85-87 yılları arasına sığan anlatı zamanı içinde bu iki kuşatılmış insanın benliklerini birbirlerinin duygularını paylaşarak onarma çabasını, onların iç dünyalarını tarihsel/toplumsal süreçle etkileşim içerisine çok iyi yansıtmış Devecioğlu. Duyguları, düşünceleri ve tenleri her zaman aynı dili konuşmasa, pembe düşler hiç kurgulanmasa, iç sorgulamaları hiç tükenmese, her kapı tıkırtısı yüreklerini hoplatsa, ölümün yanı başında bir sevgi yeşertmek çok zor olsa bile, dar zamana sıkıştıracakları bir aşkları var Gülay ve Yavuz’un; küçük sevinçlere sığınan trajik bir aşk bu. Çok sonra Gülay’ın farkına varacağı gibi ikisinin de aradığı anılardır; bugünün geçmişi silerken bıraktığı küçük izler, lekeler, benekler... Belki de en başından beri, aradıkları yalnızca bu izdir işte; “Yavuz kadar kendi için de, oyundan bir aşka gizlenmiş o kayıp geçmişe dair bir işaret...”
İki türlü okunabilir bir sonla bitirmiş hikayesini Ayşegül Devecioğlu. Ben de bir yorum yapmadan aktarmak istiyorum: “Zaman... Zamanı anlamak, diye düşündü Gülay, bu yabancı, bu zalim zamanı anlamak; kaderle baş edebilmenin tek yolu belki. Bu düşüncenin üstünde zihni halsizce oyalandı. Sonra kalktı, belli belirsiz bir umutla gözlerini parkta dolaştırdı. Orada olamayacak olanı yeniden bilinçsizce aradı. Yoktu... Biraz ötesinde, kendinden bir-iki yaş küçük bir oğlanla oynayan Çocuğu gördü. Devrim! diye seslendi... Birden, ilk kez, bu kadar yüksek sesle çocuğun adını söylediğini aynmsadı. İsim, kaçak bir mahkum gibi fırlayıvermişti ağzından. Gayri ihtiyari çevresine bakındı. Sonra, bir kez daha yeni, değişik, alışılmadık tuhaf bir şey yapıyormuş gibi, söyleyip söyleyemeyeceğinden emin olmadan, bir kez daha bağırdı. Kimse ilgilenmiyordu. Kimse onlara bakmıyordu. Duymamışlardı bile... Gülay bunca zaman ağızlarından çıkmamış bu ismi, meydan okur gibi hastalıklı bir çabayla inatla tekrarladı bu kez. Çınarın altında yün ören kadınlar, birbirlerine bir şeyler söyleyip kahkahayla güldüler... Kadınlardan biri çocuğuna seslendi. İrili ufaklı kızlar oğlanlar, boyaları dökülmüş kaydıraktan itişe kakışa kaydılar. Yanındaki tarha dikilmiş olan kadife çiçekleri, hafif esintinin etkisiyle, iki yana sallandı. Uzaktan duyulan bir vapur sesi, bu görüntüyü dondurup, tablo gibi çerçeveleyiverdi. Her şey, birkaç dakika öncesindeki gibiydi. Sanki bu isim, hiç söylenmemiş gibi...”(shf 218)
Devecioğlu, tarafları ve tanıkları hala yaşayan 12 Eylül gibi özel bir siyasal, toplumsal tarihi içerden bir bakışla, tarafını ve kuşkuya yer bırakmayan tanıklığını hiç gizlemeden romana aktarırken siyasi dönemlere ilişkin edebiyat yapmanın hatalarından hiç birisine düşmemiş. Anlatısının -roman kahramanlarının aidiyeti nedeniyle zorunlu olarak telaffuz edilen- siyasi söylemle kesiştiği anlarda bile edebiyatın dışına çıkmıyor, edebiyatı araçsallaştırmıyor, doğrudan siyasi söze indirgemiyor. Hikayede kimlerin gerçek, nelerin belge, hangi olayların yaşanmış olduğunun hiçbir önemi yok; yazar belki de yaşanmışlıktan derlediği malzemesini edebi bir malzemeye dönüştürmüş, edebi bir dille kurgulamış.
Toplumsal belleğin nasıl çalıştığını, hatırlananların içeriğinin nasıl değiştirildiğini ya da unutulduğunu çarpıcı hikayesiyle açığa çıkaran “Kuş Diline Öykünmek”, yenilginin nedenlerini, toplumdan kopuşun anı ve yalnızlaşmayı sorguladığı kadar bugüne kadar uzanan iktidara şartlanmış devrimci anlayışa getirdiği eleştirilerle de dikkat çekici. Buraya bir not düşmek zorunluluğu var: Olayların, eylemlerin ve örgütün tahlillerini –bir karakterini idealize etmek pahasına- İbrahim’in ağzından dillendirirken bile roman dokusuna sadık kalmış Devecioğlu; kurgusal yapıyı İbrahim’in rolünü öne çıkartmayarak dengede tutmayı bilmiş…
Son birkaç yıldan bu yana solun tarihine, o tarihin acılarıyla yoğrulmuş ve darbe “adaleti”nin travmasını yaşamış solcu insan tiplerine edebiyatı unutmadan eğilen romanlarda bir artış görülüyor. “Kuş Diline Öykünmek” de onlardan -o tarihe içerden yapılan yolculukların en iyilerinden- bir tanesi…