Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yengeç Konserveleme Gemisi
Anlatıcının sesini zaman zaman yükselmiş buluruz, genellikle gemiyle ve dönemin siyasal ortamıyla ilgili açıklayıcı anlatıma geçtiği zaman. Metnin çevirmeni Devrim Çetin Güven, Takici'yi Zola ve Fils'le kıyaslarken dolaylı olarak bu niteliği de ele alır. Takici kara bir anlatı kurmaz, her ne kadar karanlığı anlatıyor olsa da gemideki işçilere çıkış yolunu buldurur, onlara mücadele etmeyi öğretir. Maksadı bunu okurlarına da öğretmektir, bu yüzden yer yer didaktlaşır. Kurmacayı sakatlayıcı bir mevzu ama anlatının diğer özellikleri o kadar parlaktır ki bunu görmezden gelebiliriz. Gelmeliyiz, işçi sınıfı ayaklanıyor ve kaliteli bir kurmacanın parçası oluyor. Her ne kadar kapitalist politikalar sonucu ortadan kaldırılmaya çalışılmışsa da toplumsal bir gerçekliğin en vurucu biçimlerden biriyle ele alındığı bu metni hafızalardan silip hiç yokmuş gibi davranmak, büyük problemler karşısında ilk tepki olarak kafasını kuma gömen kodamanların dışarıda kalan koca popolarının engellenemez parıltısıyla sonuçlanır. Hikâye mutlu sonla biter ama biliriz ki hayatta pek bir şey mutlu sonla bitmez. Spartacus'ten, hatta Spartacus'ün çok daha öncesinden beri köleciliğe karşı verilen mücadele o kadar çok kimlik değiştirmiştir ki isyanın tarihi ciltler dolusu bir külliyat oluşturabilir. Biz bir tanesine odaklanalım: Takici yirmi dokuz yaşında öldürüldü. Eserleri ve siyasi görüşleri Japon polisinin peşine takılmasına yol açmıştı ve savaş tamtamlarının sağduyunun sesini boğacak raddeye geldiği 1933 yılında insanlığın esamisi pek okunmuyordu. Takici ağır işkence sonucu öldürüldü. Mücadelesi sürüyor.
Devrim Çetin Güven'in sunuş yazısının bir kısmı okunmalı ama bu kısım okunmaması gereken kısımla iç içe geçtiği için kısım kısım uzaklaşılmalı. Lakin yapacak bir şey yok, önce sunuşa bakıyoruz. Güven öncelikle romanın mevzusunu anlatıyor. 1920'lerde bir yengeç konserveleme gemisi Kamçatka civarında işe koyuluyor. Gerçi bu bir gemi değil, Japon-Rus Savaşı'nda ele geçirilen hastane ve nakliye gemilerinden biri olsa da neredeyse hurdaya çıkacak hale geldiği için kayıtlara gemi olarak geçirilmiyor. Kayıtlara geçirilmiyor da olabilir. Bu bir fabrika da değil, fabrika niteliği taşımıyor. Yasanın boşluğuna saplanıp kalmış bir ucube bu, hukuki tanımı yok, dolayısıyla işçi kanunlarıyla hiç alakası yok. İşçi kanunları dedik de, Steinbeck'in ve Yaşar Kemal'in pamuk işçilerinden Japonya'nın yengeç avcılarına bir kanunsuzluğun gölgesini görebiliriz. Uygulamada büyük sıkıntıları olan kanunlar görünürde insanın onuruyla yaşamasını garantiye alıyor. Görünürde. Diyorum ama inanmıyorum, görünen o ki daha çok yengeç avlamak için yakınlarda batan bir gemiye yardıma gidilmez ve yüzlerce insanın ölümüne göz yumulur. Gerçek bir olaymış bu, Güven'in anlattığına göre 1926'da Çiçibu-maru Gemisi karaya oturmuş ve SOS sinyali yollamış ama civardaki yengeç konserveleme gemilerinden bir tanesi bile yardıma gelmemiş. 161 kişi bu faciada can vermiş. Doldurulması gereken kota, ülkenin hemen her yerinden bulunabilen değersiz insanlardan daha önemli. Bu noktada Japon toplumunun yapısına ve ülkenin siyasi geçmişine bakmak gerekiyor.
Dazai, memleketinde gezip tozmasını anlattığı metninde her beş yılda bir gerçekleşen kıtlıkların binlerce insanın ölümüne yol açtığından bahseder. Problemin detaylarını Takici'den, Dazai'nin memleketlisinden öğreniyoruz. Verimsiz toprakların dağıtıldığı köylüler, yıllarca uğraşarak toprağı doğru düzgün ekilebilir hale getiriyorlar ve toprak ellerinden alınıyor, kovuluyorlar. Mahsul de yetersizleşince eskinin çiftçilerine köle gibi çalışmaktan başka çare kalmıyor. Japonya'da hızla yükselen kapitalizmin patronları için cennet. İş bulma kurumları insanları borçlandırıp üç kuruşa çalışmaya zorluyor, savaş ekonomisinin haşat ettiği ülkede alt sınıf için alternatif yok, hatta bu durum alt-orta sınıfa da sıçramış durumda; üç beş üniversite öğrencisi para biriktirebilmek için çalışmak isterlerken kendilerini gemide buluyorlar. Çalışma şartlarının korkunçluğundan bahsetmeye gerek yok. Belki biraz var. Yemek kötü, çalışma süresi kötü, yengeç kokusu rezalet ve en kötüsü de işçiler kötü. Uyanmaları için aralarından birkaçının ölmesi gerekiyor, varlıklarının tehlikeye girdiğini anlayana kadar boş konuşmaktan başka hiçbir şey yapmıyorlar. Kıvılcımı çakan, aralarından birinin av sırasında fırtınaya yakalanarak SSCB topraklarına sürüklenmesinden sonra kendisini kurtaranların "kızıl propagandaları" oluyor. Ruslar tatlı ve kibar insanlar, İmparator-Devlet söyleminin ilk çatlağı. Rusların arasında yaşayan komünist bir Çinlinin yaptığı konuşma da boşa çalıştığını, çalışarak kutsal devleti değil, patronları zengin ettiğini adamımızın başına dank ettiriyor. Aslında bildiğimiz şeyler; insan topluluklarının hikâyeye ihtiyacı var ve iktidar ne söyleyeceğini bilirse her şey yolunda gidiyor. Örneğin, Japonların dünyanın en üstün ırkı olması, devletin gücünü koruması ve zaferlerini sürdürmesi için herkesin çalışması gerektiği, zorluklara karşı sabırla yaklaşılmasının erdemi vs. tipik gütmenin enstrümanları olarak karşımıza çıkar.
Oysa nedir, metnin ilk cümlesi bunları kül eder, patlamak için gün sayan işçinin fitilini tutuşturur: "'Hey, cehenneme gidiyoz lan!'" (s. 31) Cehennem alegorisi değil, zamanın sonuna kadar acı çekilecek bir acılar mekânı değil, gemi bir Araf-Cehennem evliliğinin statüsüz ürünü. İşçiler yüzen bir tanımsızın içinde sürükleniyorlar.
Güven'in açıklamalarından birkaç tanesini inceleyeyim. Dil, 1920'lerin Kuzey Japonyası'nda kullanılan sokak ağzı, şive ve ifadeleri barındırıyor. Yerelleştirmeye başvuruyor Güven, işçilerin konuşmalarını "Angara Bebesi" familyasına dahil olan canlılarınkine benzeterek çeviriyor. Makul. İşçilerin isimlerinin olmayışına dikkat çekiyor, onları birey olarak değil de köle olarak görmenin en kolay yolu. Numaraları bile yoktur, Remarque'ın kamplarında numaralardan ibaret hayatların sürme çabalarını görürdük ama burada lakabı olmayanların yaşadığını söylemek şüpheli, hele içlerinden bazılarının günaşırı ölmelerini düşünürsek sadece görünmek ve çalışmak için orada olduklarını düşünebiliriz. Lakabı olanlar lakaplarını eylemlerine göre alırlar, ustabaşına ilk karşı koyan adamın adının, "Hava Basma Lan!" olarak belirlenmesi bir örnek. Erginlik ayini gibi; zafer kazanana kadar kimsenin ismi, dolayısıyla gücü yoktur. Kolektif kahramanlık vardır, kolektif ölümler vardır, sondaki isyana kadar kimse bireyliğinin farkında değildir.
Yüz yıl içinde eserin birkaç kez unutulup hatırlanmasının muhasebesini yapıyor Güven; manga versiyonunun basılması, film uyarlamalarının yapılması ve onca dile çevrilmesi bundan böyle unutulmayacak olmasını garantilemiş olabilir ama zamanında Japonya'nın dünyaya kafa tutması, ardından gelen ekonomik devrimle hızlı yükselişin başlaması ve kapitalist politikalar sonucu ofis köleliğinin ayyuka çıkması, eserin yıllar sonra tekrardan doğmasına neden oluyor. Problemler güncel ve uzunca bir süre güncel kalmaya devam edecek korkarım, dolayısıyla işçilerin destanı yazılmayı ve okunmayı sürdürecek.
Anlatıyla ilgili söylenecek şeyleri söyledim ama birkaç şey ekleyebilirim. Geminin kontrolü işçilerce ele geçirildikten sonra koruma gemisi belirir, içindeki askerlerin süngülerini taktığını gören işçiler askerlerin kendilerini destekleyeceğini düşünür ama tam tersi olur, o sıralarda işçinin insan gibi yaşamasından çok Güneş İmparatorluğunun bekası düşünüldüğünden üretimin devamı amaçlanır, devrik liderler tekrar tahta çıkarılır ve direnişin liderleri askerlerce yaka paça götürülür. Anlatı burada sonlanmış olsa Demir Ökçe'deki umutsuzluk doğabilirdi ama hayır, işçiler hemen yeni bir isyan planlamaya başlar. Subayından doktoruna herkesin hor gördüğü bu insanların doğruluş hikâyeleri oldukça coşkuludur; binlerce bitin kuşattığı, açlıktan ve yorgunluktan kıpırdayamayacak hale gelen, günden güne birer ikişer eksilen bu insanlar dünyanın en onurlu mücadelelerinden birini verirler.
İyidir, kofti milliyetçiliğin rezilliğini, din tüccarlarının ikiyüzlülüğünü gösterir bu metin. Takici'nin diğer metinlerine de rastlarız umarım.
Yanıtla
4
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Armağan Üzerine Deneme
Florence Weber'in sunuş yazısı kitabın dörtte birlik kısmını oluşturuyor. Weber, Mauss'un giriştiği işin mikro tarih niteliğiyle antropolojiden iktisada, pazarlama bilimlerinden yönetime pek çok konuya değindiğini, bu yüzden de çok önemli bir incelemeyle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. "Etnografik bir sosyoloji" ele alınıyor, sosyal olgularla armağanın paradigmasına farklı bakışlar sunuluyor. Durkheimcı sosyolojinin siyasetle ilişkisinde bir dönüm noktasıymış bu eser, sayesinde Fransız tarzı bir sosyal güvenliğin icadında temel halkalardan birini oluşturmuş. Gerçekten de Mauss'un incelediği armağan-alışveriş-sadaka ilişkilerinin toplumsal yaşamı nasıl biçimlendirmesi gerektiğine dair ideal fikirlere ulaşırız. Sadaka türü verişlerde bir üstünlük kurma olgusu mevcut, iktidarın iktidarlığını perçinleyen bir durum. Osmanlı zamanında alanı ve vereni belli olmayan ayni ve nakdi destekten alenen dağıtılan temel gıda maddelerine uzanan yolda bir şeylerin ters gittiğini söyleyebiliriz, olması gereken bu değildir. Nedir? Mauss anlatıyor işte. Ücretli çalışmanın armağansal doğasını hatırlayıp her şeyi insancıl bir noktaya getirirsek hayat bayram olabilir, onu söylüyor. Kızılderililerin potlaç kavramında -Orta Asya Türklerinde de aynı dalga var, ne olduğuna geleceğim- ve Polinezya'daki kula uygulamasında, kayış kopana kadar toplumsal bir tüketim dengesinin oluşturulması çabası gizli. Lakin kapalı toplumlar biraz açıldıklarında, zenginliği ifade eden nesnelerin çoğalması veya azalması sonucu bu ayarlar bozuluyor, etimolojik değişimlerden -hediyeden mahkumiyete uzanan bir yolculuk var armağan için- ekonomik değerlerin farklılaşmasına kadar pek çok olay gerçekleşiyor. Hediyeleşmenin ardında hiyerarşi kurmak beliriyor, onur mücadeleleri yerini iktidarın basamaklarından biri olabilme mücadelesine bırakıyor. Bunun en güzel örneğini Jeremiah Johnson'da görürüz. Kabile şefi, adamımızın hediyesine karşılık olarak altta kalmamak için kendi kızını hediye eder. Yancı eleman, "Hediyeyi kabul etme de derimizi yüzsünler," diye uyarıda bulunur. Hediye kabul edilmelidir, davetli olunan evde bir sunuyu geri çevirmenin hakaret anlamına gelmesinin temelini burada görürüz. Karşılığın doğmadığı zamanlardan karşılık beklenen zamanlara, değiş tokuştan modern tüketime bir sosyal olgu. Vaygu'a denen, paranın ilk formu olduğu kabul edilen dolaşım nesnesi de bir o kadar ilginç. Evlilik törenlerinde takılan paralar, tarafların taktıkları alyanslar bir eşitlik ihtiyacını sembolize eder ama daha çok toplumsal bir sözleşmenin ögeleri olarak da görülebilir. "Yıllar boyunca o kadar altın taktık, şimdi hepsi dönsün bakalım." Bu sözü mutlaka duymuşuzdur. Kaynağı burada, Mauss'un kapsamlı araştırmasında mevcut.
Para, değiş tokuşa belirli bir standart getirdiği için önemlidir, bu yüzden armağanla bir ilgisi yokmuş gibi görünür ama aslında yazısız bir toplumsal sözleşme anlamına gelmektedir. Soyut bir kavram öylesine somutlaşır ki herkes bu durumu kabullenmek zorunda kalır. Armağanlar, değiş tokuş, ekonomik ögeler toplumları bir arada tutan anlaşmalardır aslında, herkes bu anlaşmalara uymak zorundadır. Günümüzde geleneklerle sürdürülen anlaşmalar mevcut, zamanında siyasal rekabetle siyasal ittifak hediyeleşme ve değiş tokuş yoluyla kurulabiliyormuş. Dost kaybetmemek için borç vermemek gerektiği söylenir ama kaybedilecek kişi zaten dost değildir, borç iki kişinin arasındaki ilişkiyi derinleştirdiği için olumlu bir niteliği de taşır. Zıddı hediyeleşme için geçerli; düşmana verilen herhangi bir hediye onun üzerinde tahakküm kurulduğunu simgeler, bu tahakküm fiziksel olduğu kadar psikolojik de olabilir. Bu farklı açılara Polinezya ve Kuzey Amerika'daki geleneklerden çıkarsamalar yaparak bakıyor Mauss, armağanın doğurduğu yükümlülüklere ve karşı-yükümlülüklere toplam yükümlülükler sistemi diyor. Potlaç'a bakalım. Eldeki fazla mal dağıtılır, şölenlerde herkesle paylaşılır ve vermenin yüceliği -işin ruhani boyutu ayrıca incelenmiş- almanın yüceliğini önceler. Herkes paylaşır, iç savaşlarda bile. Üstünlük kurmak için paylaşılır, yücelik için paylaşılır, hatta biriktirilen zenginliklerin yok edildiği bile olur. Zenginliklerin "ruhları" da yok edilir böylece, kutsal idoller, tılsımlar, armalar vs. dağıtılır, yok edilir, sosyal ilişkilere göre güç veya güçsüzlük kaynağı olurlar. Özellikle Maori dininin eşyalar ve eşyaların ruhlarıyla ilgili girift ritüelleri mevcut. Hau denen bir ruh var, eşya paylaşıldığında bir şekilde geri verilmesi gerekiyor. Hatta eşyanın üçüncü bir kişiye verilmesi durumunda geçerli olacak kanunlar bile belirlenmiş, hukuk sisteminin bu ruha göre belirlenmesi topluluk için alıp vermenin önemini vurguluyor. Bu sistemin dışında yaşamak mümkün değil, döngüye katılmayan klanlar dışlanıyor, öldürülüyor. Metanın dönüşümü/döngüsü konusunda mutlak bir egemenlik hüküm sürüyor, ilahi meseleler de bu işin içinde olduğundan çıfıt olarak damgalanmamak için mutlaka sirkülasyonun bir parçası olmak gerek. Dahil olmakla iş bitmiyor, en ufak bir ret öldürülmekle sonuçlanabiliyor. Bu noktada tanrılara sunulan kurbanların, kısacası mitik inanışların etkisini görebiliriz. Yeterince kurbanın sunulmadığı tanrı, toprağı çorak bırakacak ve o yılın hasadını hacamat ederek sayısız insanı öldürecektir. Bunun gerçekleşmemesi için toprağa, tanrılara ve insanlara adaklar adanmalı, bir anlamda hediyeler sunulmalıdır. Arkaik bir düşünce, binlerce yıl öncesinden geliyor ve toplumsal ilişkileri bile etkiliyor.
Sadaka, cömertlik, Roma Hukuku ve Hindu Hukuku, gibi konu başlıkları altında incelenen armağan meselesi, günümüzün çalışma şartlarının değerlendirilmesi ve vahşi kapitalizmin üstü kapalı eleştirisiyle sona eriyor. Özellikle Roma Hukuku bölümünde etimolojik yaklaşımların yol açtığı anlam zenginliklerinin koca bir hukuk sistemini nasıl biçimlendirdiğini, bu sırada sözcüklerin de nasıl biçimlendiğini görürüz, oldukça ilgi çekicidir. İlgisiz olanlar için sıkıcıdır aslında. Yani şimdiye kadarki bölüm ilginizi çekmediyse bu kitabı almamalısınız. Ama bence alın, konu çok ilginç. Bence. Beğenmediyseniz almayın kardeşim ya. Zorlamıyorum ama alın lan.
Kısacası iyi deneme. Al gülüm, ver gülüm. Adını bana bağışla, armağan et ki adını bildiğim için üzerinde üstünlük kurabileyim. Çok sevdiğin bir şeyi hediye et ki seni o şeyin bağlarından kurtarabileyim. Komşunu aç yatırma ki insanlığından emin olabileyim. Düşmanına emeğini ver ki özgeciliğinden razı olabileyim. Ne de çok dallanıyor alıp verme hadiseleri, üstünde düşünülecek çok şey taşıyor bu kitap.
Yanıtla
5
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Melezler
İthaki'nin Karanlık Kitaplık serisi sağlam başladı ve sağlam ilerliyor. Stephen Graham Jones'la nispeten genç yazarlara da el atıldı. Bu kurtadam takıntılı kurtadamın eserleri bir bir çevrilmeli, Melezler'in çok sıkı bir anlatı olmasına dayanarak istiyorum bunu. Gerçekten sıkı, ince düşünüldüğü için. The Walking Dead'in çizgi romanlarını okuduysanız görmüşsünüzdür, en arka sayfada serinin takipçilerinden gelen ilginç soruların cevaplandığı bir bölüm var. Karakterlerin tıraş olmalarından buldukları besinlerin son kullanma tarihlerine kadar pek çok mesele sorgulanır, Kirkman da esprili bir dille soruları cevaplandırır. Aynı olayı bu metinde de görüyoruz, tabii burada söz konusu olan kurtadamlar. Bildiğiniz gibi kurtadamlar ötemorfoza uğrarlar, insandan kurda ve kurttan insana dönüşürler. Vücut yapıları değişir, psikolojileri değişir, hayvanlaşırlar ve insanlaşırlar. Bir sürü detayı var bu dönüşüm meselesinin, Jones gerek esas oğlanına sorular sordurarak, gerek olaylar gerçekleşirken kurtadamları birçok yönden inceler, kurtadam olmanın doğasını yansıtır. Bu açıdan etkileyici ayrıntılarla karşılaşırız, hemen her bölümde. Daha çok soru sorulabilir ama Jones yeterince soru cevaplıyor. En sevdiği kitabı buymuş bir de, makul.
Postmodern olarak anılmış arka kapakta Jones. Tek bir metinden çıkarım yapmak doğru değil ama Melezler'deki anlatım tekniği postmoderni çağrıştırsa da bu büyük bir iddia. Belki kurtla insanın, doğayla modernizmin çatışmasından yürünürse, eh, oradan bir şeyleri yakaladığı söylenebilir ama odak olarak bunu almadığı için... Bilemiyorum, metinde neyi nasıl yaptığına odaklanmak istiyorum.
Yirmiye yakın bölüm var, parçalı bir bildungsroman. Esas oğlanın adını bulamadım, sanırım metinde hiç geçmiyor, erginlenme ayinini yaşayıp bir isim almadığı için olabilir, henüz kurda dönüşmediği için olabilir. "Henüz" diyorum ama bu zamanı sabitleyen sözcüğün pek bir anlamı yok, her bir bölüm farklı bir zamanın olaylarını içeriyor. Anlatıyı birbirine bağlayan iki teknik var; Jones neden-sonuç ilişkilerini farklı bölümlere dağıtıyor ve böylece bütünlük sağlanıyor. İkincisi de esas oğlanın -adını Lou koyayım, manalı olsun- yaşının her bölümde söylenmesi. On iki, on dört, altı, on beş. Parçalar birbiriyle uyumlu. Anlatım teknikleri oldukça başarılı, bu açıdan Jones'un türe gerçekten büyük katkı sağladığı söylenebilir. İkinci olarak da şu söylenebilir; kurtadamların insanlar arasında kendi kimliklerini kaybetmeme çabaları, var olma mücadeleleri son derece insani. Büyük bir savaşa yol açıyor bu, insan-kurt zihni birbiriyle sürekli mücadele etmek zorunda. Bir kurtadam önüne gelen hayvanı yiyemez, hayvanın sahibi peşine düşerse vurulan kapıyı açtığında burnuna bir tüfek dayanabilir. İnsan gibi düşünmeli, kurtken. İçgüdülere karşı koymaya çalışarak. Sırf bu döngüsel eziyetin gerçekçiliği için Jones'u kutlamak gerek. Üçüncü bir olay, Jones olabildiğince insan olan kurtadamları -tersi de söylenebilir- kendi yaşadığı topraklarda var etmeye çalışıyor. Aslında bir insanın imgelemlerinin kurt zihnindeki halini inceliyor denebilir; Kevin Lynch'in insan-kent ilişkisine göre düşünürsem kurtların da kenti kendilerince yarattıklarını, imgelerini her bir yapıya uyarladıklarını -tersi de...- görüyorum ve artırıyorum, insanın doğayla ilgili sayısız imgesi vardır ama doğada yaşayan bir insanın imgelemi nasıldır? Bunu bilemeyiz, kentlerde yaşayan insanlar olarak bilmek mümkün değil. Charles Foster, Hayvan Olmak nam eserinde sırf bu imgeleri yaratabilmek/yaşayabilmek için olabildiğince hayvanlar gibi yaşıyordu ve çabaladığı şeye ulaşmanın imkansız olduğunu söylüyordu. Kurtların doğayı nasıl kurguladıklarını düşünüyorum, bizim kentleri kurgulama biçimimizden yola çıkarsam bir nebze yakınlaşabilirim ama hâlâ uzakta kalır. Jones'un yapmaya çalıştığı şeye bakıyorum, evet, çok daha yakın.
Dede, Libby Teyze, Darren Dayı. Lou'nun annesi Lou'yu doğururken ölmüş. İnsan bedeninin kurtadam olma potansiyeli taşıyan bir bebeği doğurması genellikle ölümle sonuçlanıyor, türler arasındaki uyumsuzluk daha doğum sırasında ortaya çıkıyor. Bu konuda geniş kapsamlı bilgiler veriliyor; başka bebekler, başka kurtlar, yaşama tutunabilenler ve doğum sırasında ölenler dedenin hikâyelerinde mevcut. Dede ilginç bir karakter, II. Dünya Savaşı'nda cephenin öbür tarafında, Naziler kendisine Kara Kurt diyormuş, karnını her gece tıka basa doyuruyor olmalı. Kendi türünü ortadan kaldıran bir temizlikçi aynı zamanda, türün devamı için korunmaları ve gizlenmeleri lazım, tehlike arz eden tipler dedenin hedefi haline geliyor. Kendi çocuklarına kıymayı düşündüğünü de öğreniyoruz, öldükten sonra. Dede daha başlarda ölüyor ve çocuklarıyla "eniği" ardında bırakıyor. Libby'nin toparlayıcılığında Darren ve Lou iyi kötü idare ediyorlar. Darren on altı yaşında yuvadan ayrılıp yara izleriyle döndüğünde erginliğini tamamlamış oluyor, kurtların yalnızlık ritüeli gibi bir şey olsa gerek bu. Tek başına avlanmayı öğrenmek, hayatta kalmaya çalışmak. Beyaz Diş ve Vahşetin Çağrısı aklıma geliyor ister istemez, köpeklerle kurtların ilişkilerinin yanında insanların hayvanlara davranışları bu metin için iyi bir arka plan oluşturabilir. Kurtların temel özellikleri az çok bilinir şeyler, oradan veya buradan okuyup, izleyip öğrenmişizdir. Dolunay, gümüş kurşunlar ve diğer şeyleri de fantastik eserlerden biliyoruz, hatta anlatının bir yerinde bu klişeler Darren ve Lou kurtadam filmi izlerken Darren tarafından ele alınır. Parodinin gerçeğe yansımasının parodiyi dalgaya almasını görürüz, babasını katleden oğul. Gerçeklik katmanını sağlamlaştırır bu. Hatta filmde çok ince bir detayı yakalayan Darren, yönetmenin de kesinlikle kurtadam olduğunu söyler. Başka kurtadamlar da vardır, bazen bizimkilerin karşısına çıkarlar. Büyük bir gizlilik içinde yaşayanlar, kudurmuş kurtlara dönenler, kurtadam oldukları halde doğalarını bastıranlar, hemen her biri için ayrı bir bölüm ve macera var. İşin Darwin'e uzanan boyutu da dikkat çekiyor; kurtların rengi -dönüşümden sonraki ve önceki- genlerin baskınlığı ve hayatta kalmak için mutasyona uğramaları üzerinden muhabbet konusu oluyor. O kadar çok detay var ki anlatmaya gelecek gibi değil, keşfedilmeli.
Kısa cümleler. Kurtların hassas algılarının en ufak bir uyaranı fark etmesini andırır ölçüde ani değişimlere açık, paragraflar her bir anı farklı bir düzlemde yaşayan hayvanları çağrıştırırcasına dizili. Upuzun paragraflar yok, basit ve nokta atışı diyaloglar kesinliği ve netliği sağlıyor. Davranışlar gibi; en küçük bir değişimde/hadisede yola düşmeleri gerektiğini biliyor bizimkiler. Lou'nun okulda tanışıp aşık olduğu kızın dedesinin kurtadam ve kurtadam avcısı olduğu ortaya çıkınca, tayfa da evi basan bu herifi öldürünce anında uzuyorlar oradan. Bölge tehlike altına girdiğinde orayı korumaya çalışmıyorlar, başka bir bölge belirleyip oraya yönleniyorlar. Hatta yolda Darren'ın geçmiş zamanda kazıkladığı bir adamla karşılaştıklarında "meşale ve yaba" etkinliği yaşanacağını öngörerek planları tekrar değiştiriyorlar. Yine de tuzağa düşebiliyorlar, Darren çalıştığı bir ilaçlama şirketinin elemanları tarafından yakalanıp hapsediliyor, sidiği böcekleri kaçırdığı için. Bu bölümün soluksuz okunacak kadar iyi kurgulanmış ve heyecanlı olması bir yana, Jones aralara öyle detaylar yerleştirir ki zihindeki kurtadam imajı daha detaylı bir biçime bürünür; mesela Darren'ın işemesiyle birlikte farelerin evden kaçtığını öğreniriz. Öylesi bir işeme. Helal Darren. Sen çalışıyorsun, aileye ekmek getiriyorsun. Gerçi ihtiyaç yok ama normalmiş gibi davranmalısınız. Belki de normalsiniz ama ilahi mesajda sizin adınız geçmiyor ve kiliseleri pek sallamıyorsunuz. Umrunuzda değil. Lou için okula gitmek de aynı hesap. Eğitim hiçbir işine yaramayacak, eğer kurtadama dönüşürse. Tahmin edileceği gibi Lou'nun dönüşüp dönüşmeyeceğini merak ediyoruz anlatı boyunca. Hayvanları kıllandırmıyor, buradan dönüşmeyeceğini çıkarabiliriz. Belki de dönüşüyordur, kim bilir? Okuyan tabii, okusanıza bunu. Çok iyi çünkü.
Son: Olayların art arda dizildiği kuru bir anlatı değil, Bradburyvari bir karnaval anlatıya adım atıyorsunuz. Ailenin yaşadığı karavanın havaya uçma sahnesi var, benzetmeler inanılmaz. Şiir okurmuş gibi. Çağrışımlar, neler neler.Müthiş. Kaçmaz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kayıp Kitaplar Kitabı
Masalarda bekleyen sayfaların üzerini lavlar örtüyor. Toprak, insana dair her şeyi derinliklerinde barındırmak için harekete geçerken kendinden koparılanları istiyor, metinler bir anda yüzeyin altına çekiliyor. Doğal felaketlerin yok ettiği metinler çok ama insanların yok ettikleri daha çok, insan doğadan daha sağlam bir yıkım örneği oluşturuyor. Kütüphanelerin yakılması, kitapların toplanıp yok edilmesi, bir sürü şey. Şimdiye kadar kaybolan onca eseri düşünmek ağır bir yük gibi çöküyor, özellikle eski zamanların kayıp metinlerinin sağlayacağı zenginlikleri düşününce. Stuart Kelly de benzer bir üzüntüyle yola çıkarak kaybolan metinlerin izini sürüyor. Çocukluğunda okuduğu çizgi romanlarla başlıyor anlatmaya, Dr. Who'dan Agatha Christie'ye geçişini ve ardından Antik Yunan metinlerini keşfedişini hikâyeştiriyor. Penguin'in klasikler serisinde Aristophanes olsun, Euripides olsun, kim varsa okuyor Kelly ama okuyamayacağı metinlerin varlığından ilk olarak bu adamların kayıp eserleri hakkında bilgi edinince haberdar oluyor. Agathon'un hiçbir oyununun zamanımıza ulaşamaması ona inanılmaz geliyor ve kayıp metinleri araştırmaya başlıyor. Shakespeare, Sylvia Plath, Pound, Hemingway gibi birçok büyük yazarın kayıp eserlerini, kaybolma nedenlerini inceliyor ve sonuçları kronolojik olarak sıralıyor. Kayboluş sebepleri çok ilginç; yayıncıların taşınma sırasında kaybettiği, yazarların ateşe attığı ve sigara kağıdı olarak kullandığı ve kusursuz hale getiremediklerini düşündükleri eserler o kadar çok ki günümüzden geriye doğru baktığımda parlayan ışığın çok daha parlak olabileceğini düşünüyorum ister istemez. "Kayıp bir kitap, asla dansa kalkmayı teklif edemediğiniz kişi gibi, sonsuza kadar daha da çekici kalmayı sürdürür çünkü o yalnızca hayal gücünüzde kusursuz olabilir." (s. 23) Kaynakça ve dipnotların olmamasını iz sürdüğü zaman duyduğu fısıltıların kayıt altına alınması gibi boş bir çabaya çıkacağını düşünmesine bağlıyor Kelly. "Böyle bir kitap için dipnotlar boş bir mezara uzanan birer patika." (s. 24)
Birçok metin, birçok yazar. Aralarından seçiyorum. Adsız bir metin, ilk. Güney Afrika'da 77000 yıllık bir dikdörtgen tablet bulunmuş, üzerinde üçgenler ve dörtgenler var. Ne anlama geldikleri bilinmiyor, Minos'un Linear A'sından çok daha eski. Biraz daha ilerleyince Lascaux'daki mağara resimleri. Bunların anlamları aşağı yukarı biliniyor, hatta Berger da dahil pek çok adam bunlar için kafa patlatmış ve işlevlerinden estetik boyutlarına pek çok ögeyi ortaya koymuş. Kelly üsluba dikkat çekiyor, bunlar hikâye anlatımının biçimleriyse, "bir varmış bir yokmuş" türünde mi okunuyorlardı yoksa direkt mevzuya mı giriliyordu? Formdan bunu çıkarmak mümkün değil, sadece anlatımı öncelediği söylenebilir. Gılgamış Destanı için de aynı şey söylenir; farklı biçemler ve türler içerdiği için bulunan versiyonunun öncesinde başka versiyonlarının da olduğu düşünülür. Sanatçıların isimleri yoktur tabii, o zamanlar sanatçı imgesi ve aidiyet tam olarak oluşmamıştı. Sonuçta isimsiz metinler ve isimsiz yazarlar kalıyor geriye, gizemleri muhtemelen hiçbir zaman çözülemeyecek.
Homeros için söylenenler. Kipling, Butler ve Pope için kurmacanın en tepesinde Homeros vardır. Kipling, insanların Homeros'un çalıntı yaptığını bildiğini, Homeros'un da bunun farkında olduğunu söyler. Rieu için on dokuzuncu yüzyılın akademik ortamında Homeros bir savaş alanıdır, herkes Homeros'u parçalara ayırmakta ve eserlerinin tek bir kişinin çalışması olmadığını düşünmektedir. Bu sırada Homeros ortadan kaybolur, birçok Homeros ortaya çıkar. Kelly, Homeros'un eserlerindeki bronz silahları ve ölülerin yakılması adetini farklı zamanların olguları olduğunu söyler, Özdemir İnce'nin detaylı incelemesinde eserlerin sözlü edebiyat ürünü oldukları ve sonradan yazıya geçirildikleri anlatılır. Kısacası çok parçalılığını sürdürmektedir Homeros, ailesi başta olmak üzere kendisiyle ilgili bilinen bütün detayların bir araya getirilmesi karmaşık bir sonuca ulaşır. İki bin yıldan çok daha önce benzer tartışmalar ortaya çıkmıştır, şiirlerin Atinalılar tarafından genişletildiğini ve tahrif edildiğini söyleyen Megaralılar, Atinalıları utanmazlıkla suçlar. Spekülasyonlar bir yana, Margites'ten bahseder Kelly, ilk komedya olabilecek bir eserden. Kayıp eserler içinde en az açıklanabilir olanıdır ve Homeros'un gizeminin bir parçası olarak varlığını sürdürür.
Kutsal metinler konusu derya deniz olduğu için dokunmaya cüret etmiyorum, günümüze doğru yaklaşıyorum. Yunan tiyatrosunu da es geçiyorum, incelenen kayıp metinleri bir de ben kaybedip Dante'ye ulaşıyorum. "Eserlerini bitirmeden bırakmak onda bir alışkanlık haline gelmişti," diyor Kelly, tamamlama işi kardeşlerine ve evlatlarına kalmıştı, Commedia'nın eksik kısımları onların çabaları sayesinde oluştu ve eseri onlar yayımladı. Cervantes'in de buna benzeyen bir Galatea'sı var ama bir türlü tamamlayamamış. Kelly, Cervantes'in mektuplarından ve yaşamından parçalar sunarak bu yarım kalmış eseri ömrünün yarısı boyunca nasıl tamamlamaya çalışıp başarısız olduğunu anlatıyor. Shakespeare'i de Cervantes'e bağlayabiliriz, Fletcher'la birlikte yazdıkları Cardenio, Don Quixote'tan yola çıkılarak yaratıldı. Shakespeare'in metni çevirisinden mi okuduğu, özgün hali üzerinde mi çalıştığı soru işareti olarak duruyor. Shakespeare'in farklı yazarlarla yaptığı çalışmaların izini sürmek zorlaşıyor, aitlik meselesinin yanında anonimlik de ortaya çıkıyor ve yazarın büyük sözleri, başkasının adı altında ortaya çıkıyor veya kayboluyor.
Günümüze doğru gelmeye devam ediyorum, Dickens'ı almalıyım. The Mystery of Edwin Drood yarı yarıya tamamlanmışken Kraliçe Victoria'ya eserinden parçalar okuyor Dickens ve kraliçe dilerse öykünün nasıl biteceğini anlatabileceğini söylüyor. Victoria kabul etmiyor ve üç ay sonra, eser tamamlanmadan ölüyor Dickens. Yarım kalan bir eser daha. Ölümünden altı yıl önce ciddi bir tren kazası geçiren Dickens, iki bayanı trenden indirdikten sonra geri dönüp Müşterek Dostumuz'un taslağını ve brendi şişesini alıyor. Eserlerinin kaybolmaya bir adım uzakta olması heyecan verici geliyor sanırım, başka bir açıklama düşünemiyorum. Tamamlanmayan eseri üzerinde dönen efsaneler de bir başka ilginç. Bir kadının medyum tutup Dickens'ın ruhuna ulaştığını ve eserin bu şekilde tamamlandığını söylemesi başta olmak üzere çok ilginç şeyler yaşanmış.
Flaubert, Dostoyevski, Swinburne, Zola, Rimbaud, Kafka, Burroughs, Plath ve Perec de yakın tarihli ağır toplar. Kelly kayıp/tamamlanmamış eserler üzerinden yürüyor, bu iyi ama yazarların dönemindeki edebiyat ortamını, yazarların yaşamlarını ve alakalı pek çok detayı da ele aldığı için müthiş kapsamlı bir eser çıkarmış ortaya. Hikâyelerin ilgi çekici olması bir yana, kitapların akıbetleri sonsuzluk içinde dalgalanıyor ve uzak zamanların uğultusundan başka bir şey kalmıyor geriye. Kelly, yakalayabildiklerini bir araya getirmiş, çok da iyi yapmış.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Soru Kitapçığı
Akademik Yeterlilik Sınavı'nın Sözel Yeterlilik Sınavı kısmı beş bölümden oluşuyor, oluşmuş, Şili'de, 1967-2002 aralığında. İlk bölüm İlgisiz Terim. 1'den 24'e kadarki alıştırmalarda anahtar sözcükle ve diğer şıklarla ilgili olmayan şıkkı, sözcüğü bulacağız. Şıkların birbiriyle aynı olduğu bir soru var, sessizlikle alakalı olan. Diğerlerinde birbirlerini anlamca çağrıştıran sözcüklerden çağrıştırmayanı çıkarmamız gerekiyor ama "EĞİTMEK" sözcüğündeki şıkların hepsi birbirini destekliyor; programlamak, idman yaptırmak ve evcilleştirmek dahil. Hemen Şenlikli Toplum geliyor akla; mekanizmalarının zenginliğini düşünürsek karşımızda korkunç bir güç var ve tek bir yol çiziyor insanlar için, o yolun dışında var olabilmek imkansıza yakın. Geceyle gündüzün işlevinin bile biçimlendiği böylesi bir yapılaşmada insanın özüne dair hiçbir şey sağ kalamaz. Direnmezsek. Diren insan. "CUNTA" şıklarından "acil demokrasi" için diren ki o da bir iktidar mekanizması aslında, doğduğu zaman bile öyleydi, Antik Yunan'ın semirmiş tayfası için demokrasi, köleler ve barbarlar için bir zincir. Yine de iyi bir şeye dönüşebilir, şu an yaşayan bütün insanlar toprağa karıştıktan sonra olsa da gerçekleşebilecek şeyler için mücadele!
Temel Cümle Yapısı. Bu testlerin çözüldüğü zamanlar, ailenin ne olduğunun anlaşıldığı, insanların arasına karışıp bir yer edinme çabasının verildiği zamanlar, dolayısıyla öncüllerde rastladığımız ilişkiler şaşırtıcı değil. Her soruda en az beş cümle verilmiş, anlam bütünlüğü oluşturacak şekilde sıralıyoruz veya sıralamadan okuyoruz, herhangi bir düzene girmeden de anlam bütünlüğü oluşturabiliyor bu cümleler. Onlara hükmetmek zorunda değiliz, test çözerken bize hükmedilmesinin aksine. Mesela baba anneyle, anne abiyle, sonra herkes abiyle tartışıyor ve hava soğuk. Bunlar bir sıraya gelmez. Parçalı gerçektir bunlar, kendi başlarına bir anlam adacığı olarak yüzerler ve birleştiklerinde bizi oluştururlar ama onlar zorlamaya gelmez, bilinç o şekilde işlemez, parçaların bazıları unutulur, bazıları sıraya girer, işlenir ve hatırlan(ma)mak üzere bir köşeye konur. Bazı parçalar da unutulacak gibi değildir çünkü bir eve sahip olmanın parçası, çekilen kredinin uzunluğu müddetince her an akılda duracaktır. 2033'te bitecek taksitlerin, o zamana kadar ev senin değil ama senin, evden insanlar gelip geçecek, gün ışığı geçecek, eşyalar, tozlar, böcekler, sigara dumanları, çiçek kokuları, sokaktaki hayvanların sesleri, gitar sesi, pek çok şey geçecek ama sen o evden geçemeyeceksin, sen oradasın, sabitsin. Pek çok parçanla birlikte. Zambra seni oraya koyuyor ve yaşamının önemli parçalarıyla seni yüzleştiriyor. Onları sıralı bir hale getirmeni isteyerek.
Cümle Tamamlama. Boşlukları doldurunuz. Boşlukları aynı kelimelerle doldurduğunuzda çıkan anlamla yine aynı kelimelerle doldurduğunuzda çıkan anlam nasıl farklılaşabilir? Yaşamın birikmesiyle, kabul. Bir de kaçışsız bir aynılığın kıskacı vardır, beş farklı şık da aynı cevabı içerir. "Öğrenciler üniversiteye çalışmak ______ giderler, düşünmek ______ değil." (s. 56) Okullar düşünmek için iyi yerler değildir, en azından serbest filozofların yaptığı gibi, hayatı düşünmek için.
Anlam Bütünlüğünü Bozan Cümle ve Okuduğunu Anlama, biçimsel yapı gereği Zambra'nın tipik anlatılarını ortaya koyduğu bölümler olarak ortaya çıkıyor. Sondaki üç metin ve metinle ilgili soruların büyümenin sancılarını müthiş bir şekilde yansıttığını söyleyebilirim. Sistemler arasında kalmış insanların, mesela Şili yasalarına göre yasak olan boşanmanın yerine alternatif çözümleri deneyen çiftin, eğitim sisteminin dışında kalan eski bir öğretmenin ve benzeri pek çok karakterin çarpık bir memleketteki çarpık durumlarına bakacağız ve bir sonuca varmaya çalışacağız; metinlerin başlıkları ne olabilir? Karakterler sıkıntıdan neden kurtulamamaktadır? Neden her şeyin böyle olmasıdır ve dahi bundan bir çıkış yolu yok mudur? Eğer kaydırma yapmazsanız cevabı bulabilirsiniz, yoksa bütün çabanız boşa gider.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Evlenmeyen Adamın Hikayesi
Lessing'in anlatıcılığını seviyorum. Anlatıcı olarak anlatıcı iyi ama Lessing'in kendisini metne yansıtması da iyi. Sonradan kurgusal anlatıcıya dönüşümü kusursuz. Bu dönüşüm fark edilmiyor çünkü hikâyeyi o kadar iyi anlatıyor ki metinden parmaklarının ucuna basarak çıkıyor, kurmacadan sıyrılıveriyor. İlk öyküde hikâyeye nasıl başlayabileceğini söylüyor, bir zaman bir şehirde oturan bir adam ve başından geçenler. Bunu söylediği için böyle başlamadığını mı düşüneceğiz, hayır. İki başlangıç birden, paralel ilerleyecek. İlki hikâyenin doğal başlangıcı, ikincisi sis. Sisle başlıyor Lessing, uçağın kalkışını geciktiren sis. Doğal felaketlerin birkaç kişiyi bir araya getirmesi şimdiyye kadar kaç hikâyeyi paylaştırmıştır, düşününce dünyanın uğultusu bir an için diniyor ve anlatıların hikâyelerin heyecanından başka bir şey duyamaz hale geliyorum. Neyse, bir grup yolcu kahve içip vakit geçirmek üzere toplanıyor ve birbirlerinin hikâyelerini dinliyorlar, anlık bir parıltıyı paylaşıyorlar. Hemen araya sıkıştırıyorum, Miwoklar bir yere yayılan sisin insanı yakalayıp öte dünyaya çekebileceğine inanırlarmış, bu yüzden her birinin özel bir ıslığı ve karahindiba esansı varmış, öteye geçme tehlikesi taşıyanlar böylece birbirlerine destek olurlarmış. Bizde bunu hikâyeler sağlıyor, hikâyeler insanları bir arada tutuyor ve onları kolluyor. Bu Miwok meselesini Adam Johnson'ın George Orwell Arkadaşımdı kitabından çarptım, bir sonraki yazı o kitapla ilgili olacak. Neyse, esas hikâyeye gelene kadar yan hikâyecikleri dinleriz, herkes bildiği bir hikâyeyi anlatır. Hippilerin yaktıkları paralar, Roma'daki çeşmelere atılan paralar... Bir arınmadan bahsediyor Lessing, sanki parayla ilgili bir şey dinleyince veya okuyunca o nesneden arınmış gibi hissedildiği duygusunu anlatıyor ama son hikâye bu arınmayı sağlamayacak, dinleyicilere uzun süre düşünebilecekleri bir hikâye verilecek.
Bir Sokak Çeşmesinin İçinden... Öykünün adı. Paranın izini takip ederek İtalya'daki çeşmelere geldik, kahve içenlerden biri attığı paralardan ve diğeri de paraları toplayışından bahsettikten sonra o zamana kadar konuşmamış bir adam, yine İtalya'da tozun dumanın içinde havaya savrulan mücevherlerle ilgili bir hikâye anlatıyor. Ephraim bir elmas kesicisi, ailenin en "düz" çocuğu olarak aile işini sürdürüp elmas kesme işinde uzmanlaşıyor, ziynet eşyaları konusunda da ustalaşıyor tabii. Kırk beşine kadar bu işi yapıyor, evlenmeden ve başka hiçbir şeyle uğraşmadan. Sonra Mısır'dan çağrılıyor, Mısırlı bir tüccarın elmasını yontmak için. Tüccar, kızını Güney Amerikalı Paulo'yla evlendirmek üzere, kızına hediye edeceği elmas yüzüğün en iyi şekilde hazırlanmasını istiyor. Ticari bir evlilik; büyük ailelerin hanedanlaşması yolundaki araçlardan biri. Mihréne gayet normal bir Mısırlı kızdır ama Ephraim'in kalbine yerleşmiştir bir kere. Taktığı sahte incileri gören Ephraim, kıza gerçek inciler hediye eder. Kız, adamı unutur ve adam kızı hiçbir zaman unutmaz, memleketine döndükten çok sonra bile. Kız Paulo'dan vazgeçer, ailesinin onayı olmadan Carlos'la evlenir, İstanbul'da. Carlos politik bir figürdür, 1939'da memleketi İtalya'ya gider ve Mussolini'nin adamları tarafından öldürülür. Mihréne İtalya'da bir başına kalır, zorluklar içinde yaşar. Tesadüf olduğuna inanmam, Ephraim orduya yazılmıştır ve İtalya'ya giren müttefik ordularında görev almaktadır. Karşılaşırlar.
Sihri kusursuz yaratır Lessing: Mihréne acı dolu günler yaşarken Ephraim'i düşünür. "Hayatı boyunca, ondan başka hiç kimsenin kendisinden bir şey beklememiş olduğunu, kendisinden hiçbir şey istememiş olduğunu ve hiçbir zaman ciddiye alınmadığını düşünüyordu." (s. 16) Ephraim'in verdiği incileri saklar, satmaz. Kaos ortamında, savaşın her kötülüğe ve dehşete açık kakofonisinde aç kalmasına rağmen hayatındaki tek değerli şeyin o inciler olduğunu düşünür. Ephraim'se kendisini İtalya'ya getiren yol boyunca kız için sakladığı mücevher parçalarını korumak pahasına diğer askerlerin alaycı sözlerine katlanmıştır. Karşılaşma anında kızın aç olduğunu ve incileri satmadığını görünce delirir. Küçük, zengin bir orospu olduğunu, aptal olduğunu haykırır, incinin kızdan daha önemsiz olduğunu söyler ama kız için o incinin değerini biliyoruz. Adam, yiyecek bir şey yerine mücevher getirdiği için sinirlenir ve mücevherleri açlıktan ölmek üzere olan insanların üzerine savurur. "Daha o zamanlar bu hikâye efsaneleşmemişti: şehre bir asker geliyor, açıklanmaz bir biçimde çeşmenin içinden bir hazine çıkarıyor, sonra bir kral ya da sultan gibi bunu havaya saçıyor." (s. 23)
Anons yapılır, yolcular uçağa çağrılır. Hikâye burada kesilir, anlatan adam Ephraim'i elli yıldır tanıdığını söyleyerek noktayı koyar. Bir hikâye sonuçta, bitmesi normal ama öyle bir büyünün sözcüklerinden oluşur ki dinleyen kişi/anlatıcı, bir gün hikâyede bahsi geçen kişilerle ve nesnelerle karşılaşacağını düşünür. Bir hikâye, gerçekliğini yaşamdan yansıtabilirse, en azından bunun olabilirliği sezdirilirse sınırı aşar ve gerçekliğin bir parçası haline gelir. Ya da tam tersi. Kurmacayla gerçeklik arasında pek bir fark olmadığını düşünüyorum.
Pek Sevimli Olmayan Bir Hikâye, tek eşlilik ve ilişkiler üzerine.
İki erkek, ikisi de doktor. Yakın arkadaşlar. Evlenirler, eşleri de yakın arkadaş olur. Dört kişilik tayfanın dostlukları yirmi yıl sürer, içlerinden biri ölene kadar. Asıl olay, birbiriyle evli olmayan kadınla erkeğin yirmi yıl boyunca fırsat bulduklarında sevişmeleri. Birbirlerine aşık değiller, içlerinden biri böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalıyor ama diğerinin telkiniyle grubun dışından birine aşık oluyor bu kez. Çocuklar doğuyor, evlilikler sarsılıyor ama dörtlü hiç ayrılmıyor.
Lessing, savaş sonrasında tanrının öldüğü fikrinin iyice yayıldığı bir dönemi anlatır. Ne ki bu bir sadakatsizlik öyküsü değildir, herhangi bir ahlaki kaygı yoktur. Karakterlerin edimleriyle yüzleşmeleri ve yaşamaya devam etmeleri, anlatılan sadece bu. Çağın toplumuna batırılan iğnelerden bahsedebiliriz belki; duygu yoksunluğu yaşayanlar için televizyonların büyük bir yenilik olduğundan bahsedilir, bir şey yaşamak için bir şey yaşamanın sürüklediği duygulardan bahsedilir. Travma zamanlarında hayatta kalabilmenin cinsellikle bağlantısı, mesele bu.
Evlenmeyen Adamın Hikâyesi ilk öyküdeki sihri taşıyor. 1930'ların ilk yıllarındaki ekonomik çöküşün yersiz yurtsuz insanların sayısını çoğalttığı fikriyle başlıyoruz ve adamımızla tanışıyoruz; o bir gezgin. Güney Afrika'nın genişçe bir alanında yürüyor, evlere konuk oluyor ve ortadan kaybolduktan sonra teşekkür mektubu yolluyor. Eski eşlerine de yolluyor bu mektuptan; anlatıcının birbirini tanımayan insanların ortak yanlarını bulması bu mektuplar sayesinde gerçekleşiyor, terk ettiği karısına kim teşekkür mektubu yollar ki? Kadınlar, adamın yakışıklı olduğunu söylerler, içlerinde adama karşı öfke yoktur ama adamın terk ediş biçimi kalplerini kırmıştır. Adamın neden öyle davrandığını, neden "yerlileştiğini" ve beyaz insanlardan çok yerlilerle takıldığını en sonda görürüz; adam sadece özgürlüğünü sürdürmek ister. Kadınların taleplerinden bıktığı noktada gider, bu kadar basit. Perdeler, evler, araçlar, yemekler, özgür olunacak zamandan çalan her türlü istek, adam için gitme sebebidir. Katlanamaz, anlamsız tüketimlere karşı sabrı yoktur. Sevdim ben bu adamı, şuyu ve buyu olmayıp bundan ötürü şikayet eden kadınlarla yaşamaktansa yollara düşmek en iyisi.
Lessing'in öykü dünyası büyüsünden kanatıcı gerçeğine kadar pek çok nitelik taşıyor ve daha da iyisi; bunlar birbirini zayıflatmıyor, keyif alınacak bir üslup doğuruyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sarsıntı
Bir metnin parçalarını tekrar birleştirmeyi umuyorum ama iki ay oldu, iki aydır metin üzerinde hiç düşünmedim, diğerlerinde olduğu gibi okur okumaz unuttum ve kırıntılarını tepemde dönüp duran gri kaosa attım. Ağız açıldı, yutacağını yuttu ve içinde başka bir şeye çevirdi. Bir metnin herhangi bir hareketimde, gündeliğin tepkilerinden birinde ortaya çıkma olasılığı yüksek ve bunu takip etmenin bir yolu yok, kendimi neye dönüştürdüğümü bilmemin imkanı yok, onca sayfanın, ekran karşısındaki onca dakikanın, onca resmin ve biçimleyen ne varsa, onca şeyin karışımında neler belirip kayboluyor, bazen sezgisel olarak farkına varıyorum ama kaçırıyorum, bir an için orada ve sonrasında orada değil, duyularım bir noktaya kadar işe yarıyor ve sonrasında kenara çekiliyor, geriye ne kaldıysa o halletmeliymiş gibi. Halledebilir, düşündüğümde metni elime aldığım yerler bir bir aklıma geliyor ve Proust'un dediğine uyuyorum, okumanın mekânını canlandırırsam okuduklarım da canlanır, takip ediyorum, doktor bir babayla oğlunu hatırlıyorum. Bernhard bu kez neyi yok etmeye çalışıyordu, düşünmeye gerek yok, aynı önermelerden aynı sonuçlara çıkacak ama bunu ortaya koyma biçimi sarsacak, zaten Bernhard doğanın, kentin, insanın birbirini nasıl çürüttüğünü göstermesi yine bir çürüme biçimine çıkar; ele aldığı konu tamamlanmaz, hemen bir başkasıyla değişir, sürdürülebilir bir niteliği kalmaz, giderek un ufak olur ve özündeki çarpıklıktan başka bir şey kalmaz geriye. Diğeri çürür, bir diğerinin çürümesi başlar, oradan oraya atlayarak görürüz bunu. İki bölümlü anlatıda önce doktorun ziyaret ettiği hastalar ve oğluyla yaptığı konuşmalar vardır, sonrasında Prens'in sayıklamalarını, katran kara yaşamının parçalarını inceleriz. Hastalardan başlamak gerekir, "zor" bir bölgede çalışan doktorun düzenli olarak ziyaret ettiği hastalara ölümün damgası vurulmuştur, bu damgada yaşamın en ölümcül hastalık olduğuna dair izler bulunsa da hastaların yakınlarının, ailesinin, yaşadığı yerdeki meyhanecilerin, oduncuların, çiftçilerin hastalığı hızlandırdıklarına dair bir izlenim ediniriz. Küçük ve kapalı yerlerin sıkıntısı insanı delirtici bir hale gelmiştir, bir yaşam alanı olarak doğanın insana yetmeyecek biçimde küçültülmesi, insanların ne kadar küçük bir dünyada yaşadıklarını gösterir, onmaz bir şekilde yaralandıklarını da, onların yaşamlarını düşünmek için, insan olmanın neye dair bir oluş olduğunu düşünmek için, attıkları adımların suda, toprakta nasıl bir yankı bıraktığını düşünmek için ihtiyaç duydukları yeti daha baştan sakatlanmıştır, insan bir nevi yıkıcı bir hayvana dönüşmüştür ve doktorun iyileştirmeye çalıştıkları ya bu yıkıcılıkta yitip gidenlerdir, ya da bu parçalanmadan kaçmaya çalışıp yatağa düşenler, o halde doktorun umutsuzluğu iyi anlaşılır, oğluna, "çoğu zaman bütün bunların çok fazla geldiği duygusunu" aktarırken aklında bitimsiz acıların gölgeleri gezinir. Anlatıcı olan oğluna göre, "bilimsel kafalarına rağmen iş adamından başka bir şey olmayan, iş adamı gibi konuşup davranan doktor" tipinin dışındadır, bu yüzden işi çok daha zordur. Şefkat duyabilmek için belirli bir ruh inceliği gerekir ve hastaların çoğunda bu incelik yoktur, hatta doktora göre sağlıklı olanların çoğunda da yoktur, oğlunu yanına alması bu inceliksizliğin görülmesi için. Oğlan hassas, kız kardeşi daha da hassas, bu yüzden kızı yanına almıyor doktor, oğlanın "güçlenmesini" istiyor. Oğlanı felaketler panayırında gezintiye çıkarıyor ve vakalar arasında gidip gelirken yaşamın nasıl bir şey olduğunu öğretmeye çalışıyor. "Gerçekten de taşrada, şehirdekinden daha fazla barbar ve suçlu varmış." (s. 16) Taşranın öfkesiyle şehrin öfkesi çok farklı, doktor taşradaki suçların insanlıktan uzak olduğunu söylüyor, taşra genellikle fakir insanların var olmaya çalıştığı, var olurken diğerlerini yok ettiği bir yer, "yoksullar iki kat barbar, hain ve suça yatkın" bir halde, gündelik işlerin peşinde sürünüyorlar, gelecek algılarının olduğunu sanmıyorum, günü kurtarmak için her şeyi yapabilirler. Yapıyorlar. Doktorun arkadaşlarından birinin cenazesinde, muhtemelen bu dünyaya daha fazla dayanamayacağını sezen anne, kısa süre sonra öleceğini söylemiş ve bunu takıntı haline getirmiş. Eşinin ölümünün giderek yaklaştığını gören doktor, onu daha iyi tanımaya başladığını söylüyor. İnsanları ölürken tanırmışız, o zaman kendileri olurlarmış, sadece ölmekle de olmazmış bu, araya mesafe girdiği zaman, sevilen kişi bir daha görülmeyecekse eğer, insanın gizleyecek bir şeyi kalmazmış, gizleme çabasında olmadığı şeyler bile açığa çıkarmış, her şey ortaya dökülürmüş. Annenin ölümünden sonra çocukları için bir kez daha evlenmeyi düşünen baba, "içindeki eşi"nin karşı çıkmalarına uymuş ve evlenmemiş. Çocukları arasındaki kaotik ilişkiyi çözümleyemediği için oğlunu yanına alıyor olabilir, kız intihar girişiminde bulunmuş ve annesinin ölümü konusunda suçlayacak birini arıyor. Baba da uzaklaşıyor kızından, felsefi bir dostluk kurduğu Bloch'u ziyaret ediyor. Bloch bir kaçış, kapandığı zaman yaşamı dışarıda bırakan bir kapı. Doktor yaşamı unutmaya çalışıyor, üniversiteden mezun olunca kendilerini geliştirmeyen, tüketim toplumunun bir parçası haline gelen, hastalarına kötü muamele eden tanıdıklarından uzaklaşmak istiyor, başaramıyor. Oğluna göre çok yalnız bir insan, kendini çocuklarına çok az açabiliyor, kendisini ifade edebilmenin imkansız olduğunu söylüyor. "Aslında babam, gittikçe daha yalnız kalmak için gittikçe daha fazla insanla bir araya geliyor." (s. 26) Hastalarla bir araya gelmenin mantığıyla bir odaya kapanmanın mantığı aynı; birçok insan birçok uzaklık doğurur, uzaklıkları temellendirir, süreğenleşen uzaklığı sağlar, aradaki uzaklığı sabit tutmaya yarar, insanlar pek yakınlaşılacak gibi değildir, özellikle o coğrafyada. Gelinler kaynanalarını, damatlar kayınpederlerini, evlatlar ebeveyni, ebeveyn evlatlarını öldürmek ister, doktor aralarında kalır ve her şeye şahit olur, kusursuz bir uzaklaşma sağlar bu. Odada tek bir sestir bu, toplumda karmaşanın sesi. Kendi çocuklarının sesini diğerlerininkinden ayırmak mümkün değil, oğlunun yirmi bir yaşında olmasından, kızının sonsuz öfkesinden dehşete düşüyor doktor, onları tanımıyor. Onlar da babalarını tanımıyor. "Bu kadar zamandır birlikte yaşıyor ve birbirimizi tanımıyoruz." (s. 37) Bu öyle büyük bir umutsuzluğa yol açar ki insan kaçmak ister, her şeyi düzeltmenin bir yolu varsa bile uzaklaşmak, kendiyle kalmak ister, başkasıyla kalmak ister, daha az bilinmeyene sahip biriyle. Birini asla tamamıyla tanıyamayacak olmanın bilinciyle kurarız, birlikte yaşadıklarımızı kurarız ve sonra parçaları birer birer değiştirmeye başlarlar, sonra her şey yerle bir olur. İnsan olmanın acısı bu noktada yükselir, insan olmanın acısı ne olursa olsun devam etmektir. Geçmişe takılı kalmak değil, geleceğin gelmesini beklemek değil, şimdide süren yenilgiyi peşte sürüklemektir, diğer acılar bunun türevleridir. Bu türevlerden insanlık doğar, Bernhard'ın anlatısı bu türevlerin dile getirilişinden başka bir şey değildir. Diğer metinlerine kapılar açar Bernhard, doktor hastalarını gezdikçe metinlerini yazıp yazıp yok eden bir adamı tanırız, adamı önceden de tanırdık, bir anlatıda odaktı. Ressam bir hasta, onu da bildik. Ölümünden sonra pek kimse tarafından hatırlanmayacak ama çizimleri akıldan çıkacak gibi değil, tamamen gerçek. Gerçekliğin ötesine geçen bir gerçekçiliğe sahip. Gerçeküstü. Bernhard bir röportajında diyordu, gerçeküstü gerçekten daha gerçektir. Kurmaca, gerçekten gerçektir. Gerçeklik algımı yitirdiğim noktada bu sözü sürekli hatırlıyorum, yaşadıklarımı öykülere dönüştürüyorum ve onlardan kurtuluyorum, öyküye dönüşen insanlara yazdıklarımı okutuyorum ve kızıyorlar, çok gerçekmiş her şey, bu kadar gerçek kılmamalıymışım bazı şeyleri, hatta silmeliymişim. Diyorum ki, "Bakın, ben kendi ailemi de yazdım ve ne tepki vereceklerini bilmiyorum, ailenin yıllardır konuşulmayan sırlarını ortaya döktüm, birileri mutlaka bana çok kızacak, abim kızacak, annem kızacak. Knausgaard'ın ailesiyle davalık olması gibi bir durumun yaşanacağını sanmam ama neden olmasın, babamı yerin dibine soktuğum öyküyü okursa babam, zaten evlatlıktan da reddetti, dava açabilir çünkü beş parasız. Parçalara ayırmışım kendimi, neyim varsa ortalığa dökmüşüm, sizi neden dinleyeceğim? Sizi dinledim de ne oldu? Bundan böyle istemediğim bir şeyi yapmayacağım ve istediğim her şeyi yapacağım. Belki de böyle bir şeydir erdemli olmak, en başta insanın kendine yalan söylememesidir." Kaç insanı parçalıyor doktor, Prens'e bir türlü gelemiyorum, erişemiyorum, Prens kalıyor ki asıl yıkım Prens ortaya çıkınca başlar ama o da okura kalsın, gücüm yine tükendi, Bernhard'ın metinlerine şöyle bir göz atmak, altını çizdiğim, çizgiler arasına aldığım, yıldızla işaretlediğim, ünlemlerle ünlettiğim, çemberlerle kapattığım, çarpılarla değillediğim, artılarla olumladığım, eksilerle eksilttiğim, sayılarla saydığım bölümlere şöyle bir bakmak bile dizlerimi yere değdiriyor, tükeniyorum, daha fazla bakmayacağım.
Yanıtla
5
13
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
George Orwell Arkadaşımdı
Alışamamanın getirdiği huzursuzlukların toplamına yaşam diyoruz. Buna katlanabilmek için de yeniyi arıyoruz, eskiyi unutamadan. Müthiş yorucu, her şeye rağmen bir o kadar güzel. Johnson'ın öykülerinde böyle bir birikmenin tortuları görülür. Zamanın sürüp gidişi, ayrıntıların anlatıda yavaş yavaş belirmesiyle ortaya çıkar. Tek bir bakış açısından, söz gelişi odamın penceresinden görüneni alalım, akışın içinde manzaraya birçok nesne girip çıkar. Yapraklar, otomobiller, ağlayan insanlar, gülenler, yürüyenler, koşanlar, konuşanlar, acıyla donanlar, görülecek bir sürü şey. Belleğin sürüp gitmesi, Johnson bu süreğenliği o kadar doğal bir şekilde kuruyor ki günlük hayatın gerçekliği beliriveriyor, çok şey olmasına rağmen hiçbir şey olmaması gibi bir duygu, nasıl anlatacağımı bilemiyorum ama öykülerin başlangıcı ve sonu dahil olmak üzere, yaşadığımız olayların başlaması ve bitmesi kadar sıradan, bu sıradanlığı yansıtabilmesi açısından olağanüstü. Yine Yüz Kitap'ın bastığı Belki Bu Defa, Belki Şimdi'den sonra yayınevinden çıkan en beğendiğim öyküler bunlar, her biri şahane.
Nirvana için Black Mirror bölümlerine benzerlik konusunda bir şeyler söylenebilir. Anlatıcı bir mucittir, iProjector diye bir zımbırtı icat edip suikasta uğramış bir başkanın hologramvari versiyonunu yaratır. Başkanın sanal ortamda gezinen her türlü bilgisini toplar ve alete aktarır, böylece insanlara yardımcı olmak ister, kendine de. Karısı Guillain-Barré Sendromu'ndan mustariptir, kasları beyinden gelen sinyallerden münezzehtir, isyan halindeki vücut hareket edemez, acıdan başka bir şey sunmaz ve kadını yaşamından bezdirir. Esrar kafası, alkol, hiçbir şey kadının acısını hafifletmez, gece gündüz dinlediği Nirvana ve Kurt Cobain hariç. Travmanın dibine vurmuştur, üfleyerek uzaklaştırmaya çalıştığı bir örümceğin saçlarının arasında kaybolmasına şahit olması bu durumu tetikledi muhtemelen. İntihar konusunda eşinin yardım sözünü alır, böyle bir şeye girişmeyeceğini söylese de kendi sınırına ulaşmak üzere olduğunu sezer ve verilen sözü eşine hatırlatıp durmaya başlar. Anlatıcı dayanamaz, Kurt Cobain'in hologramını yaratır, adamın acı sonuna ve şarkılarındaki boğuculuğa rağmen eşine iyi geldiğini düşündüğü için.
Otoyolda Google şeridi, drone yolu gibi pek çok detaya bakarak öykünün yakın bir gelecekte geçtiğini söyleyebiliriz. Başkanın herkes tarafından delice benimsenmesine bakarak travmatik bir toplum yapısından bahsedebiliriz; Ballard'ın sırf bu meseleyle alakalı başlı başına bir metni var, Monroe, Kennedy vs. gibi figürlerin ölümlerinin toplumun kolektif bilincini yıktığını, gerçeklikle kurmacanın birbirine girdiğini söyler Ballard. Hasta eş bu ikisini ayıran sınırın çok yakınındadır, anlatıcının yapabileceği tek şey gerçekken kurmacalaştırılmış bir figürü tekrar kurmaca haline getirmek. Kadının acısını görmezden gelmesini sağlamak için gerçekliği çarpıtmaktan başka bir şansı yok. "Here we are now! Entertain us!" ve "All in all is all we all are."
Anonim Kasırgalar, doğal felaketler insanların kendi felaketleriyle birleştiği zaman sıkı kararlar alınabildiğini gösteren bir öykü. Nispeten güncel; Katrina Kasırgası'nın hemen ardında, yıkıntıların arasında birkaç insanın yaşamlarını sürdürme çabaları ve farklı yönlere sapmalarını, yaşamlarını birleştirip ayırmalarını anlatıyor. Çocuklarını terk edip giden, köprüden aşağı atarak ölmelerine sebep olan anneler, her şeye rağmen sevdiği adamların yanında yer alan kadınlar, karar verme anı geldiğinde ortadan kaybolan ve sorumluluk alıp en iyisini umarak harekete geçen erkekler, yıkık evler, yıkık köprüler, parçalarını bir araya getirmeye çalışan ruhlar, bir kasırga panoramasında mücadele. Nonc nam Cajun merkezde. Nasıl bir insanla muhatap olacağımızı bilelim; hayatındaki onca probleme bir de fırtına binmiştir ama onun için değişen bir şey olmamıştır pek. "Sadece olaylardır bunlar. İşin doğrusu, kasırga Nonc'un hayatını azıcık bile olsun değiştirmedi." (s. 49)
İlginç Bir Bilgi konusunda kimin geride kaldığı tartışılabilir; kanserden ölmekte olan ve öldüğünü fark eden kadının eşiyle olan hesaplaşması, ölümünden sonra yaşamaya devam eder gibi anlatması bir şey, her şeyin olup bittiği dünyada kalanların kayıplardan, değişimlerden çabuk sıyrılmaları başka bir şey. Kadının çocukları ve babası bir süre yas tutsalar da her şey olağan haline geri dönüyor, boşluk bir şekilde doluyor. Dünyanın uğultusu geri geliyor, her ne olursa olsun geri geliyor, yoksunluğu duyulan şeyleri yavaş yavaş silmek için. Bir bahçenin yoksunluğu uğultuda yeni bir sokağın sakinliğine dönüşüyor. Geride kalan dedim, acaba kent de benim aklımda geziniyor mudur? Şeylerle olan ilişkimizin iki taraflı olduğunu düşünmek beni her zaman tedirgin ediyor, bir yandan rahatlatıyor da. Bir nesnenin fark etmediğim tepkisini var saymanın yanında, baktığım zaman göremediğim bir şeyin beni gördüğünü düşünmek, bunu insanlığın bir seviyesi olarak göresim var. Akıl hastası olmadığımı varsayıyorum. Yok be, değilimdir. Yanımdaki kişisel meleğim de öyle söylüyor.
Kadın. Kocası bir yazar, Pulitzer ödüllü. Kendisi de yazar ama metinleri basılmamış. Kocasının kendisinden çaldığı bir fikri fark etmek, kocasının başka kadınlarla görüşmeye başladığını görmek, çocuklarının yaşamlarını sürdürdüklerine şahit olmak, ilginç bilgilerle dolmak ve bu bilgiler sayesinde yaşamak, bir filin bir ağaca kaç dakikada çıkacağının istatistiksel bilgisiyle yaşamak örneğin, dünyaya dair bilinecek ne varsa bilmeye çalışmak belki de kadının hâlâ buralarda olmasının sebebidir. Tamamlanmamış işleri olanların gidemedikleri söylenir, belki de daha fazlasını görmek istemek, gitmemek için yeterlidir. Kocanın dediğine göre annelerin işi hiçbir zaman bitmezmiş, o halde Çinlilerin inandığı şey doğru; hayaletlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz.
Son üç öyküyü bırakıyorum, en iyileri.
Adam Johnson'ın öykülerinden çıkarılacak malzeme çok fazla, teknik de. Yazanlar, yazmaya çalışanlar mutlaka okumalı. İyi bir şeyler okumak isteyenler de okumalı. Okunsa ne güzel olur.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Avunamayanlar
Yarım kalanların kırkyamalığını biliyorum, öyle bitmek isterler ki ilgisiz parçaları çekerler. Ucubelikle tamamlanmışlık arasında bir yer, bir kent. Ishiguro mekânı kurdu. Parçalar başka zamanlara ait olabilir, yine de eklemlenir, çizgisel akışın iki ucu birbirine geçebilir. Cenin pozisyonunda uyumanın rahatlatıcılığı. Karışan zaman. Uzamı böyle kurdu Ishiguro, iki dakikalık bir diyaloğun saatlere yayılması, bir kapıdan geçince kentin öbür ucuna çıkılması, kapıların aslında orada bulunmayan, bulunmaması gereken mekânlara açılması karmaşık zihin yapısına o kadar uygun ki bu konuda farkındalığı olan insan hiçbir şekilde garipsemiyor bu geçişleri. Yorumlara baktığım zaman bu kurguyu mantıksız, anlamsız ve saçma bulup metni olumsuz bir şekilde eleştiren çok sayıda insanın tek bir düzlemde ilerlemek istediklerini fark ettim. Günden Kalanlar veya Beni Asla Bırakma onlar için yeterli, ötesi için pek de olumlu düşünmüyorlar. Oysa anlatılar insana bunu da yapar; kendi algılarının dışında bir dünya olduğunu ve bu dünyanın aslında çok da dışarıda olmadığını sezdirir. Fiziksel olarak tek bir frekansın, titreşimin sonucu olabiliriz ama fiziği tanımladıktan ve nispeten çözümledikten sonra metafiziğe göre kendimizi yeniden konumlandırmamız gerekir, tabii böyle bir kaygımız varsa. Yoksa bu metin pek de hoş değildir. Varsa, işte o zaman Ishiguro'nun yaptığı şey karşısında ceketimizin düğmelerini iliklememiz gerekir, zira avunamamanın açtığı yara bundan daha başarılı bir şekilde anlatılamazdı. Anlatılabilirdi, bu yarım kalmışlık en az Ishiguro kadar incelikli bir yazar tarafından ele alınsaydı.
Yarım kalanların kırkyamalığını biliyorum, onu bir daha hiç göremeyecekseniz -Gülten Akın'dan çarpayım- acının eşiği aşılmıştır. Onsuz bir öğleden sonrasının nasıl geçireceğinizi bilmiyorsanız, onunla tanışmadan önce ne yaptığınızı hatırlamıyorsanız olduğunuz yere çökün ve ağırlığı hissedin. Bir alternatif; durmadan hareket edin, her şey hızla geride kalsın, insanları ve nesneleri ıskalayın. Ishiguro, Ryder'ı kurduğunda bu bitmez yolculuğunu arayışta temellendirmiştir mesela. Ryder sıkı bir piyanisttir, geldiği kentte konser verecektir ve kentin insanlarını onurlandıracaktır ama otelin sahibinden orkestra şefine kadar hemen herkesin kendisinden bir talebi vardır. Otel taşıyıcıları hakkında birkaç söz söylemek, otel sahibinin eşinin elindeki, kendisiyle ilgili haber kupürlerinin yer aldığı albümleri imzalamak, birileriyle birileri hakkında konuşmak, bir sürü iş. Bu işler birikir ve Ryder bir türlü prova yapamaz, annesiyle babasının geleceğini öğrenince gerekli ayarlamalarla uğraşmak ister ama hemen hiç zamanı kalmaz. Kendi problemleri için yaratabileceği bir zaman yoktur, bir de kentin çarpık kuruluşundaki fiziksel engeller sürekli karşısına çıkar. Otele dönmek istediği zaman kubbeyi takip eder ama girişe açılan yol duvarla kaplıdır, başka bir yerden dönmek zorundadır ama yolu bilmez. Her çıkmazda karşısına tanıdığı biri çıkar ve onu bambaşka yerlere sürükler. Ryder boş bir sayfadır, hayatına dair pek az şey hatırlar ki Ishiguro bu unutma anlarına kısacık değinir ve sahneyi değiştirir, her olayın ardından bir olay gelir, sürükleniş sürer. Ryder yavaş yavaş kendini kurmaya/kurulmaya başlar. Zaman etrafındaki dünyaya göre biçimlenir; normalde iki veya üç günlüğüne kentte kalacakken yaşanan olayların çarpıttığı zaman, süreyi korkunç ölçüde kısaltıp uzatır. Ryder uyuyup uyandığı zaman çok kısa bir sürenin geçmiş olduğunu fark eder, sonlara doğru resitalini verecekken gecenin sürdüğünü düşünür, gökyüzüne bakar ve sabahın ilk ışıklarını gördüğünü sanır, bundan da emin olamaz. Ishiguro'nun çok klas bir tekniği vardır, karmaşık bir zaman örgüsünü onca insanın yaşamında herhangi bir defo yaratmadan oluşturur. Şudur; biçimlenen bir adamın kendi yeteneğinden başka bir şeyi hatırlamaması, dünyanın koca bir kurmacadan ibaret olduğunu imler.
Yarım kalanların kırkyamalığı, bunu herkes bilir. Ben bir şey anlatırım, anlattığım kişide onun karşılığı varsa uyum sağlanır ama bundan hiçbir zaman emin olamam, ne kadar yakınlık duyulursa duyulsun. Ishiguro'nun bu öz tanınmama meselesini bir karakteri birçok karaktere dağıtması şeklinde düşünüyorum. Ryder, annesiyle babasının konser salonuna geleceğini hemen herkese söyler ve otelin yöneticisinden gerekenin yapılmasını ister ama sonradan öğreniriz ki bu sadece bir temennidir, anneyle baba konsere gelmeyecektir. Ryder onların gelmesini neden ister? Kabul edilmek için? Bir şey yapabildiğini ispatlamak için? Burada Stephan'a geliyorum, Stephan çok yetenekli bir çocuk, otelin yöneticisi Hoffmanların evladı. Bu yetenekli eleman müthiş bir dinleti sunar ama annesiyle babasına göre "kentin katlanmak zorunda kaldığı" bir sanatçıdır, kısaca iyi çalamaz. Stephan'ın hayal kırıklığını, kabul edilme isteğini Ryder'ın bir parçası olarak düşünmeli miyim? Özellikle kendisinden talep edilen onca şeyi ya zamansızlıktan, ya isteksizlikten yerine getirmeyen Ryder'ın bir tek Stephan'ın isteğini yerine getirmesine, çocuğun çaldığı eseri yarım yamalak da olsa dinlemiş olmasına dayansam? Kentlilerin müthiş bir yetenek sahibi ve müthiş bir ayyaş olarak görüp aşağılamaya başladığı Brodsky'nin Bayan Collins'le olan uzatmalı ilişkisini, Bayan Collins'in Brodsky'yi yıllar önce terk ettikten sonra bir daha geri dönmemesini Ryder'la -sonradan eşi veya çocuğunun annesi olduğu anlaşılan- Sophie'yle olan ilişkisiyle paralel götürsem? Brodsky, Ryder'ın yaşlanmış versiyonu olabilir, ikisi de yaşlı ama bu şekilde de alternatif yaşamlar yaratılabilir. Ryder bir sanatçı olduğunu ve durmadan seyahat etmek zorunda kalacağını söylerken oğlu Boris'i ve Boris'in annesi Sophie'yi daima hayal kırıklığına uğratır, çocuğun mutsuzluğunu görmez, hatta onu bir kafe köşesinde saatlerce beklettiği olur. Sophie de aynı şekilde mutsuzdur, öyleyse terk edilmesi doğal, Brodsky'ye dönüşmesi de. Buna benzer pek çok örnek var ve karakterleri birbirinden ayıramamaya sebep oluyor; her birinde bir diğerine dair acılar, umutlar, envai çeşit duygu var. İnsan birdir, özetin özeti bu. Herkes bilir mi? Bence çok derinlerde bir yerde bilir. Pek de farklı şeyler yaşamıyoruz ama içimizde bambaşka bir şeye dönüşüyor yaşananlar.
Toparlamaya çalışıp toparlayamayacağım; neden kimse avunamıyor? "'Soğuk, yalnız bir kent olmaya niye razı olmuyoruz ki?'" (s. 113) Herkesin elinde çabalamak için yeterince değerli bir sebep var ama bu sebep kişiselliğin içinde kayboluyor, anlamı karşıdakine ulaşamıyor. İki düşünce; çabaladığımız şeyleri ne kadar istiyoruz ve onlar için ne ölçüde ödün vermeliyiz? İnsan gideceği veya elindekini bırakacağı zamanı nasıl bilebilir? Bu kent donuk, sanki kimse hiçbir şey bilmiyor, hiç kimsenin -söylenen onca tumturaklı sözün aksine- yaşamakla ilgili bir fikri yok ve gündeliğin içinde kaybolmuş herkes, bu dünya da bir nevi distopya, yaşam algısını simgelediğini düşündüğüm zaman ne olursa olsun distopyadan kaçılamayacağı fikriyle çarpışıyorum. Ishiguro'nun Nobel'i kazandıktan sonra komitenin eserleriyle ilgili yaptığı değerlendirmeyi düşününce her şey yerine oturuyor: Anlamlı olduğu düşünülen ilişkilerin altında koca bir boşluğun uğultusu. Bu uğultu sözcüklere dökülebilir; Ishiguro'nun dalgasını geçtiğine emin olduğum İngiliz kibarlığı, bu kibarlığın diyaloğa yansıması o kadar görev icabı ve anlamsız ki söylenecek olan asıl önemli şeyler bile bu goy goyun arasında kaynayıp gidiyor. Abartayım, kibarlığı uzatan karakterlerin kafasını sopayla yarmak istiyorsunuz. Bu işte, herkes herkesin sözcüklerini alıyor ve kendine yontuyor ama elde kalan bir şey yok, aslında hiçbir zaman iletişilememişti. Korkunç bir dünya, okuduğum en korkunç dünya tasviri. Sürreal ve bu yüzden olabildiğince gerçek, aslında camdan baktığımızda görülenlerden başka bir şey yok bu metinde. Gerçeğin bu boyutunu yansıtan çok az eser olduğuna inanıyorum, burada akıl almaz bir basitlik var: kodlar her zaman uyum içinde var olacak diye bir kaide yok. Dünyayı biçimleyen bilmediğimiz etkenleri devre dışı bıraktığımızda düz çizgiye ulaşabiliriz, onun dışında küçücük de olsa bir pırıltıya/travmaya/her neyseye sahipsek ayaklarımız yerden kesilir.
Yerden kesilmenin deli ayrıntılı anlatısı. Zor bir metin olduğu için kolay okura hitap etmiyor. Ellerinizden öper.
Yanıtla
7
5
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
En Eski Yüz
Ben dile tutuldum sanırım, gündeliğin en olağan hareketleri bile Buzluk'un sözcükleriyle şiirleşir, çağrışımlarla tek bir hareket olmaktan çıkıp birçok duyguyu taşımaya başlar. Bir kuşun çırptığı kanadı pes sesli bir başka kuşa bağlar Buzluk, denizle nehri bir kılar, daha da neye benzeteyim bilemiyorum ama benzerliğe de gelmez, ona özgüdür. Ödüllüdür de; üç kitabı üç farklı ödül almıştır. Bir arkadaşım ilk iki kitabının çok daha iyi olduğunu söyledi, onları da gözden geçireceğim.

Öyküler insanların kaybettikleri şeyleri eğip bükerek acıyı nasıl benimsediklerini yansıtır biraz, örneğin bir insanı devlet elden alır, yok eder. Yaşanmıştır ve yaşanacaktır bu, insanların bununla nasıl baş ettikleri, baş edip edemedikleri, mesele budur. Basit insanların basit kötülükleri vardır ve kötülük en saf halinde bir dinişsiz yokluğa sebep olur. İnsanlar acılarını hep başka bir şeye çevirmeye çalışırlar, katlanabilmek için. Buzluk'un öykülerinde bu başkalık bir dünya olarak ortaya çıkabilir, dolmuştan uzak bir zamanın hatıralarına inilebilir, istikamet belliyken trenlerden inilip kuytu bir ormana girilebilir, mücadelenin yaratıcılığı öykülerin başrolündedir.

Bütün öykülerde başka acılar, başka masallar var. Hepsinin çok iyi olduğunu söyleyebilirim. Kurmaca dünya iyi, karakterler iyi, öykünün tamamı boyunca süren kurulum iyi, her şey iyi. Buzluk iyi bir öykücü.
Yanıtla
2
6
Destekliyorum 
Bildir