Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Işıldayan Piramit
Machen'a Lovecraft'in bir öyküsünün epigrafı olarak rastlamıştım. Yedi göbek Galli olan Machen, diğerleri adaya gelmeden çok uzun zaman öncesinden beri orada olan Keltlerin inanışlarını kendi zamanına taşıyan bir yazar. Pagan dehşetler Machen'ın öykülerinde canlanıyor, modern çağların boşlukta sallanan insanlarına geçmişin ölmeye hazır olmadığını anlatıyor. Angllar, Saksonlar, Normanlar gibi pek çok topluluğun göçtüğü o topraklarda Stonehenge'in başlı başına hatırlatıcı bir anıt olarak var olmaya devam etmesi, çift katlı otobüslerin geçtiği yolların altında, derinliklerde kadim varlıkların yaşamayı sürdürdüğünü anımsatır.
Barker'ın Machen'a saygılarını sunduğu bir öyküsü olarak görüyorum Rawhead Rex'i; çağlar öncesinin iblisini durdurmak için Bereket Tanrıçası heykelinin kullanılması gerekiyordu. İnsanın çağlar boyunca inandığı her şey -biz bilmesek de- birbiriyle bağlantılı, seziyorum bunu. Joseph Campbell bu konuda bir şeyler yazmıştır umarım, büyük dörtlemesinin kalan üç kitabını yutarcasına okumam gerek. Neyse, Borges der ki Machen'ın kötülük probleminin temelinde gerçek kötüler vardır. İyiliğin yokluğunun dışında kötü varlıklar tepelerde, ormanlarda ve metruk mekanlarda cirit atar. Borges'e göre kötülerin cismani halleri, "Poe ve Lovecraft kadar taşkın olmayan düzyazısının kesinlik ve ciddiyetiyle çelişir." Ataları gibi toprağa ve büyüye bel bağlayan Machen, nesillerdir sürdürülen zorbalığa dayanarak insanları suçladı. Kelt olduğu konusunda ısrar etti ve Keltlerin uğradığı eziyetler sonucunda günümüzün İngilizleri pagan iblislerin saldırısına uğradı. Çelişki burada doğuyor; kötülük yaptıkları için mi kötülüğe uğruyorlar, iblislerin kötülüğü mü kendini gösteriyor? Gerçek kötülüğün ne olduğu soru işareti olarak kalıyor. Öykülere baktığımızda bilinçli bir kötülük görmeye çalışırsak pek de başarılı olamayacağız, var olma alanlarını koruyan varlıklardan başka bir şey göremeyeceğiz. Bu varlıkların ortaya çıkarılması için uğraşmak bir savunma mekanizmasını harekete geçiriyor ister istemez, bunun saf kötülük olduğunu söylemek mümkün değil.
Kara Mührün Öyküsü'nde rasyonalist bir adamın fikirlerini değiştirmeye çalışan Bayan Lally'nin anlattığı öyküyü dinliyoruz. Sadece dinleyici konumunu doldurup öykünün sonunda ağzı uçak girecek kadar açılan adam, iki kere ikinin beş ettiğine, iki kenarlı üçgenlerin varlığına inanmaz. Kadına meydan okur, şaşırtılmak ister. Kadın da, "Al sana katakulli," der, anlatmaya başlar.
Kocası öldükten sonra kadın Londra'daki kardeşinin yanına gelir ve iş aramaya başlar. Bir gün pes eder, kendini öldürmeyi düşünürken Profesör Gregg'le tanışır. Bu profesör akademik yaşamda yapacağını yapmış, okültizm üzerine çalışmak istemektedir. Arkadaşlarına bu isteğinden bahseder ama kendisiyle dalga geçilir. O da emekliliği yaklaştığı sırada, elindeki mührü ve yıllarca biriktirdiği gazete sayfalarını yüklenir, iş verdiği Lally'yi de yanına alarak kırsala gider. Yolculuk başlayana kadar kadının aklını "çok büyük bir sır" olduğunu söylediği gizli bilgilerin varlığıyla doldurmuştur, evindeki raflar dolusu kitap da aklını bilimle -gizli bilimlerle de- doldurduğunun kanıtıdır. Lally, bilinmeyene doğru yola çıkar bir açıdan. Doğaüstüne inanmaya pek meyilli değildir, dünyada keşfedilecek pek bir şey kalmadığını söyler. Profesör aynı fikirde değildir.
Bilinmeyen hakkında konuşmaları, dünyanın gizemleri, Dünya'nın kendisi kadar eski anıtlar, yazıtlar, bir sürü şeyle doldurulan paragraflar boyunca profesörün adım adım tedirginleştiğini görürüz. İncelemelerini sürdürmekte, elindeki mührü Libya'daki kadim bir halkın yarattığı sembollerle kıyaslamaktadır. Mitlerin kaynakları belli belirsiz sezilir, civardaki şapşal bir oğlanın sayıklamalarından mührün üzerindeki harflerin seslendirilmiş halleri duyulur. Profesör, civardaki bir papazdan dil hakkında bilgi almak ister, Peri Halkı denen bir kavmin konuştuğu eski bir dili keşfetmek üzere olduğunu öğrenir. Sonrasında gerçekleşmesi imkânsız şeyler gerçekleşir, profesörün arkasında bıraktığı mektup sayesinde Lally her şeyi öğrenir, hikâyeyi adama anlatır. Son.
Machen, Kelt söylencelerini aktarırken yarattığı dehşeti doğallaştıramıyor açıkçası. Bu ee kadar doğallaşabilirse gerçi. Doğallaşabilir, Lovecraft ve çağdaşları bunu çok iyi yapıyor. Borges bu açıdan Machen'ı başarılı buluyor, okura yapaylığı sezdirebilecek olağanüstü olayların coşkun bir üslupla desteklenerek gerçeklik yanılsaması yarattığını söylüyor. Aynı fikirde değilim, bunda olayları Lally'nin anlatımından dinlememizin etkisi olabilir. Kendisi kuşkucuydu, ecinnilerle karşılaşana kadar bu kuşkuculuğun sürdüğünü biliyoruz, coşkunun taşınmasını baltalayan bir şey bu. Bilemiyorum, dünyada böyle şeylerin var olduğunu aktarmak için doğal bir akışı tercih ediyorum. İnanmayanları inanmaya zorlamak iyi bir yöntem değil hikâye anlatıcılığında.
Beyaz Tozun Öyküsü, Karanlıkta 33 Yazar'da da mevcut. Basit; kadın ve kardeşi Frank. Frank, ablasının evinde hukuk çalışmaktadır, odasından çıkmamacasına. Bir ara hasta olur, doktora gider ve doktorun verdiği beyaz bir tozu suyla karıştırıp içmeye başlar. Arkadaşlarıyla buluşmaya başlar, sosyal hayatı canlanır ama bir yandan yavaş yavaş değişmektedir, umacıya falan benzemeye başlar. Gerilim ağır ağır yükselir, kadının çağırdığı doktor adama hiçbir şekilde yardım edemeyeceğini söyleyip oradan kaçar. En sonda bir kimyager, ilacın çağlar öncesinden gelen ritik bir toz olduğunu söyler. Meryem'i aşağılamak için yapılan pagan törenlerin çılgın çiftleşmelerinde kullanılmakta, kullanan herkesi delirtmektedir. Bizim eleman formunu da kaybeder, çamur yığınına dönüşür.
Eh. İyi bir öykü olduğu söylenebilir ama odasından çıkmayıp yavaş yavaş deliren bir adamın pek korkutucu bir yanı yok açıkçası, sondaki çözülüş de sadece antik ritüellerden biri hakkında. Eh.
Işıldayan Piramit nam öyküde, kırsalda kaybolan bir kızın başına ne geldiğiyle ilgili bilmeceleri tak tak çözen dedektif ruhlu bir abimiz vardır. Arkadaşının evi, kızın hiçbir iz bırakmadan kaybolduğu yere çok yakındır. Bir de evin hemen önündeki çakıl taşlarının farklı sıralanışla farklı biçimler aldığı keşfedilir. Sonuçta gizem çözülür, toprağın altındaki kadim piramitte yanan kadının gölgesini ve tepelerin altında yaşayan varlıkların gözlerini görürler. Böyle.
Yeats'in Kelt Şafağı'nın bir tık arkasına koyuyorum bunu. Machen kesinlikle çok esinleyici bir yazar, ona diyecek bir şey olmasa da coşkusunu dizginleyememesinden ötürü öyküleri biraz ders kitabı içeriği taşıyor. Oysa Büyük Tanrı Pan'ı ne kabusvari, ne müthiş bir romandır!
Bugün de ukalalık yaptık, şükür. Kaçmaz, müthiş kitaplıktan iyi bir kitap.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlk Taş
Jensten, 1980'lerden itibaren Afganistan'a ara ara gidip Rusların ve sonrasında Amerikalıların binlerce yıllık geleneği, bölgenin kanla yıkanmasını sürdürmesini gözlemlemiş. 12 Strong'un kaotik atmosferinden yola çıkarak söylenebilir; daha uzun bir süre o topraklara barış gelmeyecek. Kabile savaşları bitecek gibi değil, ortak bir düşmana karşı bütün yerlilere savaşçılara dönüşebilse de kendilerini yok etmeye de son derece meyilliler. Zaten korkunç bir savaşın içinde olan Afganların dünyanın öbür ucundan gelen işgalcilere karşı savaşmaları bir yana, yerli düşmanları yok etmek için yabancılarla işbirliği yapmaları da uzun vadede kendileri için iyi değil. Gerçi çorak toprakların ve yüksek dağların arasında hiçbir şey hayatta kalacak gibi gözükmüyor, her şey toz ve kaya arasında çözülmeye başlıyor. Jensten, hızla çözülen insanların hikâyesini anlatıyor. Danimarkalı askerlerin coğrafyayla, Afganlarla ve bürokrasiyle mücadelesinin çok yönlü, çok anlatıcılı biçimi sayesinde hayatta kalma güdüsünün hangi eylemlerle ifade edilebileceğini gösteriyor; ABD'nin herhangi bir eyaletinde, bilgisayar başında yönettiği drone'un Afganlara bomba yağdırmasını sağlayan askerle son şarjörünü yan yana dizilen üç insana boşaltan asker arasındaki benzerliğin farklı koşullara rağmen bu güdü olması dehşete düşürücü. Yukarılarda bir yerlerde alınan kararlar cehennemi yaratıyor, geri kalanı askerlerin ölümü yanıltma çabasından ibaret.
Jensen, romanını Shah Wali'ye ithaf etmiş. Yaşlıların yüzüne çocukluğunda sahip olmuş Shah Wali, on iki yaşındayken altı insan öldürmüş. Incendies'in çocuk mücahidinin silahının dürbününden bakışını, kendi yaşındaki diğer çocukları vuruşunu acıyla hatırlıyorum. Ölüm makinesi haline getirilmiş küçük çocukların hiç bitmeyecek bir savaşa uyandıkları ülkenin yangını dinecek gibi değil. Epigraf Malraux'dan: küçük demir parçalarının canlı eti delmesiyle kazanılacağı düşünülen savaşların neyi kazandırdığını sorgulamak üzerine. Simülasyon haline getirilmiş bir savaşın gerçeklik duygusunu yok ettiği düşünülebilir, fanatik değerlerin ele geçirdiği insanlar onlarca kişinin arasına dalıp kendisini havaya uçurur. Simüle edilmiş bir kendilikte korkunun toplumca yaşanması sağlanır, kendiliğin/kişiliğin bir değeri kalmamıştır. Jensen, Counter-Strike oynayan genç insanların bu simülasyona çoktan kapılmış olduklarını sıcak çatışmanın tam kalbinde de gösterir, hemen her şey oyuna dönüşmüştür ve ekranın ortasındaki artıya sıkılan kurşunların neyi öldürdüğü önemli değildir. Yaşam, ekranın arkasından izlenir gibidir.
Jensen, Biz Boğulanlar'da olduğu gibi parçalı-uzun anlatı tekniğini sürdürmüş. 612 sayfalık uzunca bir metinde savaşın birçok yönü bu teknik sayesinde ele alınabiliyor. Buna benzer bir üslubu Norman Mailer'ın Çıplak ve Ölü'sünde görebiliyoruz; karakterlerin geçmişleri ve savaş sırasındaki şimdileri bölüm başlıklarıyla ayrılmış ama geçmişle şimdi arasında kesin bir ayrım mevcut, bağlantının kurulması bu açıdan kolaylaşıyor. Jensen, aşamalı bölümlemeler kullanarak güvenlik alanlarına ayırdığı anlatısını Afganistan'da konuşlanmış Danimarka üssünde başlatarak Taliban'ın üst düzey yetkililerinden birinin karşısında cezalarını bekleyen karakterlerin tedirginliğiyle sona erdiriyor, kademeli olarak yükselen gerilimle birlikte askerlerin/kahramanların yolculuğunu takip ediyoruz. Askerlikten önceki yaşamlarıyla terörist avcısı olmalarının arasındaki zaman, denizden yüzlerce metre yükseklikteki arazilerde karşılaşılan zorluklarla paramparça olup tekrar bir araya geliyor. Yeni bütün, eskisine hiç benzemiyor. Bir coğrafyanın hikâyesi olduğu gibi karakterlerin değişiminin de hikâyesi bu, fiziksel ve ruhsal bir yolculuk.
Üçüncü Müfreze'nin Beyaz Bölge'deki yaşamıyla açılan metinde askerlerin de yerlilere benzemek için sakal bıraktıkları, çölün buna zorladığı söyleniyor. Coğrafya dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen insanları yerlilere benzetiyor. Düşmana benzeme çabası. Onlar kadar acımasız olunmazsa hayatta kalınamaz. Zıddına dönüşme meselesi aslında, Beyaz Kale'den Şehrin Katmanları'na kadar çoğu metinde işlenmiş bir mevzu. Aslında bir dönüşümden söz edilebilir mi, o da tartışılır. Bazı şeylerin olma biçimlerini karşıt kutup belirlese de bağlam/uzam aslan payını alıyor, bu durumda uyuşmazlığı ortaya çıkaran mesele, yaşamın ta kendisinden başka bir şey değil. Yapay zıtlıkları üretme meselesinde iktidar sahiplerinin üstün bir yetenekleri var, haliyle savaşların çıkmasında da. Hiyerarşinin en altında yer alan askerler de kendi ayrıştırma görevlerini başarıyla yerine getiriyor. Amerikalılar için Taliban "shitheads", Danimarkalılar için "Tali-bob". Afganların kıyafetlerinden yemeklerine kadar her şey askerlerin dilinde bir aşağılama olarak karşılığını buluyor.
Jensen'in defalarca gidip yerinde gözlemlediği kışla yaşamı oldukça ayrıntılı bir şekilde ele alınmış. Tek tipleştirilmiş insanların günlük yaşamları, beslenme düzeninden vücut çalışmalarına kadar dakikası dakikasına belirli. Sosyal yaşamları incelemeye değer, anlatının açımlanışı karakterlerin psikolojileri temelinde inşa ediliyor. Schrøder'den bahsetmek gerek, kilit karakter o. Asker olmadan önce bilgisayar oyunu tasarımcısıymış, çoğunun oynadığı oyunlarda onun payı var. Çavuş olduğu için hayatını merak eden arkadaşlarına pek bir şey anlatmıyor, savaşta bir fark yaratmak için orada olduğunu söylüyor. Sanal dünyayı kurgulayan bir asker, gerçek yaşamı da kurgulamak istiyor. Batı lehine bozulan dengeleri tekrar kurmak için kendisini NPC olarak yazıp oyunun içine yerleştirmiş. Hannah, babasının eziyetinden askerlikle kurtulmaya çalışırken Schrøder'in kendinden eminliğine kapılıp onunla yatıyor ama beklediği şefkati pek göremiyor, Schrøder'in başka planları var. Diğer bir asker, oyunlarda para verip alınan eşyaları gerçek hayata taşıyor ve internet üzerinden çeşitli savaş malzemeleri alıp insanları daha iyi öldürmeye çalışıyor. Başkomutan Steffensen, bürokratik oyunların oynandığı bir seviyede hem halkla ilişkileri, hem de askerleriyle olan iletişimini sürdürmeye çalışıyor. Afganistan'da halk oyuyla iş başına gelen hükümetin korunması için kendisine ihtiyaç duyuluyor ama Afganların arkasından çevirdiği oyunlar, öldürülen muhalifler kendi insanlığını sorgulamasına yol açıyor. Brad Pitt'in War Machine filmindeki eşleniğine baktığımızda Steffensen'in son derece pasif kaldığını görebiliriz, savaş koşullarında alınması gereken katı kararları alabilecek kişiliğe sahip değil, katılaşmamış bir vicdanı var ve bu yüzden kendi emriyle öldürebileceği insanlardan çok daha fazlasının ölümüne yol açıyor.
Bölümler ilerledikçe ateş hattına ulaşan bölüğün uğradığı ihanetler, Schrøder'in kendi adamlarını öldürüp ortadan yok olmasıyla başlayan cadı avı, komutanların drone saldırılarından korunmak için tanımadıkları insanlardan medet ummaları, Taliban'la yüzleşme, pek çok olay yaşanıyor. Karakterlerin yolculukları sırasında yerlileri drone ataklarından kurtarmaları, karşı kutba ulaşabildiklerini gösteriyor. Aynı şekilde yerliler de onları ölümden kurtarıyor, ortak payda olan insanlıkta buluşmanın hayal ürünü olmadığı gösteriliyor. Zaman zaman belirip kaybolan insanlar, deus ex machina görevini yerine getiriyorlar ama kurguyu baltalamıyor bu, sadece olasılıkların gerçekleşme ihtimallerini anımsatıyor. Kaos, öfkesini sunmakla yetinmiyor, onun da kendince planları var.
Savaş tasviri üzerinden günümüz dünyasının eleştirisini de görmek mümkün; internetin gerçekliği simüle etmesi, sosyal medyanın yarattığı, sosyalliği baltalayan bağımlılık, gerçeklik duygusunun yitimi, alt metinlerde pek çok irdeleme mevcut.
Jensen müthiş bir kurgucu, her karakterinin penceresinden bakarak edimleri farklı bakış açılarıyla yorumluyor, savaşın orta yerinde insan olarak kalmaya çalışanları yüceltiyor. En az Biz Boğulanlar kadar iyi.
İlk taşı atacak kimse yok.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kahveler Kitabı
Salâh Bey Tarihi I. Enis Batur, üslubunu ayrı övüyor, denemeciliğini ayrı övüyor, Birsel kahvelerin tarihiyle birkaç döneme ışık tutuyor. Keyifli üslubu daha çok kendi hatıralarını değerlendirdiği bölümlerde ortaya çıkıyor, başkalarından duydukları da bu keyfin bir ortağı. İşin magazin boyutu bir yana, birkaç asır boyunca ileri geri gidip duruyoruz; Zâtî'den Orhan Kemal'e pek çok sanatçının ilginç yaşantılarını görürken sanat ortamlarını ve sanatçıların çalışma prensiplerini de öğrenebiliyoruz. "Biz bildiklerimizi, duyduklarımızı söylüyoruz, bilmediklerimizi, duymadıklarımızı söylemiyoruz." (s. 269) Birsel bu ortamlarda sıklıkla bulunduğundan, sanırım biraz da yaşanan onca şeyin sonraki kuşaklara kalmasını istediğinden anılarını döküp saçıyor, kişisel bir mikro tarih oluşturuyor. Kahvehanelerde yaşananlar kahvehanelerde kalmıyor, racon bozuluyor, Birsel muazzam bir beşlemeyle hiçbir şeyin kaybolup gitmemesini sağlıyor.
Kahvenin tarihinden İstanbul'daki kahvehanelerin tarihine geçiş, ardından bölüm başına bir kahvehanenin incelenmesi, çerçeve bu şekilde oluşuyor. Kahveleri kuranların geçmişleri, devredilen kahvelerin yeni sahiplerinin geçmişleri, yılların onca yükü başlıklarla bölünmüş durumda. Başlamaya en uygun konuyla giriş yapıyor Birsel, kahvenin tarihi. Kahve 1543'te Türkiye'ye geliyor, 1653'te Fransa'ya gidiyor. İstanbul'da ilk kahvehaneler 1555'te açılmış, "kahvefüruşluk" mekanlarıymış buralar. Birçok padişahın birçok yasaklama emri, emirlerin delinmesi, vurulan kelleler, Evliya Çelebi ve Kâtip Çelebi'nin tanıklıkları, din adamlarının kahveyi meyhaneden daha beter görmeleri, bir dünya olay. 1633'teki büyük yangında şehir kül olunca suçu kahvelere yüklemişler, padişahlar sokaklarda gezerek tütüncüleri, kahvecileri ve sair eşkıyayı öldürtmüş. Kahveye vergi getirilmiş, yabancılar verginin altından girip üstünden çıkarak haksız kazanç sağlamışlar. En son, Kızıl Sultan'ın hafiyelerinin uğrak yeri olmuş kahveler. Çok adam toplanmış buralardan. Yıldız olan adı Yaldız'a çevrilen kahve var, II. Abdülhamid işkillenmesin diye. Hikâyeler çeşit çeşit.
Ozanların kahveler hakkındaki görüşleri de ayrı bir bölümde yer alıyor. Mehmet Akif'in kahveleri yermesi, Fransa'da gördüğü kahvelerden sonra övgüye dönüşmüş. Bizde daha geç oturan bir kültür kahve kültürü, sadece serserilerin takıldıkları yerler olmaktan sanatçı tayfası sayesinde kurtulmuştur denebilir. Sait Faik'e göre buralarda bakanlar kurulu kurulur, hemen dağıtılır, vatan kurtarılır ve tekrar batırılır, çeşit çeşit insan çok acayip muhabbetlere girer, gündelikçilerle yolgezerlerin bir araya gelebildikleri yegane yerdir kahve. 20. yüzyılın kahvelerine örnek olarak Lebon, Elit, Baylan verilmiş, daha pek çok örneği var. Sanatçıların anılarına baktığımız zaman buraların önemini anlayabiliyoruz, Demir Özlü'nün kendisinden pek çok anı dinlemiştim bir zaman. Neyse, Paris kahveleriyle de kıyaslamalar yapılıyor. Yahya Kemal'in Verlaine ile tanışmış olduğu söyleniyor. Fikret Adil, İbrahim Çallı gibi isimler de Paris kahvelerinin havasını almış kişiler. Sanatçı kahveleri Paris'te meşhur, Galeano bir kitabında bu kahvelerin dökümünü ve önemli sanat hareketlerinin başlangıç noktaları olarak önemini anlatıyordu ama hatırlayamam şimdi hangi kitapta olduğunu.
Kahvenin kavrulması, servisi, adetleri, şusu ve busu hakkında yer yer sıkabilecek, detaylı bilgiler var. Zamanın kahve kültürüyle ilgilenenler için enfes. Gerçi adamına göre kahve yapılıyor, iyi kahve yapan kahveciler çok tutuluyor. Gençlerin, yaşlıların, esrarkeşlerin, tiryakilerin vs. kahveleri ayrı ayrı. Demlenmek isteyenlerin belli kahveleri var, nereye gitmek isterlerse. Hemen her kahvede görülebilecek olan tek kişi Ahmet Rasim belki de, kendisi acayiplik peşinde oradan oraya gittiği için uğramadığı kahve kalmazmış. Hikâyeleri komik, yaşadıkları da öyle. Kentle ilgili yazılarından nerelere gittiğini, neler yaptığını biliyoruz ama kendisi hakkında yazılıp söylenenler daha ilginç. Ahmet Rasim gibi efsane olan Pierre Loti'nin de Eyüp'e ilk gelişi ve ara ara uğradığı mekânı da güzel hikâyelerin birikmesini sağlamış. Birsel'in zamanlar arasında dolaşan bir şimdi anlatısı var, aradan yüz yıl geçmiş olsa bile oradaymış gibi anlatıyor, canlandırıyor. Üslubuna keyif katan bir özellik bu.
Galata, Tophane, Kadıköy, birçok meskenin kahveleri ayrı ayrı anlatılıyor, bunun yanında yolu İstanbul'dan geçmiş, Batılı büyük sanatçıların da anılarına sıklıkla yer veriliyor. Gerçekten çok zengin, ayrıntılı bir anlatım olduğu için onca bilgiye giremiyorum, sanatçılarla ve mekânlarla ilgili bir iki ilginç detayla bitireceğim.
Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası için malzeme topladığı, yollarını yürüdüğü yer Direklerarası. Bu tarihi yerin cıvıl cıvıl dünyasını okumaktan büyük keyif alınıyor. Birsel, Ekrem'in gözlem sırasında yaptıklarını anlatıyor ve o zamanın işaretlerini sıralıyor. Tarık Akan'ın filmlerinden biliyoruz, meğer Osmanlı zamanından geliyormuş. Saçlar dalgalandırılırken baş parmak havadaysa bir anlama, serçe parmak havadaysa başka bir anlama geliyormuş, ayakkabıların birinin öyleyken diğerinin böyle olması, manası çok derin bir olaymış. Sosyalleşmenin neredeyse yasaklandığı zamanlarda insanların bu işaretlerden başka bir çaresi yokmuş.
Edebiyat kavgaları meşhur. Muallim Naci'nin yancılarıyla Ekrem'in yancılarının kapışmaları, Sait Faik'in Nurullah Ataç'ın eleştirmenliğini yerin dibine sokması, "dekadan" vakası, edebi toplulukların kuruluşları ve dağılışları, Orhan Kemal'in dönemin bütün sanatçılarını etrafında toplayıp sabahın beşinden onuna kadar kalemi elinden bırakmaması, Mehmet Akif'le Mithat Cemal arasındaki tartışma ve barışma, Nazım Hikmet'in yurt dışına gitmeden önceki ve yurt dışından döndükten sonraki halleri, konuşmaları, Suat Derviş'e yeşillenmesi ama reddedilmesi, Dergâh tayfası, Tanpınar'ın ve Yahya Kemal'in çevresi, bir dolu eğlenceli ve üzücü hikâye. Anlatamayacağım, mutlaka okunması lazım. Gerçi bu işlere merakı olmayan okuru açmaz, muhtemelen sıkar ama azıcık bir ilgi varsa dünyanın keyfi okuru bekliyor. Nedir, müthiş bir anı-deneme karışımı.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şehrin Katmanları
Yüzey. Ağaçlar, binalar, insanlar, toprakta gömülü altınlar. Katman. Şehrin kuşatıldığı zamanlarda altınlarını gömen köylüler, sığınaklarda felaketin geçmesini bekleyenler, dehlizlerde saklanmaya çalışanlar. Alt katman. Zırhlı askerler kapıları kırmak için koç başıyla saldırıyor, içeridekiler şehirlerini kimin ele geçirmeye çalıştığını bilmiyor. Atılan oklardan biri surların üzerinden geçiyor, kıyamet anında etrafına topladığı çocukları eğlendirmeye çalışan ihtiyarın böğrüne saplanıyor. Daha da alt katman. Sessizlik. Çayırlarda bir adam, bulutları izliyor. Bir altı. Toprak. Sessizlik.

Paris'in altı kat kat mezarlıkla, üstü de mezarlarını sırtlarında taşıyanlarla dolu. Radyo dalgalarının izini ilk salınımdan itibaren izleyebiliriz, birkaç ışık yılı uzağa kadar. Yaşayanların izini de toprağın derinliklerine kadar, belirli bir noktaya ulaşıncaya dek izleriz. Sonrasında boşluğun uğultusu. Jach, bu uğultuya kadarki süreci inceliyor. Dünyanın uğultusunu. Modern şehirlerden barbarlara yolculuk. Aslında barbarlardan barbarlara; kentleşme sürecinde mezarlıkların ve kutsal sayılan bölgelerin etrafında oluşan meskenler su kaynaklarıyla birleşti, böylece felsefenin ve sair uğraşın doğduğu alanlar ortaya çıktı, barbarlıktan medeniyete ölülerin ve evrensen çözücünün omuzlarında ulaşıldı. Birileri bu düzeye daha önce geldikleri için gelemeyenleri kendilerinden ayırdılar. Medeniyet, ikiliklere çok şey borçlu. Rémi Brague'ın Avrupa: Roma Yolu nam incelemesini öneririm, bu metinle paralel okunursa Romalılığın ve Avrupalılığın aynı şey olduğu görülebilir. Neyse, Jach anlatısını ikinci tekil şahıs üzerine kuruyor. "Siz" gidiyorsunuz, görüyorsunuz, anlatıcı gözlemliyor ve öznenin yaptıklarını sıralıyor. Yine bir ikilik; devini ve sabitlik.

Bölümlenmiş bir anlatı: Kütüphane, Metro, Kafe, Cadde, Mahzen-Mezar, Barbarlar, Romalılar, Varış, Ayrılış, Uyanış. Mahzen-Mezar'da muhtemelen uyuyakalan öznenin Roma döneminden kalan kemiklerle dolu mahzenlerde bir savaşın arifesine uyandığını görene kadar günümüzün sokaklarında geziniyoruz, uyanışlar birlikte Romalıların ve barbarların ağzından iki farklı cephenin birbirlerine dönüşme aşamalarına şahit oluyoruz.

Jach, şehri ele alırken mitolojiden felsefeye, teknolojiden medeniyete pek çok konuda fikir yürütüyor, kurduğu bağlantılarla mekânı birçok açıdan üretiyor. Mutlaka okunması gereken bir metin, uğultuyu merak edenler için.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tolkien
Okuduğum üç biyografi arasında en kapsamlı olanı. Carpenter aylar boyunca Christopher Tolkien'ın evindeki belgeleri karıştırmış, J. R. R. Tolkien'ın kardeşi Hilary ile mektuplaşmış, C. S. Lewis'in mirasçılarının yardımıyla iki dostun birbirlerine yolladıkları mektuplara ulaşmış, J. R. R. Tolkien'ın birçok romanının elyazmasını barındıran Marquette Üniversitesi'ni ziyaret etmiş. İkinci ve üçüncü kaynaklara kadar indiği için Carpenter'ın kapsamlı bir biyografi kaleme aldığını söyleyebiliriz. 1976'da tamamlanan biyografi aynı zamanda Tolkien'ın ilk biyografisi.
Tolkien, biyografilerin edebi eleştirinin bir formu olarak kullanılmasını sevmezmiş, metinle yazarı birbirinden ayırırmış. Carpenter, Tolkien'ın ömrünün son zamanlarında çocukluk hatıralarına dair birkaç sayfa yazdığından ve eski mektuplarla evraklara açıklayıcı notlar düştüğünden yola çıkarak biyografisinin yazılacağını öngördüğünü söylüyor. Tolkien, biyografisini yazacak olan kişinin işini olabildiğince kolaylaştırmış. Edebi eleştiride bir değerinin olup olmaması, yazarın hayatının merak edilmesine bir engel değil, Tolkien ömrünün sonuna doğru hayran mektuplarının altında ezildiği zaman yaşamının merak edileceğini düşünmüştür. Metinlerine yansıyan benliği incelenirse kendisine dair pek çok şey bulunabilirdi ama dolaylı bir yol olurdu bu, sonlara doğru fikirlerini değiştirmiş olması kuvvetle muhtemel. Kırlarda geçen çocukluğu, annesinin ölümünden sonra kentin göbeğinde bir başına -bu bir başınalık yaşamı boyunca sürmüş- öğrenimini sürdürürken parasızlıkla mücadelesi, betonun, benzinin ve teknolojinin ortasında çektiği yalnızlık, yarattığı dünyaların parlaklığını ve uzak zamanların anıları olarak düşlediği her şeyin tarihçesini çıkarmadaki inatçılığının sebebi olarak gözüküyor. Bir şeyleri başarma isteği. Muhteşem üçlemesinin yazılmaya başlandıktan on yıl sonra yayımlanması, Tolkien'ın mükemmeliyetçiliği hakkında fikir veriyor. Metni tekrar tekrar kontrol etmek, hayran mektuplarının gösterdiği eksikleri veya çelişkileri gidermek derken Tolkien kendini 60 yaşında buluveriyor. Beklemediği bir şöhrete sahip olduktan sonra Silmarillion üzerinde çalışacağı zamanı bulabiliyor nihayet, seksen yaşında. Ömrünün yetmediğini biliyoruz, bu büyük eseri oğlu tamamladı ama uzunca bir süre birlikte çalışmışlar, haritaları Cristopher çizmiş ve ölümünden bir süre önce baba Tolkien, oğluna metnin nasıl tamamlanması gerektiğine dair talimatlar bırakmış. Bitmeyen hikâyeler de farklı bir kitap olarak basıldı. Babasının metinlerine bağlı olduğu kadar yaşamına da bağlı Christopher, katı korumacılığının sebebi var. Hatta kendisinin biyografisi de yazılmalı, aralarındaki ilişkiyi daha iyi görebilirdik.
Tolkien'ı ziyaretiyle başlıyor Carpenter, birkaç dakikalığına "saygın ve sıkıcı" bir banliyö olan Headington'a geliyor. W. H. Auden, Tolkien'ın evi için "berbat" demiş ama Carpenter katılmıyor buna, normal bir ev. Garaja geçiyorlar. Yüzüklerin Efendisi'nin çeşitli çevirileri, Orta Dünya haritası, sayısız mektup, not, kalem uçları, daktilolar. Kitap ve tütün kokan bir oda. Tolkien, hayranlarından birinin dikkat çektiği bir çelişkiyi düzeltmek için çalışıyor. "Kitabından kurgu bir eser gibi değil de gerçek olayların bir kronolojisiymiş gibi bahsederek her şeyi büyük bir ayrıntıyla izah ediyor; sanki kendisini düzeltilmesi veya açıklanması gereken önemsiz bir hata yapmış olan bir yazar gibi değil de tarihi bir belgedeki belirsizliğe ışık tutması gereken bir tarihçi gibi görüyor." (s. 4) Burayı biraz açmak lazım. Tolkien, yazmakta olduğu metinler hakkında konuşurken hiçbir zaman kontrolün kendisinde olduğunu söylemiyor, tek ve kusursuz bir yaratıcıymış gibi davranmıyor zaten. Konuşmalarında, "Bunun ne anlama geldiğini araştırmam lazım, keşfetmem lazım," gibi cümleler kurarak karakterlerin, olayların nereye gideceğini bilim adamı titizliğiyle ortaya çıkarmaya çalışıyor. Tolkien'dan bağımsız bir mitoloji bu, yazarı tarafından yaratılmadan çok daha önce orada. Tolkien'ı yazardan çok arkeoloğa benzetiyorum; yüzlerce yıl önceki dilleri ve her şeyin gömüldüğü bilinçaltını kazıyor, bulduklarını tasnifleyip sıraya koyuyor. Bazen koyamıyor. Kolektif bilinçaltının ve sözün zamanların ötesine taşıdığı mitleri tek bir zihin taşıyor. Korkunç bir yük. Zaten ipin ucunu bırakmış Tolkien, hayranlarından birine cevap mektubu yazarken bir kaynaktan yararlanması gerekince gelecek hafta vereceği konferansın notları gözüne çarparmış, oturup konferans metnini yazdıktan sonra uzun süredir aradığı bir kitabı masanın altında bulurmuş, kitabı okurken aklına takılan bir şeye bakmak için kütüphaneye gidermiş ve aradığı kaynağı bulup mektubunu yazmaya devam edermiş. Her şeyden biraz. Carpenter, Tolkien için, "disiplinli ve dağınık" diyor. "Sanki garip bir ruh yaşlı bir profesör kılığına girmiş. Beden bu dökük banliyö odasında volta atıyor olabilir ama aklı çok uzaklarda, Orta Dünya'nın ovaları ve dağlarında dolaşıyor." (s. 6)
Diğer biyografilerde hayatının genel hatları çizilmişti, ben o meselelere girmeden ilginç bulduğum noktaları ele alacağım. Güney Afrika'da doğan Tolkien'ın dedesinin ismi John, babasının ikinci ismi Reuel. Ronald'ın aileyle bir ilgisi yok, tamamen özgür bir isim. Tolkien'a arkadaşları "John Ronald" diye seslenecek. C. S. Lewis, "Tollers" diyecek. Neyse, tatlı bir bebek Ronald, annesi bir mektubunda onu elfe benzetiyor. Beyaz insanın gaddarlığının hüküm sürdüğü bir ülkede yerlilerin nefretiyle karşılaşabilirdi ama baba Arthur, Hollandalıların yerlilere davranış biçimini hiç sevmezmiş ve onlara çok iyi davranırmış. Aile seviliyor aslında, rahat bir yaşamları var ama anne Mabel orayı hiç sevmiyor, gitmek istiyor. Arthur orada kalmak zorunda. Anne ve iki oğlan İngiltere'ye dönüyorlar. "Ronald'ın aklında birkaç Afrikanca kelimeden, kuru, tozlu, çıplak manzaranın uçuk bir hatırasından başka bir şey kalmayacaktı; Hilary ise bunları bile hatırlayamayacak kadar küçüktü." (s. 15)
İngiltere'ye dönüş. Arthur bir süre sonra hastalıktan ölüyor ve zorlu bir yaşam başlıyor Mabel'le çocukları için. Tolkien'ın baba tarafıyla anne tarafının tarihçesi kısaca verilmiş. İlginç bir bilgiyi alayım; 1529'daki Viyana kuşatmasında Arşidük Ferdinand'ın yanında Türklere karşı savaşan George von Hohenzollern, padişah sancağını ele geçirince "gözüpek" anlamındaki "Tollkühn" ismine layık görülmüş. Hilary ve Ronald için uygun bir isim; ikisi yeni evlerinin yakınlarındaki çayırlarda oynuyorlar ve hayali yaratıklar uydurmaya başlıyorlar. Kral Arthur efsaneleri hoşuna gidiyor ama daha çok periler, elfler ve ejderlerle dolu olan hikâyeler çekiyor onu. Tolkien, dört yıl boyunca bu dünyada yaşadığını ve hayatına en çok bu dönemin etki ettiğini söylüyor.
Tolkien ve tiyatro. Tolkien, tiyatroyu "gerçeğin zorlama bir yansıması" olarak görüyor ve sevmiyor. Shakespeare'in ağaçların yürümesi fikrini içeren oyununu farklı bir biçimde kullanıyor bildiğimiz gibi, esin kaynaklarını ön yargılarıyla baltalamıyor. Efsane piposu da ergenlikten kalma; Peder Francis nam aile dostlarının piposundan etkileniyor ve tütünün keyifli dünyasına ortak oluyor. Inklings toplantılarında viskinin ve tütünün bahsi var bir tek.
Annenin ölümü. Mabel öldükten sonra Tolkien her şeyin geçici olduğu fikrine kapılıyor ve kaybetme korkusu yaşamının sonuna kadar peşini bırakmıyor. Hiçbir savaşın sonsuza kadar kazanılmış olmadığı düşüncesi bu sıralarda doğuyor. Bu açıdan eşi Edith'le ilişkisine baktığımız zaman, bilemiyorum ama aşktan çok bu kaybetme korkusunun etkisi büyük diye düşünüyorum. Anne ölmeden önce ailenin taşındığı evde yaşayan bir kız Edith, Tolkien'dan üç yaş büyük. Sohbet ediyorlar, birbirlerine mesajlar bırakıyorlar, güzel bir arkadaşlıkları var. Uzaklarda kalan yeşil kırların özlemini Edith'le dindirmeye çalışıyor Tolkien, kıza aşık oluyor ama Peder Francis bu konuda kaygılı; Tolkien'ın eğitim hayatının aksamasından korktuğu için ikisinin görüşmesini istemiyor. Üç yıl boyunca görüşmüyorlar, sonrasında Edith'e mektup yazan Tolkien, kızın nişanlandığını ve evlenmek üzere olduğunu öğreniyor. Basıp gidiyor, nişanı bozduruyor ve evleniyorlar. Sonrasında erkek egemen bir dünyanın içine düşüyor Edith, "gölge kadın" rolüne bürünüyor. Yetenekli bir piyanist olmasına rağmen eşine ve çocuklarına bakmak için kendini feda ediyor, tipik bir aile kadınına dönüşüyor. Tolkien, Edith'i akademik ortamlara, arkadaş ortamlarına pek sokmuyor. Bir süre sonra dışlanıyor Edith, hiç çağrılmıyor. Ne korkunç bir şey. Açıkçası Tolkien'ın Edith'in acısı üzerinde yükseldiğini düşünüyorum.
Beowulf, Sir Gawain, filoloji, akademideki dil-edebiyat çatışmaları, arkadaş grupları, bunlar adım adım masallara ve hikâyelere çekiyor Tolkien'ı. Her şeyin geçiciliği karşısında kendi mitini kurmaya girişiyor. Yunan ve Latin yazarlardan bıktığında -Oxford günlerinin başlangıcına denk geliyor- Germen edebiyatına da sarmış, diller konusunda zaten müthiş. Uydurduğu diller -Eski Nors, Keltçe vs. kaynaklı- Sindarin ve Quenya olarak metinlerde yer alıyor. Bir yolculuk dönüşü alınan kartpostallardan birine Tolkien özellikle not düşmüş. William Morris'in eserleriyle de bu dönemde tanışıyor. Morris, Tolkien'ı en çok etkileyen üç yazardan biri olabilir. Otonom çevirdi, henüz okumadım ama iki kitabı var elimde. Her neyse, Morris'in detayları, tasvirleri ve hikâye anlatıcılığı, biçim olarak Tolkien'a esin kaynağı oluyor. Earendel'in Yolculuğu da bu zamanlarda ortaya çıkıyor. İlk kıvılcım. Bu kıvılcımdan koca bir evren doğuyor.
Savaş zamanları, yayın hakları çekişmeleri, eleştiriler, hayaller derken noktayı koyuyor Carpenter. Ekleriyle birlikte 325 sayfalık nefis bir çalışma. Ekler dedim de, çevirmenin düştüğü nota göre Tolkien'ın çevrildiği dillerin listesi Ekler bölümünde yer alıyor ama aslında yer almıyor. Unutuldu sanırım. Neyse, Tolkien işte. Canım Tolkien'ım, rüzgâr her şeyi alıp götürmedi.Tolkien'ın mektupları titizlikle incelenmiş, Carpenter müthiş bir kronoloji çıkarmış ortaya. Fanatikler için ilginç ayrıntılar içeriyor. Tolkien'ı ve yarattığı evreni seven herkesin okuması lazım bu biyografiyi.
Yanıtla
7
1
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Felsefe Konuşmaları
Felsefe nasıl yapılır, yapılması lüzumlu mudur, lüzum nedir, nerede bulunur, felsefe yapmamak yine de felsefe yapmak mıdır, insanın kendini konumlandırmasında felsefenin rolü nedir, bu ve buna benzer soruların cevaplarını arıyor Jaspers ve her cevap -felsefenin doğası gereği- yeni bir soruya ulaşıyor. Bu sorulardan birinin cevabında Platon'un ve çömezi Aristoteles'in kurduğu sistemin dışına çıkılmasının pek mümkün olmaması. Bu iki filozofun dünyayı maddeleştirme/parçalarına ayırma biçimi insanın dünyayı algılayışını tam olarak kapsayıcı nitelikte olduğundan kendi zamanlarından günümüze kadar söylenenler ikisinin kurduğu temelin üzerinde yükseliyor, tarih bilincimizden şeylerin doğasını anlamlandırmaya kadar pek çok arayış/buluş için başka bir kaynak yok gibi gözüküyor. Bu noktada yapımızı düşünmeye başlıyorum; beş duyu organımızdan fazlası olsaydı, beynimizin çalışma biçimi hayal gücümüzün ötesinde bir noktaya ulaşacak denli farklı olsaydı, farklı bir canlı formu olsaydık o zaman düşünce tarihi bambaşka bir yol alabilirdi. Bundan sonrasında, ne zaman gerçekleşir veya gerçekleşir mi, bilemiyorum ama insan-ötesi bir noktaya geçtiğimizde sözcüklerle kurulan bütün düşünce yapıları ortadan kalkacak veya radikal bir biçimde değişecek. Sanırım. Sözcüklerle kurulan dedim, sözcüklerden uzak durmanın felsefeye eklemlendiği noktada Wittgenstein'ı da anıyor Jaspers. Biraz sonra anlatayım.
1950'li yılların başından on iki radyo konuşması. Bölümler bu konuşmalara göre biçimlenmiş, her bölümde felsefenin ayrı bir yönü ele alınıyor. İlk bölümde felsefenin neliği inceleniyor, ben buradan potpuri yapıp her şeyi her şeye bağlayayım. Bilimle felsefenin birbirine teğet geçtiği noktalar, bilimin kesin bilinirlik niteliğine kavuşup felsefeyle yollarının ayrılması gibi meseleler, bütünün bir parçası olarak felsefenin ilk ayrılık noktasını belirliyor. Jaspers'a göre felsefenin kesinliği, öznenin ikna olma durumunda beliriyor. Edimlerimiz yoluyla felsefenin sunduğu görüşleri kabul etmiş oluruz, tersi de geçerli. "Felsefenin insan-olmaya dökülmesi" diyor buna Jaspers, aynı noktadan "ben-olmak" kavramına geçiyor. Çocukların ve delilerin bakış açısını yitirmemenin erdemi çıkıyor ortaya. Nedir, sakıncasız sorular ve sözler. Her şeyden önce ne vardı, başka biri olmaya çalışıp olamamanın anlamı nedir, güneşe paralel duygu, gelmesi mavinin bitik bunguya. Mesela. Kodlara bağlı kalmamak, her şeye şüpheyle yaklaşabilmek, sonsuz merakı yitirmemek, bunlar felsefenin kökeni. "Felsefe yolda olmaktır." (s. 11) Zen benzeri bir durum var ki zaten sistemli bir düşünmenin karşı kutbunun çok da uzakta olduğunu düşünmemek gerekir, aradaki mesafe teolojik çıkarımlarla başlayan düşünme eyleminden doğar ama çok derinlerde iki noktanın da birleştiği bir kaynak var. Bu kaynağı bulmaya çalışmak diyor Jaspers, düşünceler üzerine düşünmek, yaşayan düşünceyi gerçekleştirebilmek, felsefenin güzergâhı budur. Kuşatan'ı sezebilmek, belki de son noktası da bu.
Her şeyin yüzdüğü zemindir Kuşatan, orada olduğu hissedilir ve bundan ötesine geçmez. Dünya varlığının güvenilmezliği düşünüldüğünde ortaya çıkar, yöntemsel düşünmenin ulaşamayacağı noktada belirir, her şeyin yadsındığı veya kabul edildiği andan çok uzaktır, sorulursa bilinmez, sorulmazsa bilinir. "Sınır durumlar" Kuşatan'ın ortaya çıktığı durumlardır, yaşanabilecek uç duygularda belirir. Burada "iletişim" öğesine geliyoruz. Jaspers'a göre insan etkileşimsiz bir hiçtir. Çatışmalardan doğan bir düşünme hali vardır, duygular ve düşünceler bu çatışmalardan doğar ve insanın sınırlarını bir tık öteye taşır. Eşikler aşıldıkça önde daha büyük bilinmezler belirir, sorular bu kez onlara yönelir. Kesinlik, şüphe ve merak. Üçünün sırasız belirimi felsefenin temelidir.
Felsefe Kuşatan'a ulaşma çabasıdır. Oraya ulaşmak için bir şey yapmanın gerekliliği üzerinde durmak pek doğru değil, Zen oradan sopa gösteriyor açıkçası ama ekollerden ve kaynağın biçimlerinden bahsetmek gerek. Thales diyor Jaspers, her şeyin su olduğunu söyledikten sonra ateş, hava, tin, atom fikirleri ortaya çıktı. Materyalizmin altın çağlarından birinde çok uzaklarda her şey bambaşka bir akıştaydı ama yöntemsel düşünce inceleniyor, zirvede o var. Varlık karşımızda duruyor, nesne olarak var ve biz özne olarak onu algılayabiliriz. Üzerinde düşünürsek bir de, Kuşatan'dan dökülenleri toplamaya başladığımız söylenebilir. Ne ki Kuşatan nesne değildir, anlamı sayısızdır ve özne-nesne ayrımına indirgenemez. Aşkın olanla ilişkimiz bunun çok daha ötesine uzanır, Tanrı'yla veya yaratıcının herhangi bir formuyla olan bağlantımızı zihin, canlı-var olma ve kendi tarihselliğimiz-kendi oluşumuz ekseninde kurarız. Tarihselliğimizde zamanların birbiriyle olan iletişimini ve kronolojik seyri kodlandığı biçiminden çıkarmaya çalışarak aşkına ulaşırız, canlı var-olmamızı bedeni yüklendiği sorumluluktan kurtararak, düşünceyi kısıtlayan bir olgu olmaktan çıkararak bilir ve aşkına ulaşırız, zihnimizi taşıdığı her şeyle birlikte sürüklenirken sabitlemeye çalışarak aşkına ulaşırız. Ulaşırız ama kim ulaşabilmiş, metafizik öğretileri kavrayabilmek için fiziğin doğasını kavramak gerekir, bunu tamamıyla başarmak gerek. Ondan sonra boşluğa bakmaya başlayabiliriz. "Aldatıcı sağlamlıklardan düşmek, havada kalmaktır, uçurum görünen özgürlük alanıdır, görünürdeki hiçlik, gerçek varlığın bize konuştuğu bir şeye dönüşür." (s. 31)
Gidiyor daha, Kierkegaard'ın ve Nietzsche'nin yığınlaşarak ilerleyen felsefi deneyimi -kısmen- bozuma uğratmasından Tanrı'nın felsefeyle ilişkisine, Kant'ın ahlakî talebinden ödevlerinin özneyi biçimlendirmesine kadar pek çok farklı meseleyi açıyor Jaspers, düşüncenin birbirini çoğaltan yollarının doğasını anlatıyor. Son noktada yapmamız gereken şeyler şunlar: Özgürlüğün tutsaklığa son derece açık doğasını doğru anlayacağız ve özgürlüğümüz derecesinde bir noktaya, belki kendimize tutunacağız. Düşüneceğiz ve kendi kerteriz noktalarımızı belirleyeceğiz. Her anın bir başkasına yol açtığı gibi her kendimiz bir başka kendimize yol açıyor, bu doğru ama sürüklenmemek için anlayacağız, anlamaya kendimizden başlayacağız.
Metnin alt başlığı Felsefeye Giriş. Dünyanın kimi filozoflarca belirlenmiş çizgilerine göz atmadan önce felsefenin, insanın, Tanrı'nın ve düşüncenin kimliğine dair temelde bir şeyler edinmek faydalı olabilir. Felsefeyle ilgilenenler için de hoş, derli toplu bir çalışma.
Yanıtla
10
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana
İthaki'nin "Karanlık Kitaplık" adlı yeni serisinin ilk kitabı. Bu metinle başlamaları çok iyi olmuş, baskısı uzun süredir yoktu. Bilimkurgu Serisi'nde de aynı şeyi yapıyorlar, hiç çevrilmemiş metinlerin yanında uzun süredir baskısı bulunmayan, eskiden bastıkları metinleri de gün yüzüne çıkartıyorlar. Ne iyi.
Gene Kelly'ye ithaf. Sözlükte okudum sanırım, Gene Kelly ilk hali senaryo olan bu anlatıyı filmleştirmek istemiş ama ömrü yetmeyince -yanlış hatırlıyor olabilirim- Bradbury senaryoyu romanlaştırmış. İyi etmiş.
Stephen King, bu eserin Bradbury'nin muhtemelen en iyi eseri olduğunu düşünüyor. Düşünmelidir, kendi dünyalarını yaratırken bundan o kadar çok esinlenmiş ki fark etmemek mümkün değil. It, Needful Things gibi romanlardaki bazı mevzulardan yola çıkayım; arkadaşlığı bir numaraya koyuyorum. King bir röportajında dostluğun derin bağlarının engelleri yıkmak için en büyük silah olduğunu söylüyordu bir röportajında. Sevgiyle, dolayısıyla mutlulukla doğrudan alakalı. Bradbury'nin iki çocuk karakteri Jim'le Will'in dostlukları böyle bir has dostluk. Çekecekleri onca sıkıntıya rağmen birbirlerinden güç bulacaklar, Will'in babası Charles da çocukların dünyasına adım atınca kadro üçlenecek, dostluk katlanacak ve zafer kazanılacak. İkinci aşamada kasaba yaşamı var. Bilinen çevre. Ne kadar değişirse değişsin, tanıdık insanlar kötülüğe ne kadar uğrayıp farklılaşırsa farklılaşsın, bu kasabalar sıkıcı olmalarına sıkıcı ama kasabanın ruhu çok kuvvetli, değişime son derece kapalı. Bunun üzerinden Bradbury'nin kapitalizm analojisi kurduğuna dair yorumlar var. Kasabaya gelen karnavalı bütün ucube yenilikleriyle birlikte tüketime yöneltici bir enstrüman olarak görebiliriz, ahali ikiye ayrılır ve bir kısmı kasabayı muhafaza etmeye çalışırken diğer kısım yeniliğe uyum sağlar, ruhun parıltısının büyük bir parçasından ödün vererek. Makul bir yorum ama ben her şeyi farklı bir şekilde yorumladım. Az sonra. Üçüncü aşama, kötünün belli aralıklarla tekrarlanan ziyaretleri. It'teki araştırma faslını hatırlarsak fotoğraflardan gazetelere birçok kaynakta sevimli palyaçomuzu görmek mümkündü. Aynısı burada mevcut; Charles bir kütüphane çalışanı olarak bu kaynaklara kolayca erişebiliyor ve karnavalın izini yüz elli yıl öncesine kadar takip edebiliyor. Dört, umutsuzluktan/mutsuzluktan güç bulan kötülük. Beş, kötülüğün kozmik doğuşu. Muhtemelen başka gezegenlerdeki yaşam formlarına da tebelleş oluyordur. Daha da gider bunlar, Bradbury öyle bir dünya kurgulamış ki kasabanın tekinde geçen korkunç olaylardan çok, çok uzakta bir mesele var burada; insanoğlunun sonsuz boşlukta bir anlam ışığı aramasının hikâyesidir anlatılan.
Bradbury'nin lirik, imgelerle dolu anlatımına ne demeli, hiç bilemiyorum. Kimilerine çok yorucu, çok anlamsız gelmiş ama öyle bir ustalık var ki renkleri birbirine dönüşebilen epik bir şiirle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Kısa cümleler ve paragraflar da bu duyguyu veriyor ama üzerinde durulması gereken asıl nokta, dikkat çekici eğretilemeler, itmeler, çekmeler. Masala benzer yönler de var; çocuklardan birinin gece yarısından bir dakika önce, diğerinin bir dakika sonra doğması gibi. Nerede çıkacakları hiç belli olmaz; klasik anlatımın zihinde oluşturduğu aynı renk kareler yerine parlayan, sönen, farklı açılara kavuşan anlar mevcut. Bazen kurmacanın büyüsünü bozabilecek kadar ayrıklaşsa da bu anlatım biçiminin insanoğlunun en eski korkularını yüzeye çıkaran temel marazları ele almak için gereken epikliği sağladığını düşünüyorum. Birkaç örnek vereyim:
"Bazen o kadar yüksekte, o kadar akıllı bir uçurtma görürsünüz ki neredeyse rüzgârı tanıyordur." (s. 51)
"Ay bataklıkları ve eski Mısır sargıları kokuyordu." (s. 103)
"Gece, antik Mısır'ın ince kumları kasabanın ardındaki kum tepelerine sürükleniyormuş gibi kokan sonbahar yapraklarının tozuyla tatlıydı." (s. 129)
Karahindiba Şarabı'ndaki büyünün tıpkısı, hatta zamanın ağır akışı ve durgunluğu da olduğu gibi burada. Zamanın uğultusu olarak özetlenebilir hikâye; sonsuzmuş gibi gelen ama nihayetinde biten bir yolculuğun sesi neye benzer? Tozlar süzülürken çıkan sese mi? Dünyanın dönerken çıkardığı sese mi? Akışa karşı çaresiz olduğunu hisseden insanın iç geçirmesine mi? Her şeye benzer, her şeyden bir parça taşır. Korkudan, acıdan, doğadan ve üstünden, sayısız parçalı bir var oluş. İki oğlanın maceralarına bu açıdan yaklaşacağız, kahramanlıkları boyunca yolculuklarının gürültülerini duyacağız.
Jim Nightshade ve William Halloway. 24 Ekim'de kasabaya gelen yıldırımsavar satıcısından bir savıcı alırlar, üzerinde kadim diller dahil pek çok dilde yıldırımı uzaklaştıran sözler vardır. Adam pek karanlık bir şeyin yaklaştığını söyler, çocukları uyarır ve ortadan kaybolur. Ele geçirilmiş olarak karnavalda görürüz sonra, kurtulamamıştır. Çocuklar kurtulmuştur ama adım adım gidelim, ikisi kütüphaneye giderler ve Charles'ı görürler. Binlerce dilin, binlerce sayfanın konuştuğu bir ortamda birbirlerini anlarlar, kitaplar onların ortak dilidir. Babanın onlara yakınlığını böylece anlarız. Jim daha derinlikli, ince bir hayta olsa da Will'in çocuk ruhu ve enerjisi bu iki farklı gücü birbirinin içine geçirir, tamamlanırlar. "Arkadaşlık bu, her birinin diğerinden ne şekiller ortaya çıkarabileceğini görmek için çömlekçiyi oynaması." (s. 25) Belki de çocuk oldukları için esip geçen rüzgarın, yapraklarını döken ağaçların, her şeyin farkındalar, bir şeylerin aynı kalmadığı ve aynı kaldığı duygusuyla yaşarlar. Baba Charles bunu daha iyi anlar ve kendi çocuğu için çok yaşlı olduğunu düşünür, kendi çocukluğundan da çok uzakta olduğu için yalnızlığı ve kaygıları artmıştır. Umacılar onu bu kaygılarından vurmaya çalışacaktır ama o bilge bir münzevi olarak ne yapacağını geç de olsa bilir. Neyse, oraya var.
Kasabalıları tanırız, insanlar yaşlandıklarını fark ederler. Karnavalın el ilanları ortalıkta uçuşurken havada asılı kalan meyan şekeri ve pamuk helva kokusu, geçen zamanın yığınını fark ettirerek herkesi korkutur. Kaygının ilk tohumları atılır, böylece insanlar mutluluktan adım adım uzaklaşmaya başlayıp savunmasız hale gelirler. Her bir kaygı için bir ucube vardır adeta; dünyanın en kıllı kadını, cüce, iskelet ve diğerleri. Son olarak Bay Dark, Resimli Adam. Onu tanıyoruz, Bradbury onun vücudundaki resimlerden devşirdiği öykülerle başka bir eser oluşturmuştu. Bu adamın sevimli palyaço ile benzerliği dikkat çekici, bahsettiğim gibi kozmik bir kötülüğün ta kendisi. Yaşamın zıddı. Elindeki silahlar oldukça kuvvetli; karnavaldaki atlı karınca sayesinde insanları gençleştirip yaşlandırabiliyor, hatta gençleştirme vasıtasıyla pek çok kasabalının canını yakıyor. Bizimkilerin aklını da bu aletle çalmak istiyor ama yemiyor çocuklar, helal. Bir tek bu yok, def edildiği zaman başka karavanların da kasabaya gelebileceğini söyleyen Charles, aslında zamanla gelip giden yaşlılık ve ölüm korkusunu anlatıyor. Dark'ın gücü bu korkuları canlandırmaya muktedir, fiziksel gücü de öyle. Kalp atışlarını yavaşlatabilmesinin yanında çocukların peşine düştüğünde Charles'ın elini çatır çutur kırması da pek dehşetengiz.
Karnaval kasabaya ulaştıktan sonra ucubeler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Cadı'dan bahsetmek lazım, az çektirmiyor çocuklara ve Charles'a. Çocukların evden kaçıp saklanmalarına yol açıyor, Charles'ı öldürmesine ramak kalıyor. Diğer elemanlar da en az bu arkadaş kadar kıymetli kötüler ama sonları geliyor nihayetinde, tam da Jim ölmek üzereyken. Bu noktada Charles'ı anlatmak gerek, dünyanın uğultusunu duyan nadir insanlardan. Münzevi olarak sürdürdüğü yaşamı, otuz dokuz yaşındayken eşiyle tanışmasıyla birlikte değişiyor. Aşık oluyor, yerleşik yaşama geçiyor ve tek bir kütüphanede çalışmaya devam ediyor, onlarca kitabı okumaya devam ederek. Korkunun ve sevincin doğasını anlamış biri olarak çocukların ufkunu açıyor, birkaç bölüm çocuklarla Charles'ın konuşmalarına ayrılmış. Aslında Charles'ın tiradına ayrılmış demek daha doğru olur. Tek bir benzetme yapıp geçeyim, Cibran'ın Ermiş'i gibi bir adam Charles, yaşamı olabildiğince çözdüğü gibi karnavalın doğasını da çözüyor. Ölümden dönmesi bu çözümle birlikte gerçekleşiyor, umudunu geri kazanıyor ve gülüyor, gülümsüyor, kahkahalar atıyor, mutluluğunu canlı tutmayı öğrendikten sonra amacına ulaşmasına bir adım kalan Dark'ı durduruyor. Destansı bir mücadele; dişe diş.
Shakespeare'in dizelerinden doğan bu şahane anlatı için epigraftaki bir alıntı cuk oturmuş, Moby Dick'ten: "Gelebileceklerin hepsini bilmiyorum, ama ne olursa olsun, ona gülerek gideceğim." (s. 7) Yaptığımız bir şey aslında; her an ölüme doğru yürüyoruz ve bunu akla getirmeyip gülebiliyoruz, sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi. Bradbury, sonsuza kadar yaşama düşüncesinin anahtarını veriyor bir anlamda.
Yanıtla
6
6
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gündemdeki Sanatçı
Cemal Süreya'nın portreleri çok keyif vericidir ve haliyle imgelerle örülüdür, güzeldir. Yusuf Ziya Ortaç'ın portreleri iğnesi bol bir dille kuruludur, o da güzeldir ama Onat Kutlar'ın portrelerindeki doğallık diyeyim, bambaşka bir şey. Yakın çevresindeki insanları ele alıyor Kutlar, anlattığı kişiler tanışlığın ötesinde samimiyet kurduğu insanlar. Çoğu sanatçı, dünya çapında sanatçı hem de. Bu noktada sanatı ölesiye seven bir insanın izlenimlerini okuduğumuzu anlıyoruz; nerede sanatı yücelten bir ruh varsa onu buluyor Kutlar, onunla arkadaş oluyor ve anı biriktirmeye başlıyor. Her bir portrede bu anılardan faydalandığı gibi birebir görüşmelerin kayıtlarını ve ele aldığı insanın geçmişini -ailesinin geçmişinden itibaren- hikâye anlatırmış gibi kurguluyor, anlatılanları bir araya getirip dört başı mamur bir portre çıkarıyor ortaya.
Kutlar'ı 1995'te kaybettik, The Marmara'nın bombalanması sırasında oradaydı ne yazık ki. Ölümünden bir ay önce yazdığı not kitaba alınmış. Portrelerin sayısının elliyi aştığını, kitabın üç yüz sayfa kadar tutacağını, bir önsöz yazacağını -Filiz Kutlar'a düştü bu önsözü yazmak, eşinin ölümünden sonra ne zorlukla kaleme alınmıştır, kim bilir- ve kitabın adının tekrar gözden geçirilebileceğini söylüyor, Samih Rıfat'a ve Enis Batur'a. Sonuçta portreleri teslim ediyor ve bu kitap, Kutlar'ın son kitabı oluyor. Çok üzücü. İshak'a baktığımızda müthiş bir öykücü görüyoruz, denemelerinde tam bir aydın olarak ortaya çıkıyor. İKSV adına yaptığı çalışmalar, sinemaya verdiği emek ve daha pek çok uğraş, kültür dünyasının Kutlar'a ne kadar çok şeyi borçlu olduğunu gösteriyor. Vefalı da; eski arkadaşlarına portrelerinde yer veriyor ve onları onurlandırıyor. Belki yıllardır görüşemediği arkadaşları var bu portrelerde, farklı ülkelere ve farklı kıtalara dağılmış onca insan bu kitap sayesinde bir araya geliyor. Tek bir bilincin derleyiciliğinde bu toprakların saf yetenekleri bir bir sıralanıyor. Bazılarının adını dahi duymamıştım, bazıları hakkında pek bir bilgim yoktu, hepsini araştırdım. Kuşağımdan öncesi silinmemeli, neleri başardıkları ve yaşadıkları kayıt altına alınmalı. Yakın tarihin kültür-sanat camiasını da bir anlamda toplamış oluyor Kutlar, ne hoş bir çaba!
Bendeki ilk baskı, 1995 tarihli. 2016'da ikinci baskı yapılmış, ilk baskının kapağında Onat Kutlar turuncu. Yeni kapak açıkçası daha iyi; Kutlar'ın gülüşü pek sıcak ve gölgelenmemiş. İlk baskının ön kapağındaki "Yaşantı", bu kapakta "Deneme"ye dönmüş.
Altmış portre, birkaç tanesini alacağım. İlki İnci Aral olsun. 1983 İzmir Kitap Fuarı'ndan başlıyor anlatmaya Kutlar, Can Yücel'in İstanbul'dan gelen uçaktan çıkmamasıyla yaşanan küçük çaplı panik, şairin, "Ben zaten geldim, Şükran Lokantası'ndan gelin beni alın," demesiyle sona eriyor ve fuardaki söyleşiye geçiliyor. "İnce, esmer, zarif bir hanım" ortadaki sandalyede oturuyor, sağına ve soluna Can Yücel'le Onat Kutlar geçiyor. Söyleşiyi Can Yücel'in dobralığı yönlendiriyor, İnci Aral "sakin bir hoşgörüyle" söyleşiye katılıyor. Etkileniyor Kutlar, Aral'ın eserlerini okudukça daha da etkileniyor. Ölü Erkek Kuşlar üzerinden sohbet ediyorlar yıllar sonra. Bunu İnci Aral yapmıştı. Öykülerinin çoğunu okumuştum ama bu roman tam bir bozgundu. Yıkımdı, sanki her güzel şeyin yaşanması karşılığında daha büyük acıların çekilmesi gerektiğini anlatıyordu. Çok mutsuzdum, gerçekleşmeyen bir evliliğin az ertesiydi. Kısacası silinmez bir şekilde kazındı bana Ölü Erkek Kuşlar.
Kutlar'ın sorularını geçip direkt cevaplara geliyorum. Roman otobiyografik ama olay örgüsü ve karakterler değiştirilmiş. Aral, gerçeklikten yola çıkarak kuruyor karakterlerini ama bir ölçüde onları değiştiriyor, hatta gerçek hayatta var olanların romanda kendilerini tanıyamayacak kadar değişmiş olarak görebileceklerini söylüyor. İnsan sevgisi kaynaklı bir olay. Bunun yanında Bachmann, Calvino, Erendiz Atasü ve Ayla Kutlu, sevdiği yazarlardan birkaçı.
Cevat Çapan'la anılar da dikkat çekici. Kutlar, Gaziantepli bir ailenin çocuğu ve "hâlâ biraz Doğulu" hissettiği için bu Cambridge mezunu, filoloji asistanı gence hemen ısınamıyor. Oysa Sina Akşin'in ve Akşit Göktürk'ün arkadaşı Çapan, Kutlar'ın da arkadaşı sayılır ama aşılması gereken bir mesafe var. Aşılıyor, rakı sofrasında Çapan bir türkü tutturuyor ve Kutlar'ın gönlünü kazanıyor. Gözetleme kulesine dönüyor Kutlar, Çapan'ı izliyor. Baba Ethem Çapan'ın müthiş bir hikâyesi var, Kemah'tan Küba'ya yıllar sürecek bir serüven. Cevat Çapan bu açıdan şanslı, babadan tam destek. Adam dünyayı dolanmış, oğlunun okuması için elinden geleni yapıyor. Sonrasında tiyatro, şiir, akademi. İyi Şeyler'in de bahsi geçiyor. Bu şahane yayınevinden çıkan kitaplardan sadece biri var bende, keşke diğerlerini de bulabilsem ama nadir durumdalar ne yazık ki. Bunun dışında yakın zamana kadar Yeditepe Üniversitesi'nde ders veriyordu Cevat Çapan, yerini kızı Leyla Çapan aldı. Çok yakın bir arkadaşımın hocası. Babasının aynıymış, öyle diyor arkadaşım. Sevindim. Şiir çevirilerini miras olarak görse keşke.
Merlin Solakhan'ı anlatmak şart. İki sebepten; birkaç yıl önce izlediğim TEKerLEME'nin yönetmeni olduğunu unutmuştum, Kutlar'ın anılarında rastlayınca mutlu oldumİkincisi, zamanın birinde Salih Ecer'le evli olduklarını bilmiyordum. Salih Ecer 2013'te hayatını kaybetti, kıyak şairlerimizdendi. Kutlar 1970'li yıllarda birliktelikleri sürerken hatırlıyor Merlin'i. Sonradan ülkeler, birlikte oldukları insanlar değiştiyse de birlikte hatırlanmak çok hoş bir şey. Neyse, Behice Boran'ın sekreterliğini yapan Solakhan bir anda kaybolup Almanya'da beliriyor, sinema eğitimi için. Genellikle bu eğitimin niteliği ve sinemanın neliği üzerinden dönüyor sohbet. Kendisiyle yapılmış bir söyleşi var, Kutlar'la film projeleri varmış ama hayata geçirememişler. Çok önemli insanlar birbirleri için.
Tuncel Kurtiz, Turgut Uyar, İdil Biret, Ara Güler, Kudsi Ergüner, Demir Özlü, Oya Baydar, bir sürü insan. Geçtiğimiz yüzyılın önemli sanatçılarından birkaçı sadece, sohbetlerine doyum olmuyor. Geriye kalan elli sanatçıyı da okur görsün. Böylece Yılmaz Güney'in ardında yüzlerce kilometre yol gidip senaryo çalışması yürütmeye çalışan yönetmeni, Paris'e giden hemen her Türk sanatçının görüşmek istediği ressamı, diğer oncasını tanıyabilir, anılara yansımış biçimlerini keşfedebilir. Bunun yanında Kutlar'ın zaman zaman yükselen sitemini duymamak mümkün değil; kendi sanatçılarını sürgün eden, onlara acı çektiren devletin karşısında tek başına dikilir gibi yazıyor Kutlar. "Aydın"ın tanımını tek başına dolduruyor, müthiş.
Şahane bir kitap.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Antikçağ Gizem Kültleri
Karen Armstrong'un Mitlerin Kısa Tarihi nam eseriyle birlikte okunursa etkisi on katına çıkabilir. Mitler binlerce yıl öncesinin insanlarının dünyayı anlamlandırma çabası olarak ortaya çıktığı zaman elmanın tadı kadar, yağmurun yağması kadar gerçekti, erginlenme ayinleri gerçek bir ölüm ve yaşama dönüş tecrübesi sunuyordu, ritüellerin görevi insanın kendini bu gerçekliğin içinde aşmaya çalışmasıydı. Farklı kültlerin farklı ritleri vardı, bazıları etkileşim sonucu doğarken bazıları doğanın yansımasıyla belirdi. Demeter-Eleusis, Dionysos-Bacchus, Magna Mater, İsis ve Mithras kültlerine odaklanarak aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları inceliyor Burkert, yaşam-ölüm döngüsü, örgütlenme, Platon'un kültler üzerindeki etkisi gibi başlıklara ayırdığı özellikleri karşılaştırmalı olarak ele alıyor.
Burkert "dağınık ve çoğu zaman bıktırıcı" dediği Antikçağ dinlerinin özelliklerini derlediğini söylüyor ve ön yargılar konusunda uyarıyor; gizem dinlerinin Roma İmparatorluğu döneminde ortaya çıktığının düşünülmesi yanlış. Öncesinde mevcut. Ana Tanrıça -Magna Mater- son gelenlerden ama onun Küçükasya'dan yola çıkıp Yunan dinine eklemlenmesi arkaik dönemde. İkinci yanlış, bu dinlerin Doğulu maneviyatın sonucu olduğunun düşünülmesi. Üç, gizem dinlerinin Hıristiyan inanışına hazırlama misyonu. Gnostiklerin pagan ritlerini benimsedikleri biliniyor ama basamak olma gibi bir durum yok, Hıristiyan gizemciliği temelinde pagan inanışlardan çok fazla öge aşırmış olsa da biri diğerinin devamı değil. Farklılıklardan sonra benzerliklere geçiyor Burkert. Bu dinlerin tanrıları birbirleriyle mücadele halinde değil, sanırım üçüne veya beşine birden inanılabilir. Game Of Thrones evrenindeki duruma benzetiyorum biraz. Neyse, sonrasında Burkert bu beş çeşitlemeyle ilgili temel olguları hatırlatıyor. Yayılma alanları, mitlerdeki konumlar, Roma'yla veya başka bir iktidar yapısıyla papaz olup olmadıkları, kısacası bilinmesi gereken her şey var. Hepsinin hikâyesi oldukça ilginç, örnek olsun diye Magna Matter'i alayım. Taş Çağı'na kadar takip edilebiliyor, Yunanlar arasında Matar Kubileya olarak biliniyor. Meter İdaia da denirmiş, "İda Dağının Tanrıçası". Bu kültte kendilerini iğdiş eden rahipler var, tanrıçanın sevgilisi Attis'in kendisini hadım etmesini sembolize ediyorlar. Alakasız olacak ama hemen Lovecraft'ın Duvarlardaki Fareler öyküsüne gidiyorum. Yerin on kat altında bulunan antik şehirdeki Romalı askerlerin ve daha da öncesinin insanlarının iskeletlerinin yığıldığı mekânda, duvarlarda, "Attis, Magna Mater" yazılarını görüyorduk. İngiltere'de. Özellikle Magna Mater'in Roma'yla birlikte geniş bir alana yayıldığını -kurmaca dışında da kanıları mevcut- söyleyebiliriz, devletin çelik pençesiyle yok edilene kadar.
"Erginlenme" kavramına da genişçe bir yer ayrılmış. Etimolojik kökenlerinden pratikteki uygulamalara kadar taşıdığı pek çok niteliği ele alınıyor ve beş kültteki karşılığı aranıyor, orta noktada bu kavram etrafına kültler yerleşiyor. Törenler, ritler burada mevzuya dahil oluyor; orgia bir erginlenme ayini olarak ortaya çıkıyor. Simmel'in kapalı topluluklarının arkaik versiyonları bu çağda ortaya çıkmış olabilir, ritlerin bir oyun olmaktan çok inanılarak yapılan eylemlerden ibaret olduğunu düşünürsek toplulukların dışındaki insanlardan bunların gizlenmesi, anlamın korunması gerekiyor. Gizem niteliği taşıyan kültün yapısı gereği yabancılar hoş karşılanmaz, sır korunmalıdır. Sır korundukça kültü saygınlığı artar. "Her durumda gizemler, daha geniş bir bağlam oluşturan dinsel uygulama içinde özel bir tapım biçimi olarak görünmektedir." (s. 24) Gizemin korunması var olması için gerekliydi; Platon'un hoşgörüsüne karşın Cicero ile Philon'un kültlerin bastırılmaları gerektiği yönünde fikirleri vardı. Roma'nın ölüm makinesi olarak farklı inançtaki sayısız insanı katlettiğini biliyoruz, Burkert detaylı bir şekilde ele almış.
Anıtlar ve adaklar ilk ortak konu. Önceleri tanrılardan bir şey dilemek, onlara bir şey adamak söz konusu değildi, gökyüzüne bakıp huşuyla dolan insanın istediği bundan başka bir şey değildi ama tanrıların yeryüzünden çok göğe ait oldukları düşünülmeye başlandığı an ip koptu, dünyevi bağ yitirildi ve iş tamamen ruhaniliğe döndü. Denizde fırtınadan kurtulanlar tanrılarına hediyeler sundular, iyi bir hasattan sonra aynı şekilde adaklar, törenler, gırla. Tersi durumda yeni tanrılara sığınıldı, krallar tahttan indirildi, yeni krallar yeni tanrılarmış gibi tahta çıkarıldı. Mithras dininin adak dini ve gizem kültünün tam bir karışımı olduğunu söylüyor Burkert, İsis de aynı zamanda sağlık tanrıçası olduğu için o işlere baktığından kendisine gırla anıt dikilmiştir. Tapınma biçimleri, adanan nesneler ve daha pek çok bilgi için Aristophanes'in oyunlarından Platon'un düşüncelerine, pek çok kaynağa başvuruyor yazar, farklı kaynak iyi bir şey.
Sağaltım adakları büyüye inancın o zamanlarda ortaya çıktığını gösteriyor bir yandan. Büyünün daha o zamanlardan psikoterapik bir etkisinin olduğu söylenebilir, zaten logos egemenliğine girmemiş dünyalarda büyüden daha iyi bir dayanak yoktur. Şamanları ve adakları doğuran toprağın her yıl doğumu ve ölümüyle ilgili o kadar çok rit var ki hepsini derlemek için ayrı bir çalışma gerekiyor. Osiris kültüyle Mısır'ın ölüm kültü arasında yakın ilginin olması anlaşılabilir bir şey, hemen her kültte ölümden sonrasının somut varlığına inanılması da. Hatta şöyle hoş bir cümleyle karşılaştım. "Pagan birinin gözünde Hıristiyanlık, sadece ölümle ve çürümeyle ilgilenen bir kabir diniydi." (s. 51) Oysa beş kültün tapınaklarında birbirlerine ait özellikler bulunabilir, bunlar yaşamı yücelttiği gibi ölümü de yücelten inanışlar olarak ortaya çıkıyordu. Anıtlar ve adaklar da bu inanışın ürünü.
Nefesim yetmedi, bu kadar. Zengin ayrıntılarla dolu, müthiş kapsamlı bir çalışma. Konuya ilgi duyanlar ıskalamamalı.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mitlerin Kısa Tarihi
Gökyüzüne bakıp korkan, anlamadığı şeyi kendi perspektifinden gördüğü dünyaya uydurmaya çalışan ilk insan. Yıldızları tanrılara çevirdin, tanrıları yeryüzüne indirdin, toprağa çevirdin, bir kısmı gökyüzü olarak varlığını sürdürdü, sonra kutsallıklarını azaltıp göklere geri gönderdin, logos ortaya çıkınca onları mantığınla tekrar işledin, olmadı, bu kez mythos tekrar belirdi ve ona sarıldın. Binlerce yıllık inanışların bir kısmı güncellendi, bir kısmı kayboldu. Yolculuğun boyunca soyut düşünme yeteneğinle neleri yaratıp yıktın, yaşamla doğayı-doğaüstünü kaç farklı biçimde birleştirmeye çalıştın, sen de bilmiyorsun. Şimdi ben senim ve ne haltlar yediğimizi Armstrong anlatıyor, okudum.
Armstrong'un kısa tarihi pek de o kadar kısa değil aslında, şiir kadar sonsuz olduğunu söyleyebilirim. Ve dahi zaman zaman karıştıracağım, bizim yol haritamız çünkü bu. Neandertal gömütlerdeki silahlar ve kurban edilmiş canlıların kemikleri, bugünün duygu-mantık kaosunun ilk adımları aslında, o noktadan yola çıktık ve dünyayı biçimlendirmeye çalıştık, düşünce yapımıza uydurmaya uğraşarak. "Can yoldaşlarını büyük bir özenle gömen Neandertaller gözle görülür, somut dünyanın tek gerçeklik olmadığını düşünmüş olmalılar." (s. 7) Mitlerin doğuşu anlam arayışının sonucu olduğuna göre günümüzde de varlıklarını devam ettirmeleri normal. Atom bombalarından insani bir anlam çıkaramayabiliriz ama bizi başka biri yapma potansiyeli taşıyan mitlere, masallara dönüp daha naif bir dünyayı kurgulayabiliriz. Daha iyi biri olarak. "Doğru anlaşılırsa, mitoloji bizi, bu dünyada ya da öbür dünyada, uygun adımı atmak için doğru ruhsal ya da psikolojik duruşa getirir." (s. 9) Uygun adımdan kastın erginlenmenin mitolojideki çeşitlemelerinde bulunabileceğini düşünüyorum, Armstrong'a göre, "sezgilerle algılanan gerçeğe verilen belirgin biçim" olan mitlerin her zaman sağaltıcı bir etkisi olacak. Eskiler de böyle düşünmüş olacak ki tanrılar dünyasını yaratıp bu dünyadaki her şeyi onlara yansıtmışlar, böylece onların gölgeleri olarak yaşamayı sürdürmüşler ve kendilerinden daha kudretli varlıkların gücünü bir parça olsun taşımak istemişler. Sağaltımın bir türü. Tekamülün de. Daha yüceye ulaşabilmek için daha yücenin yaratılması gerekir.
Jaspers'ın aşkınlığı felsefenin merkezine yerleştirmesinin yansımasını Armstrong'da buluruz: "Tanrılar aşkınlık deneyiminin açıklanmasına yardım eder. Kadim felsefe yaratılıştan gelen duyularımızı dile getirerek insanda ve somut dünyada gözle görülenden ötesi olduğunu anlatır." (s. 10) İnsanın arayışı felsefeyle mitlerden uyuşturucuya, sekse ve spora yöneldi. Günümüzün esrime çeşitleri. Odağın yitimi araç-amaç karmaşasına yol açtı ve düşüncenin parlak ışığı mekanik devinimlerin bayağılaştırıcı rutininde kaybolmaya yüz tuttu. Oyundan uzaklaşıldığı için belki. Armstrong, Homo Ludens'in oynadığı oyunlar sayesinde makul bir gerçekliğin yaratıldığını söyler. Mitler tam da bu oyunculluğun karşılığıdır. Gerçeklikten çok etkileyicilikten ötürü "gerçektir". Kalıcıdır da, geçici zevkler gibi dağılıp kaybolmaz. Tekrar tekrar belirir, en son beliriş Freud ve Jung'un ruhun çağdaş araştırmasında klasik mitolojiye başvurmalarında görülebilir. Armstrong, bunda şaşırılacak bir şey olmadığını söyler çünkü mitoloji en temel korkularımızı ve isteklerimizi yansıtır.
Mitlerin neliğinden sonra Paleolitik Çağ inceleniyor, Avcı toplumların mitolojisi. Arketiplerin zamanı. Gökler sonsuzluk duygusu verir, böylece ölümsüz tanrıların temeli atılır. Yitik cennetler aranır, bilinen dünyanın ardında daha fazlasının olacağı düşünülür. "Bir mitin amacı insanları çevreleyen ve yaşamın doğal bir parçası olan ruhsal boyutun bilincine vardırmaktı." (s. 17) Sembollerin doğuşunu bu noktadan başlatabiliriz, somut dünyanın soyut yansımaları bir bir ortaya çıkar. Güç odaklarıdır bunlar, insanlar bunlara huşuyla yaklaşırlar. Tapınmanın temelinde çıkara dair herhangi bir şey bulunmaz, gökyüzünü tapınarak etkileyebileceğini düşünen insan çok daha sonrasının insanıdır. Mit yaşamın bir parçası haline geldikten sonra cevap vereceği düşünülen "Tek Tanrı" konseptinin belirmesiyle sesine yankı bulacağını düşünen insanın belirdiği de söylenebilir. Mitin davranışlara yol göstermesi ve davranışlarla değişen mitin yeni edimlere yol açması birbirine bağlıdır, eş zamanlı gerçekleşir. Şamanların mitik peygamberler olarak ortaya çıkmalarını buna bağlayabiliriz. Onlar ulaşırlar, sesi taşırlar ve dünyaya indirirler. Şaman derken Lascaux mağaralarına resim çizenleri, Orta Asya'da ağaçlara kulaklarını dayayanları, aşkınla iletişime geçen herkesi kastediyorum. İnsan, sezmekten daha fazlasına ihtiyaç duyduğunda ulular ortaya çıktı ve ölüme meydan okudu. Öldüren insan/avcı, ölümden korktuğu için mitolojiyi çeşitlendirmeye devam etti. Logos bu zeminde ortaya çıktı, nesnel düşüncenin kaynağı olarak insana ayakları daha bir yere basan açıklamalar getirdi. Mythos kaybolmamıştı, erginlenme ayinlerinde zıt kutbuyla buluştu. Kahramanın yolculuğu bu minvalde incelenmelidir. Armstrong der ki İsa, Buddha ve Muhammed de bu minvalde incelenmelidir, kahraman mitosu onların yaşamlarını biçimlemiştir ve arketipaldir. Sonrasında bölümün sonuna kadar kahramanların mitoslardaki yansımalarını ve kadınlarla hayvanların bu mitoslardaki görevlerinden bahsedilir.
Neolitik Çağ: Tarım Toplumlarının Mitolojisi bölümünde logos ve tarım devrimi arasındaki bağlantının doğurduğu mitik ögeler ele alınır. Toprak doğurur, kadınlar doğurur, doğurulanlar için kurbanlar sunulur ve nice tanrı bu doğumun, ardından ölümün sembolize edilmesiyle ortaya çıkar. Sümer tanrıları, Mısırlı muadiller, dünyanın hemen her bölgesinden -eğer varsa- eşlenik tanrılar incelenir, ölümleri ve doğumları üzerinden dört bin yılın inanç sistemleri incelenir. Ardından semavi dinler incelenir, ardından günümüzün kaotik toplumunun inançları ele alınır. Son.
Düşünce atlasımızdır bu kitap, düşüncemizin gittiği ve gideceği yolu içerir.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir