“Cemo” ve “Memo” romanlarında, devletle barışık kalmaya çalışmasına rağmen bir türlü adam yerine konmayan Kürt köylüsünün giderek bilinçlenmesini ve isyanını anlatır Bilbaşar. Roman isyanla biter, Jandarma zulmünden bıkan aşiret halkı karakolu basar. Babası Şeyh Sait isyanına katılmamıştır ama Memo Dersim isyanının içindedir. Sene 1937’dir. Dersim’i kana boğacak tenkil hükümetinin icraatları henüz başlamadan sona erer hikaye...
Kemal Bilbaşar’ın “Cemo” ve “Memo”su, bugün bile dile getirilmesi cesaret isteyen meseleleri dile getirmiş, ancak aynı meseleye farklı bakış açılarıyla yaklaşan eleştirmenlerin farklı yorumlarıyla karşılanmıştır. Mesela kimileri için Kemal Bilbaşar’ın çözümlemesini yetersiz ve yazarın ideolojisi egemen ideolojiye yakındır; Kürt halkının haklı isteklerini bir kenara itmek isteyen yazar, ayaklanmayı adeta toplumun kendi içsel bir sorunu, ağa, şeyh, bey gibi unsurların yoksullar üzerindeki baskısı olarak görmektedir. Kimileri ise aynı romanları Doğu Anadolu’nun düzenini toplumsal, siyasal ve ideolojik öğeleriyle bir bütün halinde gözler önüne serdikleri için övmüştür. Cemo ve Memo’nun önemli edebi metinler olduğunu kabul etmekle birlikte, onları gerçekçi toplumsal romanlar olmadıkları için eleştirenler de vardır.
“Cemo” ve “Memo”’nun romanımız açısından diğer ayırt edici özelliği dil ve anlatımında folklorik geleneğe yönelmesidir. Kemal Bilbaşar’dan önce –farklı nedenlerle- Ercümend Ekrem Talu ya da Server Muhtar Alus da geleneğe bir kapı açmak istemişlerdi, ancak onların mirasçılığını üstlendikleri gelenek eskinin “güzel” İstanbul’una aitti, Bilbaşar ise aydınlar çevresinde unutulmaya yüz tutan halk edebiyatına yönelmiştir... Köy Romanları’nda halk masalları, destan ve folklorik özelliklerin yer almayışının başlıca nedenlerinden birisi toplumcu gerçekçiliğin –biçim ve içerikte- gerçekliğe yaptı ağır vurgu ise, diğeri aydınların toplumu Doğuya ait değerlerden kurtarıp Batı kültürünü benimsetme arzusudur.
Halk masalları, destan ve fabllar gibi geleneksel anlatılar barındırdıkları toplumsal alegoriye ve taşıdıkları eleştiri potansiyeline rağmen Tanzimat’tan itibaren Batı’nın modern edebiyatı karşısında hakir görülmüşler ve romandan dışlanmışlardı. Cumhuriyetin ilk dönem yazarları da önlerine ya güncel meseleleri ya da Doğu-Batı karşıtlığını koyduklarından, halkçılıkla halk kültürü arasında bir ilişki kurulmamıştır. Batılı tarzda kamusal insan yetiştirmeyi hedefleyen Köy Enstitüleri planlayıcılarının ise modernleşme hamlesini Batı edebiyatını ve kültürünü belletmekte gördükleri açıktır. 1940’lı yıllardan sonra yaygınlaşan ve 1970’lere kadar Türk romanını biçimlendiren “köy kanonu” da aynı modernist paradigma içinde gelişmiştir. Aslında kendisi de bu kanon içinde olmakla birlikte, “Cemo” ve “Memo”nun sözlü kültürün kaynaklarının, halk hikayelerindeki temaların ve folklorik bir dille, destansı bir havayla yazılmasının geleneksel bir kültürün zenginliğini hatırlatması açısından önemli olduğunu düşünüyorum.