Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beni Asla Bırakma
Röportajlarında anıların değişkenliğinden ve tekrar tekrar, farklı biçimde kurulumundan yola çıkarak bir anlatı oluşturduğunu söylüyor Ishiguro. Kurmacanın gerçeğe yaklaşması üzerinden düşünüyorum, zihnin hatıraları oluşturma aşamasında güvenilmez anlatıcıdan bilinç akışına kadar pek çok tekniğin aslında sembollerle, kağıt üzerinde oluşturulan bir yaşamdan başka bir şey olmadığını düşünüyorum, bu noktada kurmacayla gerçek arasındaki sınırlar ortadan kalkıyor. Kendi adıma söylemeliyim ki ikisi arasındaki ayrımı Ishiguro kadar belirsizleştiren pek az yazar biliyorum. Lineer anlatı kalınca bir çizgi çekiyor araya, okuduğum şeyin kurmaca olduğu kendini ele veriyor ama düşünmenin sezilen doğasına yaklaşıyorsa bir metin, bütün teknikler ortadan kalkıyor - ki başlı başına teknikler olarak düşünmeyesim var, aradaki çizgi böylesi belirsizken - ve kategorilere ayrılmamış yaşamın doğallığı beliriyor, dolaylı bir yolla da olsa bu doğallık yakalanabiliyor. Ishiguro'nun muhteşem yazarlığının birkaç temelinden biri.
Lineer anlatıda metni oluşturan parçalar adım adım belirir ve sonuca doğru bir bütün oluştururlar. Karakterlerin gelişimlerini, olguları anlamlandırışlarını vs. görürüz, bu çerçevenin arka planı betimlemelerle doldurulur, farklı akışlar bir noktada birleşir, pek çok şey olur kısaca. Oysa Kathy H.'nin anlatıcı olduğu bu anlatıda tamamlanmış bir çember görürüz, şimdiye dek uzanan farklı çizgilerin yeni yeni birleşmeye başladığı bir noktada bulunan Kathy, hatırlamaya başladığı noktada bile şimdiden sonrasını gözardı etmez. Geçmişe doğru çıktığı yolculuklarda hatırladığı, yaşanan sayısız olay onca yıldan sonra yeni anlamlar kazanmaya devam eder, akış tek yönlü değildir, geçmişten şimdiye ve şimdiden geçmişe gidildiğinde olaylar yeni anlamlar kazanır ve eskileri ortadan kaybolur. Tek bir bilince dayandığımız için tutarsızlık, çarpık gerçeklik gibi zihinsel yan etkiler aranması doğaldır, kendimce tarihlere özellikle dikkat ettim. Bir zaman akışı çizelgesi çıkartmaya çalıştım ama geç kaldığım için başaramadım, sonrasında asıl yapmam gereken şeyi yapıp sadece metni okudum, üzerinde çalışmaya kalksam çok güzel bir şeyi kıracakmışım gibi hissettim.
Anlatıcının bildiği, bildiğini düşündüğü ve okur için oluşturduğu geçmiş tek bir okumayla çözümlenecek gibi değil, anlatıcının bildiklerine yaklaştıkça kendi "tam" anlatısında gedikler ve sonradan tamamlanacak parçalar olduğunu, en azından üzerinde düşünülecek ve ilk okuyuşta görülemeyecek şeyleri fark ediyoruz.
Başta Kathy'nin bakıcı olmasından, Tommy ve Ruth'la yıllar sonra karşılaşmasından ve yetimler yurdu gibi varsayımsal yaklaşımlara açık olan Hailsham'dan başka bir şey yok elimizde. Daha da önemlisi, yıllar sonra makine olmadığını düşünen bir klonun kendini aradığı noktada -anılarını derlemesini bu yoldaki son adım olduğunu düşünüyorum- her şeyi öğrendikten sonra bulduğu şeyin gerçeklik-kurmaca çizgisinin pek de önemli olmadığını göstermesi.
Beni Asla Bırakma, Kathy'nin en sevdiği şarkı. "Bebeğim" sözcüğünü gerçekten bebek olarak anlar ve şarkıyı söylerken bebek tutuyormuş gibi yapar, o sırada kendisini izleyen Madam'ın ağladığını görür.
Müthiş bir son.
Ishiguro'da arayış izleği, belleğin olduğu gibi yansıtılmasının en makul sebebidir. Kişi tek başına kendi çerçevesinin dışına çıkamaz, dünyayı ve kimliğini oluştururken yansımalarına ihtiyacı vardır. Bu yansımalar arayışın itici gücünü oluşturur ve gerisi belleğe kalır, kopuşların tarihi -doğru veya yanlış- kişisel tarihtir, dünya tarihiyle birlikte. Büyük bir fark varmış gibi gözükür, eklektik bir yapı oysa.
The Island var ki filmle bu kitap aynı yıl çıkmış, ilginç. Bazı sitelerde ikisi karşılaştırılmış, dikkat çekici bilgilere ulaşılabilir. Dune'daki Tleilaxu meselesi var, organ çiftlikleri konusunda sağlam bir fikirdir. Bunlar bir yana, Ishiguro'nun bu metninin klasik anlamda bir distopya içerdiğini düşünmüyorum, distopik bir dünyada -belki günümüzün modern köle üreten dünyasının bir metaforunda- geçen bir hikâye denebilir. Ama ne hikaye!
Yanıtla
21
30
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlık Gözükünce
Styron'ın sadece bir metni çevrilmiş Türkçeye, diğer metinlerinin çevrilmemesi büyük eksiklik. Söylenenlere göre Faulkner ayarında bir yazar, Pulitzer ödüllü.
Styron, altmışından sonra bipolar bozukluğun karanlık dünyasını keşfediyor ve rahatsızlığının acı uçlarını, sonsuz derinliği anlatıyor. Çıkışsız bir sokakta dolaşıp duran insanın binaların arkasını görebilme çabası. Psikiyatrinin ve farmakolojinin bu rahatsızlığın giderilmesinde ne ölçüde etkili olduğu da bir diğer konu. Onca yılın ağırlığı ve ayaklardaki tozların kayalara dönüşmesi bir diğeri.
1985'te Paris'in sokaklarından birinde, neon ışıkların altında yakalandığı krizle başlıyor Styron. Otuz beş yıldan sonra geldiği Paris'te alacağı prestijli ödülün töreninden önce kafa dağınıklığıyla mücadelesinin aslında çok daha derin bir savaşın parçası olduğunu anlıyor ve kara güneşle ilk kez yüz yüze geliyor. Birkaç gün öncesinde çöküntünün pençesinde kıvrandığının ayrımına varmış olsa da her zamanki bunaltılardan birinin geldiğini düşünüyor, her şey siyaha gitmeden önce. "Ödül tarihi yaklaştıkça ne çalkantılar yaşayacağımı öngörebilsem, baştan reddederdim ödülü." (s. 18) Prix Mondial Cino del Duca, kültür çeşitliliğinden yola çıkarak verilen saygın bir ödül. Jorge Luis Borges ve Yaşar Kemal, bu ödülü alanlardan sadece ikisi. Styron için büyük onur ama o kadar tükenmiş bir hale geliyor ki odasında olmaktan başka istediği bir şey yok. Halcion nam ilacın yardımıyla birkaç saat uyuyabilmiş olsa da tedirgin, yakın zamanda bıraktığı alkolün ve uyuşturucunun yoksunluğunda ayakta kalmaya çalışsa da başarabilecek gibi değil. Bu noktada hastalığı hakkında okuduğu kitapları hatırlıyor, "kuluçka evresindeki depresif kimlik", belirtileri görmezden gelmesine yol açıyor. Psikolojik olarak tedaviye hazır olmanın kabullenilmesi gereken bir yanı var gerçekten; görünmeyen yaraların bir başına iyileşebileceği inancından temellenen bir durum. Kabuk bağlayan yaralar, zihnin de beden gibi iyileşebileceğini düşündürüyor ama bu bir yanılsama, bazı kısa devreleri onarmak için yardım almak şart. Bu noktada psikoterapi ve farmakoloji arasındaki savaşı irdeliyor Styron, ortaçağın mezhep ayrılıklarına benzettiği bu mücadeleyi sağaltım için gereken iki farklı kutbun birbirini itmesi gibi bir mantıksızlığa bağlıyor.
Ruh-hali-yarılması. Ödül töreninden sonra yenilecek yemeğe katılamayacağını söyleyen Styron, komitenin tepkisiyle karşılaşınca rahatsızlığını söylemek zorunda kalıyor. Sabahın duru anları, öğlene doğru ortadan kayboluyor ve akşama doğru mutlak bir umutsuzluğun yorgunluğundan başka bir şey kalmıyor geriye. Yine de yemeğe katılıyor Styron ve anlayış kıtlığı yüzünden çekilen acının çoğaldığını söylüyor. Sağlıklı insanların çarpık bir zihnin ne gibi acılara yol açacağını bilmediklerini, zaten karanlıkta bir başına kalmış insanın bu yalnızlıkta daha fazla acı çektiğini belirtiyor. "Bu durumu açıklayacak daha uygun bir sözcük bulamıyorum: Bilincin yerini 'somut, aralıksız işkence'nin aldığı kaskatı bir çaresizlik." (s. 27) Akşam yemeğinde ödül çeki kaybolunca, etrafındaki insanlar masaların altında çeki ararken aslında bilinçaltının bilince eziyet ettiğini düşünüyor Styron, çeki bilmeden ama bilerek kaybetmiş olabilir, orada olmaması gerekirken orada olduğu için.
Otele dönüş yolunda Albert Camus ve Romain Gary'yi düşünüyor, bu noktada yazarın ilginç anılarını öğreniyoruz. Yakın arkadaşı olan Gary, 1960'ta Paris'e gelecek olan Styron'a Camus'yle bir akşam yemeği ayarlayabileceğini söylüyor. Camus hayranı olan Styron çok seviniyor ama daha yola çıkmadan Camus'nün araba kazasında öldüğü haberi geliyor. Arabayı kullanan kişi Camus'nün yayıncısının oğlu, deli gibi sürermiş ve aşırı hız yaparmış. İntiharımsı, ölümle flört halinde bir durum. Camus'nün metinlerini düşünüyor Styron, intiharla ilgili çıkarımlarda bulunuyor ve Gary'den aktarmaya devam ediyor. Gary'nin söylediğine göre Camus bazı zamanlar bezginliğinden bahsedermiş, intihar konusunu açarmış. Hiçbir ciddi girişimde bulunmamasını rağmen ölümü aradığı söylenebilir. Ruhsal tedirginliklerden yakasını kurtaramayan Camus'nün de uzun süreli bir çöküntüye girmiş olabileceğini söyleyen Styron, Gary'nin sık sık bozulan ruhsal sağlığına geçiyor. Bilinen bir hikâye aslında; Romain Gary'yi Emile Ajar olarak da biliyoruz, eşi Jean Seberg'in iyi bir oyuncu olduğunu biliyoruz ve ikisinin intiharının aynı kaynaktan türediğini biliyoruz. Gary, Seberg'e bir baba ve sevgili sevecenliğiyle yaklaşırmış, çok sevdiği bu kadının intiharı onu yıkıp geçtikten sonra kendisi için başka bir yol olamayacağını düşünmüş. Çöküntüden kıvrandığı zamanları, hastane günlerini anlattığı metni okuduğum en çekiç metinlerden biri olabilir.
Paris'te yaşadıklarını sanatçıların yaşantıları üzerinden örneklemeyi sürdüren Styron, Abbie Hoffman'ın ve Randall Jarrell'ın intiharlarını anlatıyor, şöyle özetlenebilir: "Korkak olduğu ya da moral bir zayıflık taşıdığı için asla değil de içini kasıp kavuran çöküntü sancısına daha fazla katlanamadığından." (s. 39) Primo Levi son vuruş. Toplama kamplarından kurtulduktan yıllar sonra intihar etmesi, yaşayanlara bir ihanet olarak görülüyor. İntiharın bu kadar büyütülmesi, yaşamın kutsallığı safsatasından kaynaklanıyor sanırım. Yaşamak güzel ve iyidir, iyi olmadığı noktada sona erdirilebilir. Her şey gibi bu da çok basit ve anlaşılır bir şey olmalıydı, olamadı. İntihara zayıflık gözüyle bakıldığı sürece ölümden korkulacağını düşünüyorum. Neyse, kendi yaşantısına dönüyor Styron ve rahatsızlığın adından yola çıkarak kendi çöküntüsünü inceliyor. "Depresyon" sözcüğü sıradanlaştıkça asıl kimliğinin yıkıcılığı da örtülüyor, oysa dipsiz bir kuyu bu, insanın yaşayacağı en kötü anların sebebi. Hastalığın kuluçkadan çıkma evreleri, Paris'ten dönülen otuz yıllık sevgili yuvanın katlanılmazlığı, hastane günleri, yanlış tedavi uygulayan doktorlar, ilaçların yıkıcılığı ve sağaltıcılığı, pek çok mevzu bu tek kutuplu çöküşün etrafında değerlendiriliyor.
Sıkı bir yazarın anıları, diğer sıkı yazarlar ve tekme tokat hacamat edilecek hastalıkla birlikte.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yansılar Kitabı
Münir Göle'yi yıllar önce bir Borges çevirmeni olarak tanıdım. Sonrasında başka metinlerin çevirmeni olarak. Sonrasında öykücü olarak. Ve fotoğraf sanatçısı olarak.
Göle'nin öykülerine çizgisel anlatı hakim, zamanlar arası geçişler çizginin farklı noktalarına ulaşıyor ve bağlantı noktalarını oluşturuyor, bunun dışında klasik anlatının dışına pek çıkılmıyor. Borges'i anımsatan bazı öykülerde bu lineerliğin belirsizleştiğini söylemek mümkün, Arayış öyküsü yıllara yayılmış bir yolculuğun, tesadüflerin ve şehirlerin odağında döngüsel bir anlatı oluşturuyor. Yedi öyküden pek azı bu tür bir sarmal içeriyor. Meselelerin ağırlığı farklı tekniklerin kullanımını zorlaştıracak bir yoğunluk taşıyor; toplumsal kodların belirlediği yaşamlardan kurtulma çabası, değer yargılarının çoktan biçimlediği bir dünyada birey olarak var olmanın mücadelesi, cinselliğin ketlenmesi, özgürlük arayışı, bolca müzik, bir o kadar kitap. Öyküleri derinleştiren bağlar.
Zaman Kayması, Zeigarnik işi. Yaşanamamış anlar imgelerle doldurulur ama imgeler başka kaynaklardan gelir, boşluk hiçbir zaman tam olarak dolmaz, her an hissedilir. Eşi Sara'yla sevişirken yıllar öncesinin Aylin'ini aklından çıkaramayan esas oğlanın durumu bu. Üniversiteden arkadaşı olan Aylin'le hafta sonlarını birlikte geçirirler, yakınlaşmanın büyüsünden daha derin bir ilişkiyi bozmamak için uzak dururlar ve yaşam onların arasına denizler koyar. Sara'yla Meksika'da tanışıp evlenir adam, eşini çok sever ama eskinin imgeleriyle Sara'yı ayrıştıramadığı noktada gerçekle kurgunun derinliğine iner, İstanbul'a gelip Aylin'i görmeye karar verir. Yılda bir görüşmektedirler ama bu kez farklı bir şey için, aralarındaki şeyi çözmek için buluşurlar. Şehir değişmiştir, kendileri değişmiştir ama adamın tutkusu sürmektedir, düşündüğü her şeyi anlatır. Aylin sessizce dinler, adamın elinden tutar ve arkadaşının evine götürür. Sevişirler, imge ortadan kalkar.
Sara, eşindeki huzursuzluğu sezmiştir ve gitmesine izin vermiştir, Aylin Sara'nın sunduğu bu özgürlüğün değerinden bahsedip adamı yollar. Adam mutludur, Sara'yı özlemiştir, böyle bir son. İyi ama adam neden mutludur? Geçmişin boşluğunun şimdiyle doldurulacağını sanmam. Birlikte keşfettikleri şey eskinin ulaşılmazlığı dışında bir şey olabilir mi? Yoksunluk yine sızacaktır, çatlağın onarılmasının bir yolu var mı?
Yanılsama, bir insanı tanımanın yıkıcılığı üzerinde duran bir öykü. Anlatıcı, Serra'yı sevmektedir ve evlendiklerinde sevdiği insanın hep yanında olacağı için mutluluktan havaya uçar ama birlikte yaşamanın getirdiği problemleri öngörmedikleri için hayal kırıklığına uğrarlar. "Duygusal eğitim" diyor anlatıcı, Flaubert'in çizgisine yakın bir seyirle birbirlerinden yavaş yavaş tiksinmelerini görürüz: Ayak tırnaklarının kesilmesine şahit olmak, öç almaya kadar giden bir mahremiyet ihtiyacının yarattığı yıkımı simgeler, tuvalet ihtiyacı kirli bir şey gibi gelir, masada unutulan bir tabak katlanılmazlığı ortaya çıkarır. Anlatıcı, bu mesafeyi uzak ülkelerdeki rahat, özgürlükçü flört döneminin -cinsellik dahil- bizde evlendikten sonra yaşanabilmesine bağlar. Gündelik, yaşamsal aktiviteler -tırnak kesmek, banyoda kalan kılların temizliği vs.- sevginin ve alışmanın ritmiyle kabullenilir, bu tür bir süreç yaşanmamışsa ilişki yara alır, biter. Şehir küçüktür, anlatıcının kulağına Serra'nın bir başkasıyla ilişki yaşadığı gelir. Cebinde taşıdığı yedek tırnak makası aşırı ihtiyatlılığını, Serra'ya bir ağabey gibi yaklaştığını fark ettirir, perde kapanır.
İki Tür Yitim'de ölen abinin geride bıraktıklarıyla yüzleşemeyen bir anlatıcı var. Yirmi yıllık küskünlüğün ardından ölümün bile ortadan kaldıramadığı uzaklık, aile tarihinin karanlıklarına doğru çıkılan yolculukta birçok yüzleşme anını ortaya çıkarıyor. Anlatıcı örnek evlat, abi ailenin serseri. Abi dayak yer, hor görülür, hayırlı evlatlığı küçük kardeşine bırakır ve ölümünden sonra bile sıkıntı yaratmaya devam eder. Biyolojik duvar tamamen yıkılmıştır; ölme sırası anlatıcıya gelmiştir ve bu bile başlı başına bir öfke nöbetine yol açar. Bir diğer mesele de itilip kakılmasına rağmen abinin ebeveyn üzerindeki etkisidir. Baba, ölüm döşeğindeyken abinin adını anar ve küçük kardeşin birinciliğini ele geçirir. Anlatıcı yıllar içinde abisiyle kurduğu ilişkinin donuk, kirli suyunda yansımasını çarpık görür, alkole ve tütüne boğulmuş bir yaşama bakıp kendi mutsuzluğunu görür. Başarılı bir hayat sürdüğünü düşünmesine rağmen. Ailesi ne istediyse onu yapmıştır; evliliği, başka kadınlara bakmaması, çocukları, hepsi tamamdır. Adının ak, alnının açık olduğunu söyler. Saplantı halinde. Nefretle. Bernhard'ı anımsatan bir öykü.
Diğer öyküler de benzeri konuları incelikle işliyor. Göle iyi bir öykücü, olmayanların yarattığı mutsuzlukları başarıyla yansıtıyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Chicago Kıyıları
Kodlar. Kevin Lynch'in kenti ayırdığı birkaç kodun karşılığı var, imgeler anılardan fırlıyor ve sokaklara, köşelere, binalara yansıyor.
Dybek'in öykülerinde özlenen, uzaklarda bulunan bir kentin imgelerini buldum. Akrabalar, sokaklar, arkadaşlar, yapılar, beliren insanlar, kaybolan insanlar, anıların ışığında parçalar. Chicago'yu bir karakter olarak görürüz; bir uzamdan fazlasıdır. Mekânın ruhlardaki izleri. Bunları yakalamış Dybek, röportajında kentin yaşanmasa bile hâlâ nasıl canlı kaldığını anlatıyor. Kentliler için geçerli bir şey; sokaklar ortadan kalktığında, insanlar ortadan kaybolduğunda kilit noktalardan biri bile şimdiye ulaşabilmişse yitenlerin hepsi geri geliyor. Küçükyalı'yı bu sayede yitirmiyorum, bir örneğini Dybek'in öykülerinde bulduğum için mutlu oldum. Kendisi düşsel mekânla güncel mekânı bir arada tutabilecek bir perspektif yaratıyor, değişimler karakterlerin imgelemleri yoluyla sabitlenirken bahsi geçen yapılar kenti olduğu yerde tutuyor. Karakterler üzerinden kent değişiyor, kentse karakterleri zamanın peteğinde değiştirerek tutuyor. İkili dönüşüm. Etnisite çeşitliliğin kattığı zenginliği de düşünürsek farklı renklerin lirik anlatısı diyebiliriz.
On dört öykü, bazıları öykü uçlarından biraz uzunca, kısa öykü. Bunlardan başlayayım. Farwell, zenofobi yüzünden semtten kaçırılmış eski bir dostu anma öyküsü. Yağmurlu gecede anı yağışı. Işıklar tam bir Calvino öyküsü. Farları yanmayan araçlara ışıklarını yakması için bağıranlara sokak boyunca eşlik edenler çıkıyor ve her yerden, "Işıklar!" bağırışı duyuluyor. Şişe Kapakları, topladığı kapakları kardeşi tarafından iç edilen abinin hesap sormasıyla bitiyor, böcekler için mezar taşı olarak kapakları kullanan kardeşin inceliğini bir öyküde yakalamak zor, yaşama yaslanması gerekiyor böyle duyarlılıkların. Nesnelerin de. Chicago'nun olduğu kadar bir dönemin de öyküsü bunlar; hatırlanan ne kadar nesne varsa hemen hepsinin bir dökümünü bulmak mümkün. Çekim Hataları'nda bir filmin parçası olan hataların yanında yer gösterici de var. "Yer gösterici jeneriği gözden geçirerek kendi adını arar. Mesleği derin bir sessizliktir." (s. 80) Diğer kısalar da benzeri sihirli anlara, düşüncelere odaklı.
Uzunlar. Kış Mevsiminde Chopin. Ev sahibi Bayan Kubiac'ın kızı Marcy, New York'taki üniversitesini yarım bırakıp geri döner, aynı kış Dzia-Dzia da -anlatıcı çocuğun dedesi- eve gelir. Anlatıcı, Marcy'nin piyano çalışını küçüklüğünden beri hatırlamaktadır, hikâye açıldıkça Dzia-Dzia'nın gerçek dışılığı Marcy'nin hikâyesiyle birleşir, geçmişe doğru çıkılan yolculuklarda bütün karakterlerin o noktaya ulaşma serüvenleri parça parça işlenir. Dzia-Dzia'nın Marcy'nin bastığı tuşlara aynı biçimde basması, air playing nanesi, Marcy'nin dev piyanosunun eve nasıl sokulduğunun bilinmemesi ve çocuğun babasızlığının ağırlığı büyülü bir hüznü içerir. Diğer uzunlar da benzer anımsamaları taşır; kurulan caz grubunun çaldığı şarkılardan tutulan bir tarihin kaydı, semtin çocuklarının neon lambalar altında yavaş yavaş kaybolması, kayıpların ardından çıkılan kurmacaya yakın yolculuklar, yıkılan binalar, değişen her şey Osman'ı hatırlattı, Ulan Osman, gitmeyecektin oğlum.
Dybek'i kayıpları anımsatması ve kendi kayıplarını gerçeğe yaklaştırma çabası dolayısıyla baş üstüne koydum.
Değişim iyi, kayıp iyi, bulmak iyi, her şey iyi. Dybek hepsini anlatıyor, pekiyi.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Naif Süper
Dünyayı değiştiremeyiz. Dünyayla uyum sağlamak da istemeyiz. Gazetelerden, televizyondan uzak dururuz. Çoğu insandan uzak dururuz. Otomobillerden uzak dururuz, devletten -olabildiğince- uzak dururuz, bir parça olmaktan uzak dururuz. Bir şeylerin ters gittiği duygusu uyanınca kişisel dünyamızı kurarız, kişisel düşlerimizi kurarız, dışarıdan uzak dururuz. Dışarısı yorgunluktan başı kaldıramamaya yol açacak kadar fazla olasılıkla doludur, lüzumsuz olasılıklardan bir parça huzur için uzak dururuz. Mutluluğu değil, daha kapsayıcı olan huzuru isteriz. Ayakları yerden keseriz, karanlıktan arınmış parlak bir dünyada ağaçlarla birlikte havada dururuz, Zen bir yerden içeri sızmıştır. İyidir, yerimizi biliriz, olduğumuz yerdeyizdir, olmak istediğimiz yerde, zamanda değil. Olduğumuz kişiyizdir, bir başkası değil. An yeterlidir. Basitlik yetersiz olduğu noktada daha basiti ararız, basitleştiririz. Yaşam hiçbir şeyle sınırlanamayacak kadar büyüktür, büyük fikirleri bir kenara koyup daha küçüklerini, daha yalınlarını ararız.
Arar mıyız? Arıyorsak Naif. Süper müthiş bir metindir, aramıyorsak sadece ilginç bir metindir. Yirmi beş yaşında bir elemanın yüksek lisansı bırakması, abisinin evinde sevdiği ve sevmediği şeylerin listelerini yapıp neyin ters gittiğini anlamak için düşünmeye başlaması pek bir anlam taşımayabilir, bunu herkes yapabilir zaten, ne olmuştur ki, normaldir ama değildir, olasılıklara sahip olmak onların yaşandığı yanılsamasına yol açar, kitap istifçiliği sonucu bütün kitapların okunmuş yanılsaması yaratması gibi. Aslında orada olmayan, yaşanmayan bir tatmin yaşanır ve elde ne varsa bırakılır, yapılan iş bırakılır, seven insan bırakılır, akışa uyum sağlamak için. Uyumsuzluğunun farkında olanlar için bu metin sağaltıcı olacaktır.
Eleman anlatıcı, hikâyesini anlatıyor. Sade. İki arkadaşı var, biri iyi ve biri kötü. Abisi var, bir işten dünya para kazanıyor ama ne iş yaptığı bilinmiyor. İş seyahatine çıkınca fakslarını ve mektuplarını yönlendirmesi karşılığında evini elemana bırakıyor, geçici olarak. Bu ev, bütün bir dünya. Gözlerimiz elemanın gözleri. Birkaç hafta önce yirmi beş yaşını doldurmuş, abisi gitmeden önce oynadıkları bir oyunu kaybedince çok kötü hissedip çıngar çıkarmış, abi bir problem olup olmadığını sorunca her şeyin farkına varmış. Hiçbir şey yolunda değil. Her şey alt üst, içeride bir yerlerde. Abi anlamıyor, uyum sağlamış. Eleman okuluna gidiyor, bisikletiyle. Bisiklet önemli, epigraf da bisikletle alakalı. Bisiklet gerçekten önemli bir şey. Bisikletle gidersiniz. Biraz yavaş gidersiniz ama istediğiniz yere gidersiniz. İstediğiniz yer biraz uzaksa yola daha erken çıkarak gidersiniz, çok uzaksa gitmezsiniz, basit. Bisikletle giderken düşünürsünüz, yolla birlikte düşünceler de basitleşir, kodlara ulaşırsınız, anlamlar yenilenir, değişirsiniz. Yol değişir. Zihinsel üretimin yanında fiziksel üretim sürer, vücudunuz değişir. Bütüncül bir süreç. Bisiklet çok iyi bir şeydir, elemanı bu yüzden de pek sevdim.
Eleman bisikletle okuluna gidiyor, eğitimini tamamlamayacağını söylüyor. Ara sıra yazdığı gazeteyi arıyor, bir süre yazmayacağını söylüyor. Aboneliklerini iptal ediyor, stüdyo dairesini boşaltıyor, kitaplarını ve televizyonunu satıp kendisini iki karton kutuya ve bir çantaya sığacak hale getiriyor. "Gerçek bir iş" beceriyor, saadeti büyük. Planı yok, sevgilisi yok, kazanmaya odaklı bir kişiliği yok, kol saati yok. Olmayanlar listesi. Olanlar listesinde aile, birkaç eşya ve bir diploma var. Toplamda düşünecek bir dolu zamanı olduğu ortaya çıkıyor. Bu çok iyi. Kim'den, iyi arkadaştan faks geliyor. İstifa et, seyahate çık, yeni arkadaşlar edin, diyor Kim. Rutin. Daha basit bir işle başlıyor eleman, bir top alıyor ve duvara atıp tutuyor. İçi içine sığmıyor, muhteşem bir meditasyon eylemi. "Top oynamanın çok güzel bir yanı var. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum ama daha çok kişi yapmalı bunu. Hep birlikte top oynamalıyız. O zaman bir şeyler farklı görünebilirdi. Daha mutlu olabilirdik." (s. 22) Anlamlı eylemler, eleman büyükbabasını hatırlıyor. Kendi inşa ettiği evinde eşiyle yaşayan adam. Elli yıl önce evin civarındaki okulda okuyan çocuklar, bahçedeki ağacın dallarını kırıp meyveleri aşırmışlar. Büyükbaba okul müdürünü olaydan haberdar etmiş. Çocuklar gelip özür dilemişler ve eğitimleri bitene kadar her ay elli kron ödemişler, ceza olarak. Büyükbaba o paraları biriktirip mezun oldukları gün son bir ziyarette bulunan çocuklara geri vermiş. "Oğlanları düşünüyorum. Bugün koca adam olmuşlardır. Kesinlikle ellinin üzerindedir yaşları. Dünyanın güzel bir yer olduğunu hissediyor olmalılar. Her şeyin uyumlu olduğunu. Bir şeylerin anlamlı olduğunu." (s. 26) Etrafımdaki insanları düşünüyorum, kaybolanları ve tanıştıklarımı. O kadar kof arzularla karşılaştım ki anlamdan yoksun oluşları bir yana, bunu onlara söyleyemedim. İsteklerini kişilikleriyle bütünleştirmişlerdi, onları kırmadan söylemenin bir yolu yoktu. Yollarına gidiyorlar. Karşılarına bir büyükbaba çıkmayacak muhtemelen, dalları kıran çocuklar olarak kalacaklar. Bu bölüm acıydı, elemanın kendi kuşağında iyi birinin var olup olmadığını düşünmesi özellikle. O aralar başa çıkabileceği şeylerin sınırını bilmesi de acıydı ama iyiydi de, sınırların bilinmesi iyi.
Asıl meselede evrenin karşısında minicikten daha minik olmamız var. Eleman evrenle ilgili bir kitap okuyup sonsuzluk karşısındaki küçüklüğünü keşfedince bunu bir izlek olarak tutuyor, karşılaştığı ve karşılaşacağı olayları düşünürken hep bu noktalığını hatırlıyor. Fizik hocalarının bunlardan bahsetmemesiyle eğitim sistemine de çomağı sokuveriyor arada, aslında derslerin dünyanın mucizelerini anlatması gerekir, en azından başlarda. Evrenle ilgili dudak uçuklatan şeyler olmadan, gezegenler, yıldızlar olmadan, karadelikler olmadan formüllerin ne anlamı var? Zaman olmadan? Çocukken heyecanlandıran şeylerin listesini yapıyor eleman, her bir fikirden yeni bir liste. En tepede su. Söylemeliyim, böyle minik şeylerden inanılmaz etkilenip metne iyice gömülüyorum. Eleman, okuduğu kitabın yazarına mail atıyor, her şeyin neden öyle olduğuna ve her şeyin öyle olmasının iç sıkıntısına yol açıp açmadığına dair iki soru. Komşunun çocuğuyla oynamaya başlıyor, çocukluğunun sihirli dünyasını o çocukta bulmaya çalışıyor. Kaybolan hevesini bulmaya çalışıyor ama dünyanın kirinden, pasından arınmış olarak. "Zen gibi." (s. 41) Çabalarsa olanaksız, çabalamazsa başarabilir, böyle düşünüyor ve her şey olurunda.Yapacağı, inşa edeceği bir şey arıyor, perspektif arıyor, bunu yazarın Doppler metninde bulabiliriz ama o başka bir andacın konusu.
Perspektif bulma çabaları. İlişkiler boyutunda, kişisel boyutta. Birkaç ihtimal var,düşünüyor eleman.
"En kötü seçenek ise dünyayı daha da kötü bir yer haline getiren biri olmak. Bundan kaçınmayı deneyeceğim. Ne pahasına olursa olsun. Ama o kadar da kolay olduğunu sanmıyorum. Belki de dürüst olmayan fena insanlarla düşüp kalkarım. En iyilerimizin bile başına gelebilir. İşte o zaman takılıp kalırım. Dünya biraz daha kötü bir yer olur ve sokakta karşılaştığım insanların yüzüne bakamaz hale gelirim.
Böyle şeyler gelir başa, hem de birdenbire." (s. 59)
Karşılaşırız, inanırız ve gerçekle yüzleşince, kendimizi kandırma aşaması sona erince uzaklaşırız. Kaçmamız gerekir, yanılgılarla dolu bir başka dünya, naifliği zehirler. Aptallaşırız, saçmalarız ve gideriz. Süper. Baştan yanlış kurulan bağlar silinip gider. Hiç bu kadar huzurlu olmamışızdır. Hikâyeye dönüşür bu ve benzeri kurtuluşlar. Anlatılır. Eleman anlatır, geçmişinden ve kendisi daha doğmadan önce ailesinin yaşadığı olayları. Dünya daha iyi bir yer haline gelir. Eleman bu incelikleri yakalamak ister. Yakaladıkça huzuru da yakalar. "Ben iyi biriyim; uzay, zaman ve her şey ne olursa olsun, bana ne." (s. 84) Tahta bir çekiçle tahtaları çaktığı bir oyuncak satın alır, o esnada abisinin parasını yolladığı Volvo'yu da satın alır ve ABD'ye gider, abisi davet etmiştir ve tüketim toplumunun kaynağıyla karşılaşmak ister. Seyahat iyidir. Sokak şairlerinden birine şiir yazdırır, abisiyle birlikte kütüphaneye gidip Norveççe küfürleri aratır ve çıkan isimlere bakıp gülerler. Abisi de pek iyi değildir, tahta çekiçli oyuncakla oynamaya başlar. Kardeşini ne kadar eleştirse de bir noktada takdir eder, tahta bir çekiç yaşamı çok daha kolay bir hale getirebilir. İşin gücün ortasında yere oturup tahta çekiçle oyuncak tahtaları çakmalıyız, sonra çevirip tersinden çakmalıyız.Fiziksel bir eylem, zihinsel de.Eve gelip televizyonu açmamalıyız, bisiklete binmeliyiz.Yorulmalıyız.Yaşamalıyız.
Çocuk algısına dönmek.Basit bir dünya.Soruları azaltılmış dünya, evren karşısında küçük ve anlamlı.Bu metin gerçekten süper.
Yanıtla
7
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doppler
Naif. Süper'de bir görevi, işi olsa çok iyi hissedeceğini söyleyen eleman kendine vazife çıkararak ormanda yaşamaya başlasa Andreas Doppler'e dönüşebilirdi. Doppler, iki metnin de anlatıcısı gibi duruyor. Aynı basit anlatım, benzer düşüncelerin biçimlendirdiği yaşam, devam eden arayış. Yirmi beş yaşın Doppler'ini yaşamın rutin çizgisine kaptırarak evlendirelim, çocuk sahibi yapalım, güzel bir evi ve işi olsun, ardından ormanda bisikletiyle gezerken düşürelim ve ormanın ne kadar güzel olduğuna dair zihninde bir ışık yakalım. Modern zamanların Thoreau'su hazır. Kentten birkaç kilometre ötede, ulaşılabilir arzuya hep bir adım uzakta. Kendi değerler sistemiyle yaşamaya çalışan adamın kaçkınlığına selam.
"Babam öldü.
Dün bir geyik avladım.
Ne diyebilirim?" (s. 9)
Camus işi bir başlangıç. Kısa cümleler. Yalın.
Çadırın civarına gelen geyiği öldürüyor Doppler, beyne bir bıçak. Yavrusu kaçıp gitmek yerine oralarda dolanıyor. Verebileceğinden çok daha fazlasını aldığını, doğaya karşı suç işlediğini düşünüyor Doppler, yavruya bakarsa belki durum eşitlenir. Yağsız süte ihtiyaç duyduğunu söylüyor, bunun için geyiğin etini takas için kullanacak. Süpermarkette çalışan adam, bir anda karşısına çıkan hırpani görünüşlü adamın takas ekonomisini geri getirme çabası karşısında şaşkınlığa düşse de içinde her şeyin ters gittiğine dair bir sezgi olduğu için Doppler'in önerisini kabul ediyor ve eti alıp süt veriyor. Takas sistemi bir yere kadar idare eder, sonrasında "kamulaştırma" başlar.
"Artık böyle. İnsanlar çevrelerine duvar örüp birbirlerinden korkar hale geldi." (s. 15) Mülkiyetin ne pahasına olursa olsun korunması gerektiği bir uygarlık modelinde doğal bir davranış. Duvarlarımız, sahip olduğumuz her şeyimiz. Dışarının tehlikelerinden korur, içe hapseder. Kafa karıştıran sinyalleri önler, Doppler'e göre insanların yolladığı sinyallerden daha kafa karıştırıcı bir şey olmadığı için yapay bir sinyalkıran olan duvarlar biraz iyidir, çokça kötüdür.
Süt-et takasını gerçekleştirdikten sonra dünyanın hâlâ kurtarılabilir bir yer olduğunu düşünür Doppler, bisikletten düştüğü günü ve yaşamının o ana kadarki seyrini hatırlar. Tepetaklak indikten sonra pencereden görülenler: Gökyüzü, dallar, yapraklar ve görülebilir bir şey olarak huzur.
Tolkien hastası kızıyla yaşadığı tartışmadan da pay çıkarır; insanları sevmediğinin farkına bunu kızından duyduktan sonra varır. İnsanların söylediklerinden, temsil ettiklerinden, etiketlerinden hoşlanmaz, yıllar boyunca bunlara katlanmıştır ve patlama noktasında hepsini geride bırakır.
Herkese yeni bir hayat, en azından başka bir hayat ihtimalinin doğuşu.
Aylar geçer, Doppler dünyanın yaşadığı sıkıntıların nedenlerini kendi basit düşünceleriyle ortaya koyar ve bir savaşın sürdüğünü fark eder. Basit bir savaş, acıya karşı. Elinden geleni yapacaktır Doppler, zaten metin de mevzunun devam edeceği bilgisiyle sonra erer. Çevrilirse okuyacağız.
Erlend Loe, döngüden kurtulamayan yaşamlar için panzehir. İhtimal var, ihtimalin olması bile çok büyük bir şey. Bu döngünün dışında da yaşam var.
Yanıtla
15
28
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tunç Bey
Babanın dört kez vurduğu elin yansısı göbekteki dört vuruşa dönüşür, anımsama çabası. Sanıyor anlatıcı, dört kez vurdu. Üç kez üçlüyor, üç kez dörtlüyor vuruşları. Bilse kesin söylerdi, göbeğine vurduğu kezi bilirdi ama o da suya düşmüş, su evrensel çözücüdür ve her şeyi birbirine karıştırır, denizler bu yüzden güzeldir, düşünceleri de çözer. Anlatıcının bir su kenarında anlattığını düşünerek mutlu oluyorum ve yiten babanın özlemini duyumsamak isteyip duyumsayamıyorum. Ben babamı tanımıyorum ve anlatıcıyı kıskanıyorum, benim de aklımın tarihinde bölük pörçük anılar olsun, bütün pencereler babamla dolsun ve her pencerede farklı bir babamı görsüm isterdim ama görseyemem, zihnimin o kısmı boş. Türkay'ı/anlatıcıyı kıskanmaya devam edeceğim.
Her sayfaya bir bölüm, son bölüm hariç. Ele dört kez vurulması tekrarlanır, her bölüm için bir vuruş. Parçalar bağlantısızdır, anı çavlanı. Tişörtteki Zagor'u söyleyen, Tarzan olduğunu söyleyen, 29 Kasım Perşembe gecesi dört kez vuran baba, o geceye kadarki hemen her şeyiyle, bir çocuğun, gencin, adamın anılarında farklı biçimlerde hatırlanır/yaratılır. Vuruşlarda zaman değişir, aynı olayı hem çocuktan hem de adamdan dinleriz, sonrasında tekrar tekrar dinleriz, farklı biçimlerde. Parçalar birbirine bağlıdır, bir anının imgesi başka bir anıyı sürükler, bazen kendisini sürükler ve biçim değiştirir. Tekrardan doğan farkları görebiliriz; sözcüklerin yerleri değiştiği için anılar da değişir, babanın oluşturulmasında yaşamı oluşturan her bir parçanın türevi mevcuttur. 29 Kasım Perşembe, yıllar öncesinin doğumgününden üç gün sonrasına denk gelir örneğin, babanın hediyeleri arasında çizgi romanlar ve filmler vardır. Babanın elleri hatırlanır, bir çizgi romana not düşüp imzasını atarken sol elini kullanmıştır, anlatıcının sağ eline dört kez vururken kullandığı sol eli. Elinin avuç içi hatta. Dizkapağı kemiğinin küçükken çıktığı bir babanın kemiği neden çıkardığını sonda öğreniriz, bir anının devamı gelebilir veya gelmeyebilir, anımsamanın ortaya çıkmadığı sürece bilinemeyecek eksikleri belirir ve belirmez. Anlatıcının birkaç anısı, dip ve zirve noktalarından ibarettir, gündelikler de vardır ama yoğunluklu değildir.
Leonardo da Vinci'nin babasıyla ilgili yazdıklarını inceleyen Freud, iki kez yazılan ölüm saatinden baba-oğul ilişkilerini irdelemiştir. Anlatıcı, bu konuyu tekrar tekrar düşünür ve upuzun tümceler diken sağ elini, kurşunkalem tutan sağ elini bilir, babasının dört kez vurduğu. Denizyollarında çalışan babanın emekliliği pek hoş geçmemiştir, işe gidenlere bakıp onlara imrenir. İşe başladığı zamanlarda uzun saçlıdır, "Şirkete hippi geldi," derler, etrafını çevirirler. Orijinal bir babadır, anlatıcı söylediği bütün garip şeyleri hatırlar, dinlediği şarkıları bilir. CRR -Creadence mı ne yazmışlar, yanlış olmuş ama olsun- ve Marianne Faithful, bir sürü old-gold işler babanın kalemidir, anlatıcının götürdüğü Marianne Faithful konseri babaya hoş bir sürprizdir ve hatırlamaya değer bir anıdır, defalarca. Futbol maçları, babayla yapılan kavgalar, karne düzenbazlıkları, sigara, ameliyatlar, evlilik, torun, ameliyatlar, Freud, sol el, dört kez. Son bölümde kronolojik sıraya yakın bir seyirde, yekun sağlandıktan sonra hepsinin dizimi. Baştan sona, babanın son anlarına kadar anı dökümü. Anlaşılması zor bölümler anlamlarına kavuşur, babanın eksiksiz bir portresi ortaya çıkar.
Babayı anımsıyor anlatıcı, anıların kaybolmaya meyilli olduklarını bildiğinden tekrar tekrar anımsıyor, pekleşsin diye diğerleriyle karıştırıyor. Birini unutmamanın en iyi yolu. Baba artık orada değil ama her zamanki gibi koltuğunda, orada.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Denizlerin İstanbul
Her öykünün sonunda koronun sesi duyulur, toplumun ve anlatıcının sesi. Öyküler trajiktir, anlamları koronun söyledikleriyle genişler. Geçmişle günün postmodern kesişimlerinde eski çağların yüksek sesli çığırtkanlığı, Yunus Emre'nin sözlerini taşır bir kez, diğerleri orijinal dörtlemelerdir. İyidir bu, öyküleri biçimle bağlar. Selimoğlu'nun doksanlarda yazdığı son öykülerinde güncel zamanın meseleleriyle uzak geçmişin büyük hadiseleri iç içe geçmiştir, Roma cayır cayır yanarken Hakan Peker'in bir şarkısı araya sıkışıverir, işin mizah boyutu sağlamdır ve yeterincedir, olmamışlığı yoktur.
Sisin Ardında: Londra'ya Dover'dan gelen beş kişi, dördü evli. Beşinci kişi anlatıcı. Şehri gezmek istiyor ve diğerlerinden ayrılıyor, siste kaybolmamasını söylüyorlar ardından. Anlatıcı taksiye atlıyor, kenar mahallelere, ıssız ve sisli yerlere gitmek istediğini söylüyor. Taksinin İngiliz soylularına benzetildiğini, şoförün de taksisine çok benzediğini buraya sıkıştırayım. Ne kadar da soylu bir İngiltere. Neyse, şoför ıssız bir mahalleye çeker ve müşterisine dikkatli olması gerektiğini söyler, akşam olmaktadır. Kızıl havalar seyredilmektedir. Araba homurdanarak uzaklaşır, Whitechapel nam bir yerdedir anlatıcı, bu ismi bir yerden hatırlar ama nereden hatırladığını hatırlayamaz. Bu hatırlayamama huzursuzluğu öykü boyunca sürer, tekrarlanır. Sisler aralanır, kapanır, gri perdenin ardında görülen ışıkların tekinsizliği, kapılardan çıkıp kaybolan insanların korku figürlerine dönüşmesi, hayat kadınlarının teklifleri adamın kafasında nihayet bir ışık çaktırır. Whitechapel, Jack's Pub, Jack, karın, deşmek, Karındeşen Jack, Whitechapel'ın efsanevi katili! Karnına bir sancı saplanır anlatıcının, iki büklüm olur, rolüne kavuşur. Koro: Sis, dünyayı tiyatroya çevirir ve herkes rolüne bürünür. Sisin içinde kimlikler içi boş olarak durur, bekler, içinden geçeni bürütüverir.
"Geçmiş Zamanın Peşinde": Diyalog, on sekizine yaklaşan bir kız ve genç adam. Kızın boyanmaması gerekir, adam için doğal güzellik büyüleyicidir ve bu durum haliyle ispatlanmıştır. Adamın ağzından çıkan her bir sözcüğü içmek ister kız, adamdan daha çok konuşmasını ister. Konuşurlar. Kız, adamdan abisi kalmasını ister ama gönlünü bir kere kaptırmıştır, koyu Katolik mantığı kızı zincirlemiştir, kız ne kadar açılsa da kilitleri kıramaz.
Yazılmamış bir mektuba geçilir. Kız, İtalyan bir mühendisle mantık evliliği yapmıştır ve hayatının nasıl darmadağın olduğunu mektupta anlatmaktadır. Aslında anlatmamaktadır, mektubu hiçbir zaman yazmamıştır. Koro: İnsan okunursa bir kez okunur, okunamazsa hep okunur. Kız şişmanlamıştır, çok sevdiği bisikletine binemez hale gelmiştir. Adamın boyama dediği dudaklarını boyar, öykü biter.
Bir Çöplüğe Bakar Öyküdür: Babayla oğul çöplüğün yakınlarından geçerler. Anne yok, bu yüzden çocuğa hayır diyemeyen bir baba var elde, yemyeşil bir yol var ve babayla oğlun, bir de yeşilliğin güzelliğini ortadan kaldıran bir çöplük. Oğul, çöplüğü görmek ister ve babasını leş kokulu alana sürükler. Çöplükteki kokular uzun uzun anlatılır, burnun direği edebi olarak kırılır. Burada duruyorum, bunu yaşamanız lazım. Ben Kıbrıs'ta yaşadım, askerlik yaparken. Hizmet bölüğü olarak kışlanın çöp işlerini yapıyorduk, inanılmaz bir israfın teminatı olan ordunun çöplüğü langır lungur gidilen bir yolun sonundaki dev çukurdu. Bir gün içinde tüketilmemiş peynirlerin bulunduğu tenekeleri Unimog'un arkasına tepeleme yığdık. Tenekelerin içindeki yaşam formlarından ve dünyanın en kötü kokusundan bahsetmeyeyim, şundan bahsedeyim: Çukurlara gire çıka giderken kasada etrafı dikizleyen saftirik askerler olarak bir dünya tenekenin altında kaldık. Kamuflajların batması bir yana, o pisliğin içinde haşarat bizi nasıl yiyip bitirmedi, hâlâ merak ederim. Bu kadar leşlik yeter, devam. Kedi var, çocuk babasından kediyi kurtarmasını ister. Baba kediyi kurtarmaya çalışırken çöp dağından aşağı düşer, çocuk koşarak yardım çağırmaya gider. Anlatıcının sesini duyarız, öykünün böyle bitmemesi gerektiğini söyler. Olayları anlatmaz ama kediyle babanın kurtulacağını müjdeler. Son.
Bir Düşsel İmpala Rüzgârı: Julia Roberts var bu öyküde. Anlatıcı için bir impaladır o. Özgür ruh, çekici kız. Okul arkadaşı ikisi, okulda Roberts'a asılmayan tek kişi anlatıcıdır, bu yüzden iyi arkadaş olurlar. Roberts okulu bırakır, oyuncu olmaya çalışırken yıllar geçer ve tekrar karşılaşırlar, Roberts hayat kadını olmuştur. Bir sonraki karşılaşmaları, Roberts'ın dayakçı kocasını öldürmesinden sonradır. Anlatıcı avukat olmuştur, Roberts'a yardımcı olmak ister. Hikâyesini dinlediğinde bundan iyi bir film çıkacağını söyler. Sleeping with the Enemy'ye bağlanır olay, kurmacayla gerçeğin iç içe geçmiş bir halidir bu öykü.
Sonraki üç öyküde alternatif, komik tarihler yazılır. Nero'nun Roma'yı yakmadan önce "tez elden" hekim çağırtması ve iyilerinden seçtirmesi, Preveze öncesi İtalya'ya yapılan akınlar ve tarihçilerin ciddi metinleriyle öykünün mizahının komik birleşimi iyidir, hoş bir kurmaca biçimidir.
Denizlerin, İstanbul! adlı öykü aralarında en uzunudur. Kilyos'ta toplama kamplarının acısını hatırlayan Yahudi'den başlayarak bütün kıyılar ve bütün denizler incelenir, Jaws ve "meduzalar" anılır, sulardaki koli basilleri canavarlara dönüşür, adaların denizleri diğer kıyıların denizlerinden ayrılır, aynı deniz anıların dönüştürücülüğünde değişir. Diğer öyküler içinde en iyisi budur sanırım.
Selimoğlu iyi öykücüdür, es geçilmemeli.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zihnin Geleceği
Kaku'nun onlarca yıl önceki merakını, heyecanını sürdürdüğünü görmek keyif veriyor. Daha çocukken evinin garajında parçacık hızlandırıcı mı kurmuş, karadelik mi üretmiş, öyle bir şey yapıp Harvard'a girmiş, sonrasında teorik fizikçi olarak araştırmalarını sürdürmüş. Sicim kuramı üzerinde çalışıyor ve belgeselden belgesele koşuyor şimdilerde. Dünyanın sayılı bilim insanlarından biri ve çocuk ruhu sağ olsun, her şeye sonsuz bir merakla yaklaşıp anlamaya çalışıyor. Fizik bilmeyenlere bile anlaşılır bir şekilde fizik anlatabilir, öğretmenliği de son derece iyi. Anlatacağı konuya girmeden önce konunun bilimkurguya yansımalarını hatırlatır, çeşitli romanlardan ve filmlerden örnekler verir. Şahane bir anlatıcıdır, Carl Sagan ayarında bir abimizdir kısaca.
Olanlar ve olasılıklar üzerinden zihnin neliğini ve neye dönüşebileceğini görüyoruz bu incelemede. Yapısal özelliklerinden potansiyeline kadar hemen her açıdan ele alınan zihin ne kadar açılırsa açılsın anlaşılmazlığını sürdürüyor ama her geçen gün karanlık noktalar biraz daha azalıyor. Zihnin çözümlenmesiyle evren hakkında da bilgimiz artıyor. Her Şeyin Teorisi varsa eğer, ortaya çıktığı zaman en küçükle en büyüğün uyumunu göreceğiz, birbirlerinde var oluş biçimlerini, karanın içindeki beyazı, şunun aslında bu olduğunu. Zihin böyle bir şey. İç içe geçmiş onca bağlantının sırrına giderek yaklaşılıyor.
Prof. Dr. Emre Kumral'ın giriş yazısı takdir edilmeli. Her seksen yılda bir oluşan inovasyon dalgası sonucunda buhar makinesi, elektrik ve otomobil, bilgisayar teknolojisi gibi yeniliklerle karşılaştığımızı söyleyip geleceği işaret ediyor; sırada biyoteknoloji, yapay zeka ve nanoteknoloji var. Kumral bazı öngörülerde bulunuyor, gelişecek teknolojiler hakkında varsayımlarını sıraladıktan sonra bizim bunların içinde pek var olamayacağımızı biraz da sitemle dile getiriyor. "Dogmatik ve bilim dışı" politikalar yüzünden dünyanın gittiği yönden ayrı düşüşümüz çok acı; evrimle alakalı gelişmeler bile başlı başına bir utanç kaynağı. Eh, bu durumda Kaku'nun yazdıklarını merakla okuyup gerisine şahit olmayı umacağız, başkaları yapacak ve biz izleyeceğiz.
Giriş bölümünde Kaku, çocukluğunda karşılaştığı akıl almaz bilgilerin kendi yaşamına yansımalarını anlatıyor. Binlerce insana Roosevelt yazdıran televizyon gözbağcısı, kaşıkları eğip bükenler, telekinezi, bilimkurgulardaki fantastik cihazlar, Asimov ve A. E. van Vogt romanları, bir dünya şey. Bilimin sanatta temellenen fikirleri bir dizgeye oturtma çabası üzerine biçimlenmiş bir paradigma mevcut, bilimsel kaynaklardan biri bu. Thomas Huxley'den alıntı yapıyor Kaku, insanlık için en büyük sorunun doğa ve kozmos açısında durulan yerin bilinmemesi olduğuna dair. Max Scheler'in İnsanın Kosmostaki Yeri nam kitabını okumuş olmayı isterdim, mutlaka çok sayıda parlak düşünce vardır o metinde. Neyse, yerimizi bilmeye çalışıyoruz ve bunu da en yakınımızdaki gizemden, beyinden yola çıkarak sürdürüyoruz. Eski Mısırlılar diğer organları saklayıp işlevsiz olduğu gerekçesiyle beyni atıyorlar, ucu kıvrık bir telin burundan duhulüyle beyni parça parça çıkardıklarını biliyoruz. Aristo'nun ruhun kalpte olduğunu söylüyordu, Descartes'ın bu konuda birkaç sözü vardı ama havaya savrulmuş sözler, eylemlerdi bunlar. Kimse beynin ne işe yaradığını bilmiyordu, bir zaman öncesine kadar. Teleskopun icadıyla aynı öneme sahip MRG makineleri, beyin araştırmaları konusunda çığır açan sonuçlar almamızı sağlıyor, Kaku'nun dediğine göre son on beş yılda bütün insanlık tarihi boyunca bildiğimizden daha çok şey öğrenmişiz. Öğrenilenleri incelemesi boyunca anlatıyor Kaku, ufkun inanılmaz ölçüde genişlemesiyle karşılaşabileceğimiz senaryoları da anlatıyor. Bu açıdan Homo Deus'la paralel bir çizgiye sahip ama çok daha derinlikli bir araştırmaya imza atmış. Bilim adamlarıyla yaptığı görüşmelerden katıldığı deneylere kadar pek çok sağlam verisi var, bunları adım adım paylaşıyor.
Zihnin Kilidini Açmak adlı bölümde beyinle ilgili yazılmış araştırmalarda da bahsedilen birkaç vaka öncelikli olarak ele alınıyor, bunları paylaşmayacağım ama sonuçlarını söyleyebilirim. Genellikle kazalardan sonra ortaya çıkan etkiler, beyninin yarısı kaza sonucu duvara yapışmış insanların yaşamlarını nasıl sürdürdüklerini ve karşılaştıkları zihinsel problemlerin niteliğini ortaya çıkarıyor, beynin yapısıyla ilgilenen bilim adamları için felaketler eşsiz bir araştırma ortamı sunuyor. Birkaç örnek: Phineas Cage'in beynine demir bir boru saplanıyor, adam ölmüyor ama kişiliği değişiyor. Böylece beynin farklı bölgelerinin farklı davranışları belirlediği ortaya çıkıyor. Sağ lob, sol lob olayı, beyni vücuda bağlayan elektriksel yolaklar, pek çok bilgi bunun gibi olaylarla elde ediliyor. İlginç bir bilgi olarak beyin üzerinde elektrik yoluyla sağaltımın MÖ 43'te Romalılar tarafından gerçekleştirildiğini buraya sıkıştırayım. Elektrikle yüklenmiş torpido balıkları kullanılıyormuş. Zaman içinde çeşitli sağaltım yolları da deneniyor, beynin işleviyle alakalı ne kadar spekülasyon varsa hepsi için bir şema çizilmesinin etkisi. Yeni bilgilerle birlikte şema değiştiriliyor, düzenleniyor. Uzunca bir yolculuk. Kaku bu yolculuğu temel durakları ele alarak anlatıyor. Beynin işlevlerinin listelenmesi önemli bir durak, burada duygularla ilgili bir bilgi dikkat çekici. Rita Carter'dan alıntı: "Duygular hiçbir şekilde his değildir. Onlar vücuttan kaynaklanan, bizi tehlikeden uzak tutmak ve bize yararı olabilecek şeylere doğru yönlendirmek için evrimleşen hayatta kalma mekanizmalarıdır." (s. 41) Bu açıdan hiç yaklaşmamıştım, düşündürdü. İkinci bir bilgi, bilinçteki kaosun tek bir benliğe indirgenmesi. Bu, bilincin karmaşık işlemlerini gizli saklı yürütmesi demek. Tek bir kişiliğimiz, benliğimiz olduğunu sanırız ama beyin aslında müthiş bir hızla dönen kaleydoskop gibidir, kaotik bir renk cümbüşü. Onca işlemin başka türlü perdelenmesi mümkün değil. Boktanlık Üzerine'nin sonunda bu mevzudan dem vurulduğunu hatırladım; bu karmaşanın biraz olsun farkındaysak samimiyetin en büyük saçmalık olduğu söylenebilir, çünkü her an değişen yapımız tamamen kendimiz olmamızı engeller, ilkelerimize ne kadar bağlı olursak olalım.
Gerçekliğin sorgulandığı bir bölüm var, burada algılarımızdan ve vücudumuz üzerindeki denetimimizden yola çıkarak gerçeği oluşturduğumuz söyleniyor. Retinamızdaki sensörlerin renk görüşümüzü sınırlaması bir örnek. Yabancı el sendromu gibi örneklerden beynimizin sağ ve sol loblarının birbiriyle papaz olması durumunda sıkıntı çekeceğimizi anlayabiliriz. Uyurken sol elimiz tarafından boğulabiliriz veya sağ lobun ateizmine karşın sol lobun dindarlığı bizi cennete götürebilir. Cehenneme de gidebiliriz. Susturduğumuz, görmezden geldiğimiz, zihnin üzerini örttüğü şeyler "gerçeklik" adı altında doldurulan boşluklardan ibaret.
İkinci başlıkta Kaku'nun bir fizikçi olarak zihne bakışını görürüz. Bilinç düzeylerini karşılaştırır Kaku, Düzey I, Düzey II ve Düzey III olarak üçe ayırır. Birincisinde sürüngenler mevcut, ikincide sosyal etkileşimde bulunan hayvanların geribildirimlerinden oluşan yapı bulunur, üçüncüdeyse CEO olarak simgelenen insan zihni mevcuttur. Uyaranlar o kadar çoktur ve beynin işlem kapasitesi o kadar yüksektir ki her şeyi düzenleyecek bir yöneticiye ihtiyaç vardır, kısaca zihne. Soyutlama yeteneği bu yöneticinin elindedir. Soyutlama insanın biricik özelliğidir ve geçmişle geleceği kurgulayabilmemizi sağlar. Simülasyonlar yaratırız ve bir amacı gerçekleştirmek için en iyi olduğunu düşündüğümüz tercihleri sınarız. Bu noktada mizah örneğini verir Kaku, mizahın özünü "gelecek için yaptığımız simülasyonların şaşırtıcı yollarla aniden bozulması" olarak değerlendirir. Korkuyu da benzer bir şekilde değerlendirebiliriz.
Maddeden Üstün Olan Zihin bölümü, Olanaksızın Fiziği'ndeki olabilirlik şartlarının incelendiği bölümle aynı kurguya sahiptir; telepati, telekinezi gibi pek çok fantastik mevzunun olabilirliği etraflıca incelenir. Olanaksızlığı da derecelere ayıran Kaku'ya göre bilinç aktarımı gibi olaylar yüzyılın sonuna kadar gerçekleşecek. Bunların gerçekleşmesi bir yana, işin etik boyutları daha ilgi çekici. Telepatinin mahremiyeti yok etmesi, yapay zekanın insanlığı ortadan kaldırması ve pek çok benzeri konu, bilim adamlarının yorumları ve bu konseptlerin sanattaki tezahürleri üzerinden inceleniyor.
Çok keyif veren bir araştırma, Kaku mutlaka okunmalı.
Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doğal Roman
Biçimlenmemiş hafızadan pek bir şey akın etmese de fotoğrafların yardımıyla görüntüler çıkarılır, bebeklik yaratılır, çocukluk, gençlik belirir ve müthiş düşünmüş insanların sınırlarını çizdiği yaşam pratikleri anılarak parçalarından kurulan yaşamda tek bir nokta boş bırakılmaya çalışılır. Adamımız metnini yazarken tek bir amaca yönelir; biten evliliğini anlatmak. Ama yok, bu anlatmaya gelecek bir şey değildir, gerçeği olduğu gibi anlatmak kurmacaya ister istemez girecektir. Anlatmanın doğası. Sözcüklerin ağırlığından dile getirilemeyene, dile getirme çabalarından bambaşka noktalara çıkışlara kadar pek çok şey kendine yer bulacaktır ve roman doğallaşacaktır çünkü her şey her şeyin içindedir, tek bir şeyin anlatımı sadece tek bir şeyden ibarettir ve bu hiç doğal değildir, yavan kurmacadır, tatsızdır. Algılanan gerçeklik de tatsızdır, tekillikten ibarettir. İmgelemi bu noktada devreye sokmak gerekir; anlatıları otobiyografik olmaktan çıkaran etken. Bernhard'ın düşlemeyi gerçekten daha gerçek olarak görmesini düşünüyorum, imgelem için de bunu söyleyebilirsek metin daha da kendisi/yazarı haline geliyor. Burada işin içinden çıkamıyorum. Çok derinlerde bir yerde, yaşanmış her şeyle yaşanabilecek her şey, her sözcük, her film karesi, her ne varsa birbirine karışıyor, ayırt edemiyorum. Bu ayırtsızlığın metnidir Doğal Roman, tek bir olgu etrafına kurulan yaşam.
Bölüm başlıklarının altında epigrafik kısımlar var, iyi. Altta yazılanlara giriş, bazen kapsamı genişletici bir düş, savunma mekanizması olan duyguların savundukları.
İlk bölümde ayrılığın ilk anları var, bir de uçuk bir tesadüf. Paylaşılacak plaklar bir bir fırlatılıyor. Camı kırması gereken ilki, Ema'nın attığı. Kırılmayan cam hemen Galeano'yu hatırlatıyor; kitapların ağır ve yerlerinde durduğu, şarkılarınsa uçtuğuna, hafifliğine dair sözü. Geçtim, adamımızın attığı plak güvercinin boynunu kesiyor ve gırtlak kemiğinin dişlediği plaktan bir anlığına müzik sesi geliyor. İnanılmaz bir düşlem bu. Mevzu rüyada geçiyor bu arada, adamımız rüya görüyor. Rüyasını Ema'ya anlatmıyor. Kırgınlığı çok daha gerilere ait, Ema'yla başlamış bir şey yok. Her şeyin romanı bu, her şeye yer var. 1997 kışında alınan sallanan sandalye bir örnek. Kapı kırık, her şey çalınmış ama bu sandalye duruyor. Ema polisi arıyor ama pek kimsenin ilgilendiği yok. Adam hemen bir öykü uyduruyor, televizyondaki dizisini izlemek uğruna eve giren iki hırsızın kendisine tecavüz etmesine izin veren bir kadınla ilgili. Toplum eleştirileri gırla, bu bir örnek. Adamın bilişsel savunma mekanizmasını da belirtmiş oldum; travmatik durumlarda uydurulan öyküler gerçekliği değiştirip görmezden gelme gücü veriyor. "Bastırma" yancısı. Bastırılanlar bir yerden patlayacak, patlayana kadar uydurulacak çok öykü var. Coupland'ın sözünü hatırladım bu kez: Hayatlarımız öykülere dönüşecek veya onlardan asla kurtulamayacağız.
Aralarda çeşitli bölümler anlatıyı sanki yeterince parçalı değilmiş, fragmanlar halinde değilmiş gibi daha da parçalıyor. Öykünün öyküsü buna bir örnek. Editör anlatıyor, bir gün eline bir defter geçiyor. Eskice bir defter, seksen sayfa. Yazılmış en güzel metinlerden biri. Sahibi uzun süre ortaya çıkmıyor, editör çalıştığı gazetede öyküyü parça parça basıyor. Bir gün genç bir kadın geliyor, öyküde özel hayatının anlatıldığını söyleyerek şikayet ediyor. Ema bu. Adamımızın son durumu hakkında bilgi de veriyor; evsiz ve sandalyeyli bir adam. Sokaklarda görülebilir. Boşanmadan sonra kafayı yemiş, başarısız evliliğini anlatan bir roman yazmanın olanaksızlığı üzerine bir roman yazması klişe bir konu gibi gözükse de türe bir nebze soluk getiriyor olabilir, fragmantasyonu sineklerin onlarca farklı bakış açısına sahip olmasına benzetiyor ileride. Sineklerin ağzından yazılacak anlatıyı merak ettiğini de söylüyor. Sivrisinek Şehirde'yi önerirdim kendisine. Her neyse, editör adamımızı buluyor ve adını soruyor. Georgi Gospodinov. Editörün adı da aynı. Aynı adlı ve soyadlı yedi kişi var, yazarı önemsiz kılıyor bu. Editörün adamımızı bir daha bulamamasıyla kitap sözleşmesine kendi imzasını atmasını da. Metnin sahibi önemsizleşiyor bir anda. The Words'ü izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum bu noktada, benzer konular.
"Doğal roman" mevzusu, adamımızın biricik hayali. Atomlar boşlukta yüzüyor, Demokritos'un dediği bu. Boşlukta yüzen sözcükler bir araya gelerek daha büyük bir yapıyı oluşturuyor ama inşa edilen şey, temelde bir hiç. Flaubert diyor adam, hiçlik hakkında bir kitap yazmayı düşünmüş. Hiçbir şey hakkında. Hemen bir denemeye girişiyor adam, sadece roman girişlerinden/atomlarından oluşan bir roman. Pastişinin sonucunda romanın bütün dünyayı birleştirdiğini söylüyor, farklı girişlerin bir araya gelememesi için anlamsal bir sebep olmadığını, dünyanın ve romanın buna olanak sağladığını söylüyor. Boşanma hakkında bir romanda daha fazla dağılabilen bir konuya dönüşler yapılıyor, ara ara. Bir dönüşte, düğüne çağrılan davetlilerin duruşmaya da çağrılması gerektiğini düşünüyor adam. Burası biraz güldürdü, kısa zaman sonra boşanacak biri olarak, hakimin -veya boşayacak olan her kimse- emin olup olmadığımı sorduğu zaman sanki evleniyormuşum gibi, heyecanla, "Evet!" diye bağırmak istiyorum, mümkün olursa.
Adamın karısı başkasından hamile bu arada.
Tuvaletin tarihini, dışkının sözcüklere ve metinlere benzetilmesini üretim aşamasına, yaşamın üretimine bağlamak gerekiyor. Fiillerden oluşan bir romanın düşlenmesini gerileme aşamalarına ve fiillerin sıralanışının kronolojiden kaçamamaya yol açmasının sıkıntılarına bağlamak gerekiyor, her şeyi birbirine bağlamak gerekiyor. Ayrı bölümler halinde incelenen 60'ların ve 70'lerin dünyasında büyüyen çocuklar, yaşadıkları ülkenin sıkıntılı havasından ve baskıcı sosyal ilişkilerden bozuk duygular türetiyorlar. İlk aşk bu bozuklukta yitip gidiyor ve daha en başta kaybın ne olduğu öğreniliyor. Büyük, yıkıcı bir birikim. Ema'yla başlamadı ama Ema'yla bitti. Adam çocuk istemediği için Ema da bir başkasından yaptı çocuğu, basit. Adamımız da kayışı yaktı ve kurmacayla kurmacasız dünya, derinlerde bir yerlerde birleştiğini söylediğim o kaos yüzeye çıktı, gözlerin görebileceği bir noktaya sabitlendi. Sandalyesinde otururken bunları düşündü adam, en sonunda tamamen yok oldu. Yaşamın anlığına geri dönebildiğini sanmam, o kadar kurmuştu.
Kendi hayatını anlatamayan adamı anlayabiliyorum, hayat anlatılamaz. Hayat herhangi bir şeye sığdırılamaz. Notalar, sözcükler, düşünceler, hiçbir şey yetmez. O yüzden roman doğal. Yetmediğinden.
Yanıtla
5
7
Destekliyorum  1
Bildir