Romanın yazılış aşamalarını Manzaradan Parçalar'da bulabilirsiniz, ayrıntılarıyla anlatılıyor. Bir iki şey haricinde bu kısmı geçek.
Öncelikle bu romanın bir "oyun" olduğunu unutmamak gerekiyor, Pamuk'un hayatına yedirilmiş bir oyun. Gençliğinde ressam olmak isteyen ve bütün zamanını buna ayırıp üniversiteye gelince hayallerini bir anda değiştirmek zorunda kalan yazarın gençlik hayallerinde ve o yılların keyif dolu anlarında yer etmiş büyük mutluluklar, romanın kaynağı. Böyle mutluluklara Pamuk'un diğer romanlarında da rastlamak mümkün, Sessiz Ev'i düşünürsek her bir karakterin beklentisi farklıydı. Yeni Hayat bir yolculuğun romanıydı, yolculukların kendine has bir burukluğu olsa da mutsuzluğundan bahsedemeyiz. Kısaca Pamuk'un romanlarında hiçbir zaman tamamen batmış bir insana rastlamazsınız. Burada da rastlamazsınız. Sebebi, romanın ortaya çıkış sebepleriyle aynı: Unutulmaya yakın bir mutluluğu canlandırma çabası ve oyun oynama ihtiyacı.
Oyunu, romanın kurulduğu dünyada aramak gerekiyor. Pamuk anlatmış; yıllar süren araştırmalar, binlerce minyatürün incelenmesi, daha bir sürü ayrıntı. 1591'deki bir şehre, meydanlara sokaklara, evlere, odalara, mutfaklara, mutfaklardaki tabak çanağa ve yiyeceklere dair ne varsa Pamuk'un zahmetli araştırmalarının ürünü. Hatta söylediğine göre romanı yazmaya bir türlü başlayamamasının sebebi de doymak bilmez araştırma açlığı. Burada ilginç bir nokta, yazarın daha çok Batılı gezginlerin seyahatnamelerinden faydalanması. Kendisi British Museum'da bir deryaya düşüyor, kitapların arasında bir oraya bir buraya saldırıyor ve orada canımız, canısı, pek sevdiğimiz Mario Vargas Llosa'yı görüyor. Neyse, bu seyahatnamelerin bence şöyle bir etkisi olmuştur ki misal Edmondo De Amicis'in İstanbul'una baktığımızda, sanki büyülü gerçekçiliğin kralıymış gibi gelir. 1800'lerde böyle bir İstanbul var, kim bilir 1600'lerde nasıldı. Büyülü bir alemi dolaşan Batılıların izlenimleri, ister istemez Pamuk'un kurduğu dünyayı ve karakterden karaktere dolaştırdığı anlatıcının üslubunu değiştirmiştir. Sanıyorum.
Anlatıcının ağız değiştirmesinin hiçbir fark yaratmadığından şikayetçiydi bir arkadaşım. Yani bizim Kara nasıl konuşuyorsa, Leylek de öyle konuşuyormuş. Sadece anlatıcının değişmesi, karakterin değişimini yansıtmaya yetmiyormuş ama Pamuk'un öyle bir kaygısı olmadığı çok belli. Aslında tek bir anlatıcının varlığını seziyorum ben; her bölümün başında anlatıcıların adı verilirken bölümlerin, dolayısıyla anlatıcıların tümüne kitabın adı vasıtasıyla Benim Adım Kırmızı denmesi mesela, gayet mümkün.
Padişahın emriyle Enişte Bey'in hazırlaması gereken bir kitap var ve bunu dört usta nakkaş işleyecek: Zeytin, Leylek, Kelebek ve Zarif Efendi. Zarif Efendi daha başta öldürülüyor ve bunun ucu Nusret Hoca'ya dayanıyor. Nusret Hoca, memleketin kötüye gidişini dinden sapılmasına bağlayan kuvvetli bir zat, roman boyunca kendisiyle hiç karşılaşmayacağız ama her sayfada gücünün farkına varacağız, zira nakkaşlar arasında yayılmasından korkulan resim sanatına düşman biri. Buradan da Doğu-Batı konusuna geliyoruz. Denebilir ki Beyaz Kale'deki "ben sen miyim, ben kimim, burası neresi, neresiydi doğu, batı neydi, biz ne olduk, neler oluyor" fikrinin yansıması, Benim Adım Kırmızı'daki nakkaşların dünyasına gizlenmiştir.
Son olarak, kaybolan bir sanata ağıttır bu roman. Manzaradan Parçalar'da Pamuk şey diyor, işte, bu roman kaybolmuş bir güzelliğin izinin sürülmesidir, zira kök salacak kadar bir mazisi olmadı ve Batı da resim sanatında gümbür gümbür geliyor. Enişte Bey'e söyletiliyor ki zamanla minyatür geleneği kaybolacak, üstatlar unutulacak, Batı'nın resimleri ve sanatı baskın olacak. Gerçekten öyle, kendi adıma konuşmam gerekirse küçük adamların, aynı yüzlerin resmedilmesiydi minyatür, felsefesini hiç bilmiyordum. Köklü kültür olayı romanda da mevcut, Katil'in ağzından duyduğumuza göre resim baskın olunca nakkaşlar unutulacak, çünkü Batı yüzyıllardır bu sanatla uğraşıyor, oysa Doğu'da bırakın uğraşmayı, yasaklanmış.
Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk’un en iyimser ve renkli romanım dediği romanı. Gerçekten de öyle olduğunu gösteriyor.
Bizi kitabın girişinde bir cinayet karşılıyor. Birinci tekil şahıs ile her şahsın kendi kendini konuşturduğu romanda, cinayetin en baştan belli olup ilerleyen zamanlarda çözülecek bir bilmeceye kapı açması, insanı kitabın içine çeken en büyük etken diyebilirim. 1590 yılında yaşanan 9 gün süren bir bilmeceler silsilesinin içine giriyoruz. Osmanlı nakkaşlarının, altın varakların, rahlelerin, fırçaların, eşlerin, kocaların ve ölümün, birbirine birer minyatür resminin parçaları gibi karışarak karşımızda oluşuna bakıyoruz.
Kitabın uzun çalışmalar sonucu ortaya çıkmış olduğu, tüm sayfalara yedirilmiş olan 1590 yılındaki yaşamı gerçek gözlerle izleyişimizden belli oluyor. Sadece somut şeylere değil o yıllarda aşkın, şehvetin, sevginin nelere nasıl yansıdığını da hissedebiliyoruz. Fakat yazarın sivri noktalara yerleştirmiş olduğu şehevi yorumların bazen dikkati dağıtmak için yaptığını düşündüğümü de saklayamam.
Orhan Pamuk 4 yıllık ciddi bir çalışmayla; annesinin verdiği belgeleri ve 15 yıl hevesle yaşadığı ressamlık aşkını bir araya getirerek, bu ince ince nakşedilmiş eseri bizlere sunuyor. Uzun çalışmaların kitaba yansımasını hem gündelik yaşamda hem de insanların bakış açılarında hissedebiliyoruz. Yazar tarihi bir romanı bizlere her karakterin gözünden anlatmanın zorluğunu gösterdikten sonra, bunu başarmış olabilmesinin hünerliliğini de takdir etmek gerekiyor.
Tarihin, sanatın, aşkın, ölümün iç içe olduğun bir roman. Kendinizi bir minyatür meclisinin detaylarına bakarken hissedebilir ve uzun soluklu bu romanda kendi iç düşüncelerinizi de görebilirsiniz.
Benim Adım Kırmızı'yı, tarihsel üstkurmaca, üstkurmaca ve postmodern polisiyenin bir arada yer alışı, onun üzerinde çoklu anlatıcı kullanımı, yalnızca dokuz günde geçmesine rağmen sanki çok daha uzun bir süreyi anlatmışçasına kapsamlı olması, resim ve minyatür sanatı üstünden batı - doğu arasındaki düşünce yapısı farklarını tartışmaya açması gibi nedenlerle yazarın en katmanlı romanı olarak nitelendirebilirim. Çoklu anlatıcıyı daha önce Sessiz Ev romanında da kullanan yazar, bu sefer çok daha özel bir işe girişiyor. İlk bölümden itibaren ölü anlatıcı kullanımı, eşyanın, imgenin ve hayvanların anlatıcı olarak yer alması, yazarın kendisinin, annesinin ve abisinin -ismen de olsa- kurmaca karakter olarak metinde etkin şekilde bulunmasıyla bu romanın ne kadar değerli olduğunu görebiliyoruz. Bunun yanı sıra daha önce Beyaz Kale romanında tarihsel üstkurmacaya yönelen yazar, Benim Adım Kırmızı'da tasarladığı katmanlı anlatıyla bunu da çok daha ileri bir noktaya götürüyor.
Orhan Pamuk’un en çok dile çevrilen, en çok satan, en çok ödül alan kitabı ve edebiyatımızın en iyi postmodern örneklerinden biri.
Kitabın sonundaki Orhan Pamuk un son sözü çok hoşuma gitti. Kitabı okurken 6 sene araştırılarak yazıldığını anlayabiliyoruz. Öyle detaylar var ki gerçekten nakkaşhanede yetişen biri yazmış gibi.
Sözün özü çok iyi bir kitap bence. Sadece kafanızın dinç olduğu bir dönemde okumanızı tavsiye ederim.
"Ölüler aleminde gövdesiz bir ruh nasıl gerçek bir mutluluk sebebiyse yaşayanlar arasında da en büyük mutluluğun ruhsuz bir gövde olacağını ne yazık ki kimse ölmeden anlayamıyor."
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Benim Adım Kırmızı, beni bir sanat tarihçisi kadar ağırbaşlı, bir dedektif kadar uykusuz bırakan o meşhur "kim vurdu" labirenti... 16. yüzyıl İstanbul’unun karlı sokaklarında katil ararken; bizzat bir "Ağaç" ve bir "Altın Para" tarafından sorguya çekilmek, zihinsel dengelerimle ufak bir oyun oynadı.
Orhan Pamuk öyle bir dünya kurmuş ki; bir yanda Doğu-Batı felsefesinin dibine vururken, diğer yanda Şeküre’nin kimi seçeceği mevzusu beni mahalle teyzelerinden daha çok gerdi. Nakkaşların "Kör olsam da şu minyatürü ezbere çizsem" hırsını gördükçe, fırçayı elime alıp "Tamam, atın bacağını ben çizerim, yeter ki şu cinayeti çözün!" diyesim geldi.
Kitabı kapattığımda anladım ki; üslup dediğimiz şey, insanın kendi kusurlarını "sanat" diye yutturabilme becerisiymiş. Kabul edelim; hepimiz o kadar felsefe arasında aslında gizli gizli Şeküre’nin aşk trafiğini takip ettik. Sonuçta nakkaşlığın karası bir yana, magazin her zaman daha kırmızı!
üzerinde özenle ve uzun zaman çalışılmış tarihi bir roman. Yazar kitabında “Sigarayı hemen bıraktıktan sonra yazmaya başladığım romanın hepsini tek bir sigara içmeden ve baştan sona İstanbul’da elle, dolmakalemle yazdım” diyor. Kitap için çok uzun araştırmalar yapmış. Özenle ve titizlikle hazırladığı da kullandığı jargondan ayan beyan ortada.
Roman 16. yüzyil Osmanlı’sında, minyatür ustalarının dünyasında geçiyor. Kitap bir ölünün size seslenmesiyle başlıyor. Hikayeyi başlatan bu ölü, katilinin bulunmasını kuyuda bekleyen bir nakkaş. Kitap boyunca her bölüm okura farklı bir "ses"ten anlatılıyor:bir nakkaş, bir köpek, bir ağaç,bir renk(kırmızı), ölü bir adam ya da bir kadın… Bu da romandaki sanat, inanç, gelenek gibi konuların daha canlı bir halde anlatılmasını sağlamış.
Emek emek işlenmiş bir eser. Orhan Pamuk’un neden unutulmaz bir yazar olduğunu anlatmak için bir kitap önermem gerekse kesinlikle Benim Adım Kırmızı eserini önerirdim. Okura tarih sosyoloji okuryazarlığı için de heveslendiren eser kolay anlaşılır olmadığı gibi kolay unutulacak bir eser de değildir.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çok iyi araştırıldığı belli olan iyi bir roman. Okurken gözünüzde canlanıyor, o döneme götürüyor insanı. Ayrıntılar çok ince düşünülmüş. Keyifle okudum..
Roman diye okuyanlara eyvallah, öyle de çok değerli bir eser. Ama benim için bulunmaz bir kişisel gelişim kitabı. Nefis terbiyesi üzerine süper saptamalar. Üstelik edebi bir üslupla. Daha ne isterim.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Orhan Pamuk'un "en renkli ve en iyimser romanı" dediği Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında İstanbul’da geçen, Doğu ile Batı’nın dünyayı görme biçimlerini, aşkı, ölümü ve resim sanatını keşfeden bir tarihi roman. Eski Osmanlı minyatür sanatçıları ve onların yaşamları etrafında dönen öyküde, bir cinayet ve şehvetle dolu bir aşk hikâyesi yer alıyor. Şeküre’nin yeni bir koca arayışı, saray nakkaşlarının tehlikeli resim yapma süreci ve aşk, sanat, ölüm arasındaki derin bağlantılar, romanın ana temasını oluşturuyor. Kitap, bir yanda unutulmuş resim sanatına veda ederken, diğer yanda ölüm, sanat, ve insan ruhunun karmaşıklıklarını irdeliyor.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Önyargılı olduğum Orhan Pamuktan okuduğum ilk kitap. Cansız nesnelerin gözünden olayları anlatması başarılı olsa da kullandığı bel altı ifadeler rahatsız etti.
Hayran olmamak elde değil! Kurgusu, tarihi detayları, betimlemeleri muhteşem. Kendimi o yılda yaşıyormuş gibi hissettim okurken. Hele ki polisiye bir kurgu olması ve bir yandan katili bulmaya çalışmanız, hem polisiye hem edebiyat severler için muazzam bir detay.
Nasil bir hikaye ama! Postmodern bir yazar olarak Pamuk'un kitapları bana her zaman bir yatırım gibi geliyor. Zaman ve enerji harcamalısınız ve sadece kitaba odaklanmalısınız ki onu takip edebilesiniz.
Bunun nedeni karakterlerin arasına her şeyi koymuş olması, kişilikler arasında geçiş yapmak yepyeni ve heyecan verici bir yolculuktu.
Doğu ile batı arasındaki çatışma, sadece politikada değil sanatta da, bana çok şey düşündürdü. Ve beni köklerime, varlığından haberdar olmadığım yerlere götürdü. Bu kitabı yazdığı için çok mutluyum. Okuduğum için çok mutluyum. Mutlaka okunması gereken bir kitap!
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Döneme ait üzerinde çok iyi araştırma yapılmış bir kitap. O kadar çok detay veriyor ki kendinizi kitabın içinde gezinirken buluyorsunuz. Güzeldi okuması keyifliydi.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
orhan pamuk'un en ince ayrintiyi bile ustaca araştırarak kaleme aldığı bir başyapıt. nakkaslik ve minyatür sanati hakkinda verdiği bilgilere hayran kaliyorsunuz.