Serinin ilk kitabından çok daha başarılı
Serinin ilgimi çekmesinin nedeni nöroroman türünden çok etkilenmeme rağmen aslında bu türde ne kadar az okuma yaptığımı fark etmiş olmamdı. Ancak yazarı tanımadığım için bu kadar ilgiyle okuyacağımı düşünmemiştim. Anladığım kadarıyla alanında takdir edilen, takip edilen biri. Ben de bu kitap vesilesiyle tanışmış oldum.
Serinin kitapları sırasıyla Pia Mater, Arachnoid Mater ve Dura Mater. Bunlar aynı zamanda beyni ve omuriliği kaplayan koruyucu zarların adıymış. Araştırınca öğrendim. Zaten kurguda yer alan pek çok şeyde bu şekilde atıf göreceksiniz. Mesela beynin arka tarafında yer alan ve vücudun çeşitli bölgelerine sinyaller gönderen 12 çift sinire verilen adı, kurduğu evrende benzer bir görev yüklediği kişilere rütbe olarak vermişti. Bence bu açıdan Ian McEwan'ın -ki türün önemli temsilcilerindendir- romanlarından farklı bir şey sunuyor. Bu yüzden değerli buldum bu seriyi. Ian McEwan'ın Cumartesi romanını Darwinci bakış açısıyla incelemiştim lisans tezim için ve bu serinin bu kitabında bu bakış açısına da gönderme olduğunu gördüm, burada ona bir alternatif sunuluyor ki bunu bir eleştiri olarak okuyup okuyamayacağımızı düşündürdü bana. Okurken çok kez durup araştırma yapma ihtiyacı hissettim ve referans olarak verilen bilgilerin ne kadarının kurgu ne kadarının gerçek olduğunu keşfedebildim. Böylelikle alana dair daha fazla bilgi sahibi olmuş oldum ve yazarın kurgudaki becerisini de daha iyi değerlendirme fırsatı edindim. Zaten bu bilgileri herkesin anlayabileceği şekilde, basitçe veriyor, öyle boğulmadan okuyabiliyorsunuz. Bu da yazarın hikâyeciliğindeki pürüzleri tolere etmenize yardımcı oluyor.
Serinin ilk kitabına nazaran kurgu çok daha iyiydi. Elbette iyileştirilmesi gereken noktalara dair pek çok notum var ama akış birinciye nazaran daha rahattı ve elementler çok daha yerli yerinde gibi görünüyordu. Ayrıca aksiyonun fazla olması da sürükleyiciliğini desteklemiş oldu. Arka planda bırakılan o merak duygusu da sayfaları daha hızlı çevirme konusunda insanı kesinlikle motive ediyor ve bunu klişe bir yolla yapmıyor.
Kitabın önemli noktalarından biri de farklı karakterlerin bakış açısından olayları sunarken size zaman çizgisini takip etmenizi sağlayacak girişi sunması. Bu da hangi olayın ne zaman olduğunu anlayabilmenizi sağlıyor. Normalde bu kadar belirgin verilmesi rahatsız edici olabilirdi ama yazarın, kitabın bir kimliği hâline getiren bir istikrar sağlanması bunun aslında değerli bir etmen olabileceğini düşündürdü. Zira yazar zihnimizi bir sürü bilgiyle meşgul ederken bununla da cebelleşmemizi istememiş olabilir. Aynı şey olacaklara, karakterlerin akıbetine dair önden bilgiler vermesi için de geçerli. Bu sürpriz bozan detayların okuma keyfinden beni mahrum bırakacağını düşünmüştüm ama öyle olmadı. Çünkü ne olacağını söylemesine rağmen o kadar fazla değişkenle karşılaştım ki bunun aslında bir önemi olmadığını o zaman anladım. Bu açıdan okurlara ön yargılı olmamalarını tavsiye edebilirim.
Türü sevmemin bir nedeni de verdiği bilgilerin bana katkıları. Zira pek çoğu dünyaya bakış açımı genişletti. Bilhassa son zamanlarda kafamı oldukça karıştıran dünyadaki değişen dengeler konusunda bana bir cevap da sundu diyebilirim. En azından neden bu kitle birdenbire hedef olmuş olabilir ki soruma en azından bir tane muhtemel neden buldum. Bu anlamda insanın kendini ve dünyayı sorgulamasına neden oluyor. Diğer yandan da daha çok bilme istediğimi tetikledi.
Betimlemelerini oldukça canlı ve etkili buldum. Hatta bu anlamda çok şaşırdığımı söyleyebilirim çünkü bilim insanının bu kadar başarılı betimlemeler yapmasını gerçekten beklemiyordum. Bu başarılı betimlemelere rağmen elbette bazı zayıf noktalar da vardı. Bilimsel gerçekleri sunarken hikâye içinde eklenti gibi durması bunlardan biriydi. İlk kitapta bu bilgiler hikâye içine biraz acemice yerleştirilmişti ama ikinci kitapta bu anlamda gelişme olduğunu gördüm. Çok didaktik, zorlama görünüyordu ilk kitapta ama ikincisinde daha rahattı.
İlk kitaptaki en büyük problemlerden bir diğeri de anlatıcıydı. Çok kez kafa karışıklığı yaratacak şekilde anlatıcılar iç içe geçiyordu. Anlatıcı değişse de dilin, ton aynı kaldığı için kimin konuştuğunu anlamak zorlaşıyordu. Herkes aynı gibiydi. Anlatıcı mı karakter mi konuşuyor anlayamıyordunuz. İkinci kitapta bunun daha az hissedilmesinin nedeninin genellikle ilahi bakış açısıyla ele alınmış olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bir kısmı da flashbacklerle verilmişti. Zaten bu açıdan ilk kitaptan hemen kanıya varmak istememiştim çünkü yazarın bir şekilde elinin alışacağını ve bunun serinin devamında çözebileceğini düşünmüştüm ki öyle de olmuş gibi görünüyor.
Aslında çok fazla notum var ama okuyucuya az çok fikir verecek önemli detaylardan bahsettiğime inanıyorum. Özetle dünyasına bir şekilde inandırdı ve karakterlerde bir değişim/gelişim görebildik. Çok fazla ters köşeye yatıran bir hikâye akışı var ve ilerledikçe derinleşen bir yapıya sahip. Bazı karakterler iki boyutlu gibi hissettirse de ait olduğu dünyada o yapaylığa ihtiyaç var gibi düşündüm. Elbette daha önce bahsettiğim gibi anlatıcı dilinin yer yer tekdüzeliği, herkesi aynı kişi konuşuyormuş gibi hissetmemiz de buna neden oluyor olabilir. Bir laboratuvar sterilliği de var diyaloglarda, karakterlerde. Defolarını gördüğümüz anlarda bile o tat geliyor ne yazık ki ama buna rağmen bilimsel gerçeklerle bağlanan kurgu seni içine çekmeyi bir şekilde başarıyor. Genel olarak hikâye ilgi çekici. İyi bir film yapılacak kadar detaylarla beslendiğini, güzel bir dünya yaratıldığını düşünüyorum.
Bir editör olarak naçizane bir eklemem daha olacak. Eğer yayınevi tekrar basıma gidecek olursa kitapların editörden tekrar geçmesinin daha iyi olacağını düşünüyorum. Bilhassa ilk kitapta akışı zorluyordu. İkinci kitap görece daha iyi durumdaydı ama yeniden okunursa bence iyileştirilebilir. Bendeki 34. baskı. Yakın zamanda serinin İngilizce basımı da duyurulduğuna göre daha çok baskısının olacağını öngörmek yanlış olmaz. Okuru bol olsun diyelim.