmış olmasına rağmen Amerikalılar hâlâ bunun ne demek olduğunu anlamış değiller."

Sadece Amerikalılar değil, hepimiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hamnet
Hani bazı rüyalardan uyandığınızda kendinizi gördüğünüzün bir rüya olduğuna inandıramazsınız bir süre; gördüğünüz tuhaf manzaralar gerçekmiş, o garip, bulanık, puslu yerlere gerçekten gitmişsiniz gibi hissedersiniz, hatta dönememiş, orada kalmış gibi olursunuz. Bu kitap işte bu, Maggie O'Farrell'in şiirli dili beni öyle bir yere götürdü ve geri gelebildim mi, emin değilim.

Hamnet 2020'de yayınlandığında epeyce konuşulmuş, hatta prestijli Women's Prize for Fiction ödülüne layık görülmüştü, dilimize çevrildiği için çok mutluyum. Hem de nefis bir çeviri bu, Kıvanç Güney'e teşekkürlerimi en baştan iletmiş olayım.

Kitap, William Shakespeare'in küçük yaşta ölen oğlu Hamnet'in hikâyesinden yola çıkıyor. Hikâyesi diyorum ama aslına bakarsanız Hamnet'e dair çok az şey biliyoruz, ölüm sebebi bile belirsiz. Yüzlerce yıldır bu konuda çokça spekülasyon yapılmış, ancak Shakespeare'in ünlü trajedisi Hamlet'in oğlunun ölümüne dair olduğu iddiası bile kanıtlanamamış. Dolayısıyla bu kitaba bir "tarihsel roman" demek doğru olmaz sanırım. Maggie O'Farrell bu minik bilgiyi alıyor ve hayal kuruyor, bundan koca bir roman devşiriyor. Ama ne roman.

Anne Hathaway adıyla bildiğimiz ama bazı kaynaklarda Agnes Hathaway adıyla geçen Shakespeare'in eşi, romanın bel kemiği. Bir kadın, bir eş, bir anne olarak Agnes'i müthiş derinleştirmiş O'Farrell, öyküyü büyük ölçüde onun üzerinden anlatıyor. (Anlatıyı "kahraman, yıldız erkeğin" değil, arkada kalmış gözüken kadının üzerinden aktarmasıyla Ursula K. Le Guin'in Lavinia'sını anımsattı bana.) Nasıl güzel bir dil, nasıl güzel seçilmiş sözcükler. Öyle bir içine girdim ki sanki Agnes oldum, dünyayı başka türlü duyumsayan; sesleri, kokuları, renkleri başka türlü gören bu sihirli kadını içimde hissettim.

Ve tabii acısını, yasını da içime kabul etmek durumunda kaldım. O kadar güçlü yazılmış ki hissetmemek imkansız bence. "Tekinsiz masal" diye bir şey var mı bilmem ama bu kitabı başka türlü tanımlayamayacağım. Bir masal gibi büyülü ve akışkan ve fakat bir yandan da çok tekinsiz, ürkütücü. Çok ama çok beğendim.
Yanıtla
8
2
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Armut Bahçesi
Gürcü yazar Nana Ekvtimishvili'nin 2021 Uluslararası Booker Ödülü'nün uzun listesinde yer alan Armut Bahçesi kitabı epey sert bir konuya odaklanıyor: post-Sovyet Gürcistan'da zihinsel engelliler için kurulmuş bir yatılı okulda yaşayan Lela ve arkadaşlarının hikâyesini okuyoruz; maalesef ki fiziksel & psikolojik şiddet, zorbalık ve istismar da hikâyenin içinde kendine bolca yer buluyor.

Aslen sinemacı olan Ekvtimishvili'nin ilk romanıymış bu, açıkçası bu kitapla ilgili beklentilerim daha yüksekti. Anlattığı hikâye her ne kadar güçlü olsa da bir şekilde karakterle ilişkilenmekte, yaşadıkları korkunç deneyimleri hissetmekte zorlandım, yazarın üslubu bana yeterince güçlü gelmedi. Belki de kendisinin sinemacılığındandır, yer yer sanki ancak canlandırılınca duygusunu geçirebilecek, senaryovari bölümler vardı kitapta.

Bu ara çevirilere çok homurdandım ama maalesef yine aynı şey oldu; kötü çeviri beni çok zorluyor. "mişti" diye biten bir cümlenin ardından "di"li cümle kurup bir sonraki cümlede tekrar "mişti"ye dönemezsiniz ya, yapmayınız artık. Türkçe 101 bu, çevirmenim diyorsanız cümleler arasında çat çut zaman kipi değiştiremezsiniz, bunlar nasıl çevirmenin, editörün, son okumacının kulağını tırmalamaz, dil duygusu nasıl devreye girmez ben anlamıyorum, gerçekten okurken bütün odağım dağılıyor, kopuveriyorum metinden.

Sonuçta biraz yavan ve sönük buldum, Booker listesinde yer alan kitaplar genelde üzmüyor ama bu defa öyle olmadı. Belki de adaylığının yolunu açan İngilizce çevirisi bambaşkadır, bilemiyorum. Ama çarpıcı bir öykü, bir kitabı tek başına iyi yapmaya yetmiyor işte. (Konusu da benzediği için aklıma Nickel Çocukları'nı getirdi, onda da öykünün gücüne rağmen kitabı sevememiştim.)

Bu hikâyeden çok sarsıcı bir film olur fakat. Belki Nana Hanım filme de çeker bu öyküyü, kim bilir?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Profesör Do'nun Göz Kliniği
Güney Kore edebiyatıyla ilişkim Han Kang’dan ibaret sayılabilir, fakat ortalıkta “Güney Kore çoksatanı” diye bir mesele olduğunun da farkındayım, Profesör Do’nun Göz Kliniği vesilesiyle bu meselenin ne olduğuna dair azıcık fikir edinmiş oldum. Bu arada sadece romanlarda değil tabii; müzik ve dizi meselelerinde de popüler Kore kültürünün dünyada yarattığı etki başlı başına üzerine konuşulası, neyse, kitaba döneyim.

Anladığım kadarıyla tamamı bir şekilde bir dükkanda / mağazada vs geçen (hepsinin kapakları öyle zira) ve normal başlayıp fantastik bir yerlere evrilen hikâyeler anlatan kitaplar Kore’de ziyadesiyle popüler, pek çoğu yabancı dillere de çevriliyor zaten. Yoonha Byun imzalı Profesör Do’nun Göz Kliniği kitabı da o furyanın bir üyesi. Lise öğrencisi Eunhu adlı bir genç kızın öyküsünü okuyoruz. Babasını küçük yaşta kaybetmiş, dünyaya uyumlanmakta güçlük çeken, yalnız ve yoksul biri kendisi. Bir gün bir karganın çaldığı el aynasının peşine düşerek terk edilmiş bir depoya giriyor ve kendini Dolunay Göz Kliniği adlı gizemli bir tedavi merkezinde buluyor, olaylar gelişiyor.

Ama sanki biraz fazla mı gelişiyor ya? Ben fantastik severim ama fantastiğin kendi kurallarını yaratanını, o evrene ikna edenini severim; bu kitap bana ziyadesiyle dağınık geldi bu açıdan. Bir yerlerden dumanlar çıkıyor, bir şeyler ışığa dönüşüyor, birileri yok oluyor, beliriyor filan? Ne oluyor yani? Kitap şüphesiz ki kendini okutuyor zira ortada bir gizem var ama o gizem de tam çözülmüyor bence, daha doğrusu bu kadar kuralsız bir evrende sunulan çözüm de bana çözüm gibi gelmedi. Bu tür kitaplarda olduğu gibi kayıp, yas, umut, fedakarlık gibi büyük meselelerd dair de bir şeyler söylüyor roman ama tabii bunları hiç derinleştiremediğini söylemem lazım.

Yolun başındaki okurlar ve türün meraklıları için ilginç olabilir ama ne kurgusu, ne meselesi, ne dili itibarıyla beni hiç tatmin edemedi maalesef. Ama dediğim gibi, bence bu janr benim janrım değil zaten, edebiyatta aradığım şey başka bir şey benim, dolayısıyla seven sevmeye devam edebilir. Ama bu vesileyle şu popüler Kore edebiyatının tadına bakabildiğim için memnunum diyebilirim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şimdi Buradaydı
Gündem nedeniyle herhangi bir şey okumakta ziyadesiyle zorlandığım bir dönemde Irmak Zileli’nin Şimdi Buradaydı’sı beni ele geçirdi resmen. Bu kadar odaklanamadığım bir zamanda nasıl bu kadar içine aldı bu kitap beni, şaşkınım. Epeydir bir yazar benimle böyle oyun oynamamıştı, açıkçası çok keyiflendim.

Yanlış olmasın, keyifli bir hikâye değil okuduğumuz. Bir psikiyatrı dinliyoruz; Birkan. Birkan, danışanlarından (o “hastam” diyor) biri olan Yankı’nın cinayet işleyeceğinden korkuyor, kitapta ilk öğrendiğimiz şey bu. Bu bilgiyle başlayıp geriye, çok geriye gidiyoruz ve Yankı’nın hikâyesini dinliyoruz - terapistiyle paylaştığı kadarını elbette. Paylaşmadığı kısımlarıysa Birkan kafasında dolduruyor ve doldururken aslında danışanıyla ilgili olduğu kadar kendiyle ilgili de çok şey fâş ediyor. 12 Eylül’e ve öncesine dek uzanıyor öykü, o zamanlar birer çocuk olan bu iki adama memleketin nasıl benzer deneyimler yaşattığını öğreniyoruz okudukça.

Bundan ötesini anlatmam güç çünkü kitap neredeyse bir polisiye roman kadar katmanlı, sürprizli, merak uyandırıcı. Metinde ilerledikçe insanın heyecanı azalmadığı gibi artıyor da ve bence muazzam bir finalle bitiyor. Çok çok iyi kurgulanmış bir hikâye ama bundan ibaret değil: çok da iyi yazılmış bir roman bu. Birkan ve Yankı’nın birbirine karışan sesleri, terapi süreci ilerledikçe terapistin iç sesini gitgide daha yüksek duymaya başlamamız, başlangıçta son derece basit bir karakter gibi gözüken Yankı’nın her sayfada biraz daha karmaşıklaşması, yazarın bizi başta inandırdığı her şeyi yavaş yavaş yalanlaması, sürekli vites yükseltmesi... Bu kadar tek sesli bir romanda bu ritmi ve tempoyu tutturmak hiç kolay bir iş değil şüphesiz.

Son olarak Arzu’ya dair bir şey söylemek istiyorum, zira sanırım tüm kadınlar kendilerini Arzu’nun pozisyonunda bulmuştur hayatta. O sıkışmışlık ve çaresizlik duygusunun bu kadar tanıdık olması ne acı. Aslında sadece Arzu da değil, kitaptaki tüm kadın karakterlerin, her yere sinmiş erkek öfkesi ve bencilliğinden paylarını almış olmaları da yine memlekete dair çok şey söylüyor.

Ezcümle, çok sevdim. Dilinin biraz daha oyuncaklı olmasını isterdim sadece ama olsun o kadar.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeşil Papa
Guatemalalı yazar Miguel Angel Asturias'ın Muz Trilojisinin Kasırga'nın ardından gelen ikinci kitabı Yeşil Papa beni tahminimin ötesinde zorladı. Sevmedim demeyeceğim ama nasıl demeli, yer yer kuru buldum kendisini. Asturias gibi büyülü gerçekçiliğin kurucu babalarından biri olan ve kaleminin gücünü çok iyi bildiğim bir yazardan daha zengin bir metin bekliyordum.

Yeşil Papa, Chicago'daki büyük muz tröstünün başkanı, "Yeşil Papa" lakaplı Geo Maker Thompson adlı bir karakterin öyküsü etrafında şekilleniyor. Asturias'ın sevdiği konuların başında gelen bir kolonileştirme hikâyesi bu. Beyaz adamın yerel halkı parası ve "imkan"larıyla sömürgeleştirmesi, yerel halkın içinde yarattıkları çatışmalar, karşı koyanlar, teslim olanlar... Bildiğimiz izlekler ancak karakterler yer yer fazla karikatürize çizilmişti; iyiler çok iyi, kötüler çok kötü. Amerikalılar sömürgeleştirme planlarında çok net, çok kararlı vs. Yani politik mesajını vermek için karakter zenginliğinden feragat ettiği yerler vardı yazarın ki buralar beni biraz uzaklaştırdı kitaptan.

Bir diktatör anlatısı olan çok sevdiğim kitabı "Sayın Başkan"da tutturduğu dengeyi burada tutturamadığını düşünüyorum naçizane. Üçlemenin son kitabı "Gözleri Açık Gidenler"i de okuyacağım elbette ama bu biraz beklentimin altında kaldı. Bu arada Cemal Süreya çevirisi elbette lezizdi, onu da ekleyeyim.

Bir tanecik cümle bırakıyorum, kitaptaki ana konunun dışında kalan ama aklımda çok yer eden bir cümle, çünkü evet, öyle: "Cinsel sevgide tanımlanamaz bir öç alma gücü var."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gemiden Düşen Adam
Göz bebeğimiz Holden Kitap'ın yeni serisi Kuytu ile; serinin ilk kitabı Amerikalı yazar Herbert Clyde Lewis imzalı “Gemiden Düşen Adam” vesilesiyle tanıştım - tabii Lewis ile de. Kuytu serisi, şu veya bu sebeple edebiyat tarihinin tozlu raflarında unutulup gitmiş kıymetli eserleri bulup gün ışığına çıkarmayı hedefliyor. Ne güzel bir derttir bu, şanslıyız. Bu minik romanın sonuna, eserin hatırlanma ve “kurtarılma” sürecini ve 41 yaşında intihar eden yazarının öyküsünü anlatan bir makale de eklenmiş ki bu da kitaptan aldığım zevki daha da artırdı. Pekala iyi eserler yanlış zamanlamalar ve yanlış tercihlerle hak ettikleri ilgiyi göremeden kaybolup gidebiliyor sahiden.

Gemiden Düşen Adam sahiden iyi bir kitap. Dışarıdan bakınca kusursuz gözüken ve son derece sıradan, sıkıcı bir hayata sahip, her şeyi olması gerektiği gibi yapan bir adam olan Henry Preston Standsih bir gün bu sıradanlığa dayanamayarak kendini yollara vuruyor ve karısıyla çocuklarını New York’ta bırakıp bir seyahate çıkıyor. Bu seyahatin bir noktasında gemiden düşüyor. Kitap suda sürüklenen ve kurtarılmayı bekleyen Lewis’in düşünceleri ve gemidekilerin olayı fark etmelerini anlatıyor.

Hem Lewis, hem gemideki karakterler çok iyi çizilmiş. Önyargıları, sabit fikirleri, statü endişeleri, nasıl görüldükleriyle ilgili dertleri, bencillikleri. Aslında bu karakterler üzerinden epey sağlam bir insan eleştirisi yapıyor Lewis. Standish’in suda sürüklenirken hayatını gözden geçirdiği bölümlerde hayat ve ölüm arasındaki çizginin inceliğinin hiç farkında olmayışımız, modern çağın insanları olarak istediğimizi elde etmeye ne kadar alışık olduğumuz ve bunun gerçeklik algımızı ne kadar çapraşıklaştırdığı çok iyi anlatılıyor.

Küçücük ama çok sürükleyici, bir oturuşta okunabilecek ve kendini okuturken bir sürü de soru bırakmayı başaran bir kitap. İyi ki bunca yıl sonra keşfedilmiş de okuyabilmişiz.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir