Türkiye Yazarlar Birliğince 2013 Yılı En İyi Romanı Ödülüne layık görülen kitap kendi kulvarında büyük bir aralığı kapatıyor. Memleketimizde doğu-batı zıtlaşması üzerine yazıp çizme çok olmuştur, fakat cumhuriyetin bidayetinde okur-yazar takımından olup da inkılaplar aleyhine sesini yükselten, hele böyle ciddi edebi eserlerde ana mevzu olarak söz söyleyen pek kimse çıkmamıştır.
Efendim çerçeve şu şekilde: Yazar, Galip Tahiroğlu isimli birinin defterlerini keşfediyor. Bu defterlerde, aydın, şehirli ve muhafazakar bir sanatseverin gözüyle 1920’li 30’lu yıllardaki inkılap maceramızın cinnet derecesinde kültür tahribatı furyasına dönüştüğü günleri anlatılıyor. Galibin bahsettiği vakalar gerçek, düşüp kalktığı kişiler o kadar meşhur ve kitabın tahkiki o denli sağlam ki kendisi kurgusal bir karakter olduğu halde hakikatmiş zannedilebiliyor. Galip Darülfünundan kadro dışı bırakılmış, Tanburi Cemil Bey’in bir tercüme-i halinin yazmak isterken yaşadığı devrin İstanbulunda hemen hemen bütün sanatkarlarla hemhal bir karakter olarak Mes’ud Cemil, Florinalı Nazım, Yahya Kemal, Peyami Safa, Refik (Fersan) Bey, Abdülbaki (Baykara) Dede, Necip Fazıl, Hüseyin Nihal (Atsız), Ahmed Hamdi (Tanpınar) gibi pek çok isimle karşılaşıyor. Geçmiş İstanbul yangınları sahneleri içinde Şeyh Galib, İsmail Dede Efendi, Vardakosta Ahmed Ağa, Sultan Abdülhamid-i Evvel gibi tarihi simalarla alakalı hikayeler yazıyor. Tabii ki bir sevgilisi var, şiirler inşad ediyor.
Eğer edebiyatla, musikiyle, tarihe alakalı iseniz, hele Tanpınar’ın Huzur’undan hoşlanıyorsanız kitap tam size göre. Beşir Ayvazoğlu’nun evvelki kitaplarına aşinalığınız varsa satırlarında sıkça onlara atıf yapıldığını fark ediyorsunuz. Zannediyorum Ayvazoğlu evvelki biyografik kitapları üzerinde çalışırken Ateş Denizi’nin hatlarını da zihninde işlemiş ki bu kitapta o malzemeleri bolca kullandığı müşahede ediliyor. O derece ki bir sanat tarihi kitabı okuyor gibi oluyorsunuz. Sanat içinde sanat!
Kitabın sonundaki açıklamalar ve devrin neşriyatından iktibaslar kısmı bilgi verme faydasının yanında hikayenin etkileyiciliğini de artırıyor. Bu kısımda mesela Adam Yalvaç (peygamber)in uçmağda Türkçeden başka dil bilmediğini, Türkata (Tanrı)nın Atatürkü kendi özünden yarattığını, bu devirde neden hala Müslüman bayramlarının kutlandığını ve saireye dair günlük gazetelerde çıkan yazıları okuyorsunuz. Kimi zaman “yok artık, bu da mı söylenmiş” diyorsunuz. Ufkunuz açılıyor ve “ bu da olmuş” diyerek bugün bile pek çok mecrada hükümferma olan, okullarda ders diye okutulan inkılap garipliklerine dair farklı bakış açıları keşfediyorsunuz.