Albertine Kayıp / Kayıp Zamanın İzinde
Albertine Kayıp / Kayıp Zamanın İzinde

Kitapyurdu Fiyatı: 178,75TL

Ürüne Git
172Yorum
Mehmet Utku Yıldırım
Kitapkurdu
Dört bölüm, ilk bölümde Albertine'in bavullarını toplayıp gitmesiyle geride bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışan anlatıcının geçmiş-gelecek-aşk üçgeninde kendini kurasıya çektiği acıyı görüyoruz. Albertine'i türlü oyunla elinde tutmaya çalışan, hatta kadına tam anlamıyla sahip olmaya çalışan bir adamın diğer metinlerindeki sarmal anlatısı bu kez Albertine'in, sancıyla dolu bir şekilde sevilen bir kadının yaşamı nasıl biçimlendirdiğini gösteriyor. Uyanışlar, uykular, rüyalar, nesneler, sokaklar, insanlar, her şey Albertine'in yokluğunda tekrar bir araya geliyor ve bu kez bambaşka yüzlerle ortaya çıkıyorlar; her bir buhran yaşamın parçalarını tekrar yorumluyor ve farklı şekillerde birleşmelerini sağlıyor. Denebilir ki anlatıcının incelediği nesnenin -eşya, insan, her neyse- değişiminde o âna kadar anlattığı ne varsa değişen bakış açısıyla bambaşka bir biçimde belirir, zamanın akışında hiçbir şey aynı kalmaz, dostluklar bile ortadan kaybolur ki anlatıcının çok önem verdiği bir meseledir bu. Saint-Loup'un Rachel'den ayrıldıktan sonra -belki de önce, hatırlamıyorum ve uyduruyor olabilirim- erkeklere ilgi duymaya başlaması ve anlatıcıdan giderek uzaklaşması anlatıcının kalbini kırıyor, oysa Albertine'in gidişinden sonra Saint-Loup bir elçi olarak seçilmiş, Albertine'in yaşadığı muhitin civarına sefer yapmak üzere görevlendirilmişti. Anlatıcının has arkadaşıydı, Albertine'e yakalandığı zaman anlatıcı tarafından paylansa bile. İnsanlar gelip geçiyor, anlatıcı bunun farkında ve insanları kaybolmalarından önce bir noktaya sabitlemeye çalışıyor, her biri için yeri var, parlak hafızasının sivri köşelerini ayrıntılara indikçe perdahlayıp yer açıyor, alan yaratıyor. Bir daha böyle bir şey okuyamayacağım sanırım, sona yaklaştıkça daha ağır okumak istiyorum ama olmuyor, her seferinde üç sayfa daha, beş sayfa daha okurken buluyorum kendimi. Proust'a yakın, eh, Knausgaard var ama, yok, onda bu tadın yoğunluğu yok. Knausgaard'la bir kıyaslamaya girişirsem Proust sırf zamanın algılanışını irdelediği bölümlerle bile üstünlük sağlıyor, haksız bir rekabet olur. Yola çıkışlarındaki niyetin farklılığı da çok bariz; ikisinde de yetkin bir eser ortaya koyabilmenin çabası görülebiliyor ama Knausgaard öncesinde birkaç metnini yayımlatabilmiş zaten, başka kaygıları var, örneğin babasıyla olan meselesini en ince ayrıntısına kadar, babasının ölümünden sonrasını da ele alarak anlatıyor, baba probleminin yanında ailenin diğer üyeleriyle girdiği etkileşimleri de uzun uzun anlatıyor, daha "anlatımcı" bir şekilde. Proust'a bakarsak iç içe geçmiş meseleleri makul, kesin bir şekilde ayırabilmek zor. Hikâyenin en civcivli anında suya sıkılmış portakalı insanlarla olan ilişkilerinin tadına benzetmekten işi bambaşka bir yere götürebiliyor, uyandığı odanın duvarlarına yansıyan gölgelerden geçmişini anımsayıp geleceğine dair çıkarımlarda bulunabiliyor ki "geleceğe taşan bir geçmiş" tabiri yaşama dair, dolayısıyla zamana dair algılama biçimlerinden sadece biri. Proust yaşamını sayısız ögeyle "icat ediyor" diyorum, bunu da Sedat Demir'in önerisiyle okumaya başladığım Bizi "Biz" Yapan Hikâyeler'den çarparak söylüyorum. Hikâyelerin bireyi oluşturma aşamalarından bahsediliyor metinde, Proust'un ne yapmaya çalıştığını anlayabilmek konusunda çokça yardımı dokundu. Daha doğrusu bir hikâyenin Proust'un anlattığı gibi anlatılmasının arkasındaki itkileri daha iyi görebildim. Sanırım. Sonuçta bilginin açtığı bakış açıları bir yana, Proust'un bulduğu şeyleri bir araya getirme şeklinden büyülendim. Bitecek diye üzülüyorum, sanırım son cildi bir süre okumayacağım. Belki on beş günlük tatile kadar. Hatta tam doğum günümde, 24 Ocak'ta bitirsem manası çok derin olur. Saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar. Ne oluyor, Albertine gidiyor başta. Anlatıcı bu gidişin ardından yaşamını değiştirip değiştiremeyeceğine dair uzunca bir sorgulamaya girişiyor; Albertine'i geri getirebileceğini düşünüyor, kendi düşüncesindeki gelecekte bu ihtimal var ama geleceği belirleyen onca etkenin varlığı yaşamı istediği gibi biçimlendirememesinden korkmasına yol açıyor. Tipik bir determinizm incelemesi yok; mektuplar, anılar, insanlar işin içine giriyor ve seyir değiştirilmeye çalışılıyor. Yorucu bir çaba. "Zaten bu yeni yürek daralmasının çağrısıyla, çocukluğumdan beri yaşadığım bütün kaygılar hemen koşup gelmiş, onu pekiştirmiş, onunla bütünleşip beni boğan bir kütle oluşturmuştu." (s. 2506) Saint-Loup'nun yakalanmasından bahsetmiştim, Françoise'ın mutluluğu anlatıcının canını yakıyor ama bu vefalı uşak, yanında çalıştığı ailenin çıkarlarını düşündüğü için anlatıcı pek de kızamıyor ona. İş öyle bir boyutta ki anlatıcı büyükannesinden kalan mirasın beşte dördünü Albertine için harcadığını Françoise olmasa fark etmeyecek, gözü hiçbir şey görmez durumda. Serinin belki de en içe dönük cildi bu; anlatıcının dünyasını müthiş bir berraklıkla izleyebiliyoruz. Daha çok değişimler üzerine kafa patlatıyor, birkaç parçayı buraya alayım. Sevilen bir kadının kıskançlık duygusuyla kazandığı niteliklerin gerçekliğinden emin olup olmama konusunda hayal gücüyle kendisine anlatılanlar arasında kalıyor anlatıcı; örneğin Albertine'in yakın bir arkadaşının bir nevi itirafnamesi sayılabilecek bir konuşmada şüphelendiği pek çok şeyin doğru olduğunu görüyor anlatıcı, önceki ciltte gördüğümüz bazı olayların iç yüzünü öğreniyor ve geçmişi baştan kurmak zorunda kalıyor, bu sefer yeni bilgilerin ışığında bambaşka bir geçmiş, bambaşka bir Albertine ve bambaşka bir kendilik doğuyor. Bütün hikâyenin baştan düzenlenmesi demek bu; birlikte gidilen yerlerin uyandırdığı duygular, Albertine'in davranışları, yakınlaştığı insanların tavırları yeni bir gözle değerlendirilince yaşanılan hayatların aslında pek de göründüğü, hissedildiği gibi yaşanmadığı fark ediliyor. Bu bir yana, koşulların yol açtığı yeniden kurma aşamasında farklı detayların varlığını ilk kez görüyoruz; örneğin anlatıcının metreslerinden haberdar değildim, belki de kaçırmıştım, bilmiyorum ama adamın metresleri var. Kesin bilgi. Gilberte'ten vazgeçtiği gibi Albertine'den vazgeçemeyeceğini de görüyoruz. Başka ne görüyoruz, acının bir hikâyeyi biçimlemede en etkili öge olduğu malum. Acı bizi olabilme ihtimalimizin olduğu birine dönüştürür. Bu dönüşmeyi kendi imgelemimde rüzgarın uğultusuna benzetiyorum. Aslında havanın durağanlığında sesin yayılması için gerekli fiziki ortam vardır haliyle ama akım oluşmadığı müddetçe ses de oluşmaz. Ses oluştuğunda o havayı bir daha aynı biçimde bulamayız, rüzgar bir sürü şeyi peşinde getirir. Rüzgar her estiğinde bir başkası olduğumu düşünürüm. Yüküm başkaları olan benler tarafından paylaşılır, ağırlığı onların arasında dağıtırım. Müthiş bir hafifleme. Sahile bu yüzden de gidiyorum, denizin hareketiyle birlikte havanın hareketi de yolları açılabilecek başka benleri imler. Sanırım kim olduğumu bilmek istemediğim, kimliğimin ayrımına varmaktan kurtulmak istediğim zamanlarda yapıyorum bunu. Proust'a bakıyorum, acısını aynı amaç için kullanıyor, her ne kadar bunun doğal bir süreç olduğunu söylese de zamanın bölümlenmesini ve kişiliklerinin oluşumunu çatı olarak kullandığı düşüncelerinin altında gerçekleştiriyor. Bir nevi kendini laboratuvar ortamına sokuyor Proust, öyle bir inceleme yoğunluğu var ki Albertine'in öldüğünü anlatan mektubu aldığında yıkılacağını, belki intihara sürükleneceğini düşünüyoruz ama böyle bir şey olmuyor, bu kez ölümün acısını incelemeye başlıyor. Kendine yabancılaşmanın, depersonalizasyon denen nanenin âlâsı var burada. Diğer bölümlerde Albertine'siz gitmeyeceğini düşündüğü Venedik'e gidiyor anlatıcı, annesiyle birlikte. Kanalların arasında dolanırken küllenmeye başlayan acısını, Albertine'i unutma sürecini ve başka kadınlara duymaya başlayacağı ilgiyi düşünüyor. Sosyeteye dair çok az şey var, kendine dönüşün sonucu olarak parıltılı dünyayı pek anlatmıyor adam, son bölümlerde Saint-Loup'un Gilberte'le evleneceğini duymasıyla başlayan soyluluk hiyerarşisinin sorgulanması bölümünde yine gıybete doyarız, aristokrasinin ikiyüzlülüğünü ve ahlaksızlığını görürüz. Önceki ciltlerde, anlatıcı gençken bu dünyaya duyduğu hayranlıktan başka pek bir şey hissetmezdik, o dünyaya ait olduğunu detayları anımsamasındaki kusursuzluktan çıkarabilirdik ama burada hayranlık parıldamıyor artık, bayağılığın ayyuka çıktığı zamanlarda soylular zayıflıklarıyla ele alınıyor. Gilberte ortaya çıkıyor bir de; anlatıcının karşılaştığı ve çok hoşlandığı kızlardan biri Gilberte, yıllardan sonra tekrar piyasaya çıkıyor ve anlatıcıyla konuştukları zaman bir de ikisinin tarihinin biçimlendirilmesiyle karşı karşıya kalıyoruz. En şaşırtıcı kısım bu değil, Albertine'den gelen mektup şok etkisi yaratıyor. Ölmemiş, geri dönmek istiyormuş ama anlatıcının içindeki aşk çoktan ölmüş olduğu için adam kadını istemiyor artık. Yine herhangi bir şaşkınlık, duygusal bir patlama yok. Adam gayet soğukkanlılıkla anlatıyor hissettiklerini. Serinin -şahsımca- en keyifli, psikolojik tahlilleri en ağırlıklı cildi buydu. Bir süre ara veriyorum, başka şeyler okuyorum ve Proust'u hayranlıkla anıyorum.
muh_seyda
Üstat
22.01.2026
Dönemin aristokrat ve sosyete yaşantısını anlatan, anlatımı karamsar, okuması zor ve yorucu, karakterler karışık... Konudan konuya atlıyor bütünlük sağlaması zor... Kısacası ben pek sevemedim.
Zühre Örnek
Kaşif
23.07.2025
Serinin altıncı kitabı Albertine Kayıp, kıskançlığı ve aşkı ve zamanın iyileştirici gücünü derinlemesine okuyucuya sunuyor. "Bir insanla aramızdaki bağlar sadece zihnimizde mevcuttur. Hafıza zayıfladıkça bu bağları gevşetir; kanmak istediğimiz ve başkalarını aşk, dostluk, kibarlık adına, herkes ne der korkusuyla veya görev duygusuyla inandırdığımız hayale rağmen, tek başına var oluruz." s.35
TubaK.
Bilge
08.12.2024
Proust okumak kolay değil. Bana göre Edebiyatın olmazsa olmazlarından
KitapkolikEVv
Hezarfen
22.06.2024
Edebi değeri çok yüksek bir kitap. Keyifle okudum.
ipek karatosun
Üstat
26.04.2024
bu seriyi okumaya baslamak icin sabir ve zaman gerekir ama okumasi keyifli bir seri.
raufkare
Kitapkurdu
18.04.2024
Okumak için belli bir okuma geçmişinizin olması gerekiyor. Çok farklı bir kitap. Okuma zevkine erenlerin büyük haz alacağı bir eser. Akıcı ve beğenerek okudum.
Çağla Özbulut
Kitapkurdu
25.02.2024
''Aşk karşılıklı işkencedir'' adlı kitap yazarla tanışmamı sağlamıştı, zevkle okudum fakat bu kitap maalesef ilgi çekici bir roman olmadı benim için.
Damla Özdemir
Kitapkurdu
15.02.2024
Akıcı ve beğenerek okudum.
elfialfa
Kitapkurdu
28.10.2023
Çok güzel bir çeviri. Modern edebiyatın başyapıtlarından. Seriyi sindire sindire okumak gerekiyor.
'PETRICHOR'
19.01.2023
Serinin en beğendiğim kitabı olsa da seriden bağımsız okunamaz. Kayıp Zamanın İzinde serisi tam bir edebiyat şöleni yaşatan bir seri olabilir.
yagmurozygt
Kitapkurdu
12.11.2022
Proust okumanın zamanı var bence. Bu serinin geri kalanlarını da alıp vakti geldiğinde kendimi hazır hissettiğimde okuyacağım.
filizz.
22.06.2022
Arkadaşıma hediye ettim. Beğendi.
SMTZHR
Kitapkurdu
24.05.2022
Albertine Kayıp kitabında Mahpus kitabında yaşananlarının etkisini okuyoruz. Size ait olmayan hiçbir şey hayatta kalmıyor. Gitmesi gereken gidiyor. Kadının bazı şeylerden uzaklaşmak istemesi, ne kadar ilişkinin içinde olursa olsun kendini ilişkiye ait hissetmemesi bu yüzden de sürekli gelgitlerin yaşandığı bir kitap.
Adem Dursun
12.05.2022
Zaman insanın tek düşmanı
denbek
Kitapkurdu
11.05.2022
yani elimden bıramadığım bir kitap değil yinede fena sayılmaz.
Zuhal Gelve
15.04.2022
Kitap insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz ediyor. Kitap mahpustan başlıyor. Etkileyici bir anlatıma sahip.
Ahmet Fatih Sarıkaya
Kitapkurdu
batı edebiyatının ve modernleşmeci 20. yüzyılın tipik karakterine bir başkaldırı niyetiyle ortaya çıktığını düşündüğüm tuhaf masalsı bir kitap. biraz da doğuyu andırıyor tarzıyla
İlkay Yazgan
12.01.2022
Güzel bir kitap salim kafayla okunması gerekiyor.
Şubat
01.01.2022
konusu ilgimi çekmişti ama anlatımını pek sevemedim.