'Aralık Roman'ın konusu nedir sorusuna kitabın içinden yanıt vermek gerekecek: "Romanda geçen bir roman bu." 'Aralık Roman', yazmak üzerine bir roman. Ve bütün roman boyunca insan neden yazar sorusuna yanıt bulmaya çalışıyor: "Yazmak için çok bekledim. Yazmaktan başka çarem kalmayıncaya kadar bekledim durdum... Sıkı bir şeyler yazmak için yazmaktan başka çaresi kalmamalı insanın."
Romanın ilk sayfasından sonuna kadar, bir romanın yazımına dahil oluyorsunuz; yazarın yetkinliği tam da bu noktada devreye giriyor, anlatılanların gerçekte olup olmadığı ile romanın içinde gerçekleşip gerçekleşmediğini kavramak mümkün değil. Böylece okur sürekli olarak, metnin içine giriyor ve sürekli dışında kalıyor. Bölünmüşlüğün tüm boyutlarında yaşayan kahraman, bize parçası olduğumuz ya da olmamız gereken bir roman sunuyor; olayların mantıksal dizilişi, kronolojisi hatta gerçekliği bile akla uymuyor bu nedenle. İleriye ve geriye gidişler, yazarın sürekli bir oyun kurduğunun göstergesi olarak okurun zihnini açık tutmasını sağlıyor.
Romanda aslolan var olmak ya da yok olmak. Ve bunlar, kişinin kendi evreninde oluşturacağı açılımlar ile ortaya çıkacak ve sorgulanacak kavramlar. 'Aralık Roman', insana ait en temel sorunun peşinden gittiği için olsa gerek, zamansız bir roman. Bugüne ait olmadığı gibi, düne ya da yarına da ait değil. Aradan uzun yıllar geçse de tekrar okunabilecek ve üzerinde uzun uzun düşünülebilecek bir yapıya sahip. Bütün bunların yazarı olan Gökçen Yılmaztürk'e gelince, felsefenin temel taşlarından biri olan varoluş sorununu varlığından bile emin olmadığımız bir kahramanın öyküsüyle bize anlatmayı, hem de çok iyi anlatmayı başarmış. "Bize var olduğumuzu durmadan hatırlatan, mülkiyet duygusundan başka bir şey değildir. Sahip olduğumuz şeyler aracılığıyla var olduğumuzu biliriz. Bu, maddi de olabilir manevi de. Duygularımızı ya da malımızı korumak için yalan söylediğimizde, aslında korumaya çalıştığımız şey, varoluşumuzdur" cümleleri, tam da varlık ve yokluk arasında okur olarak nasıl durduğumuzu sorgulamamız için yazılmış gibidir.
Romanda, insanı derinden çarpan cümlelerin damağımızda ve zihnimizde şiir lezzeti bıraktığını, Türkçe’nin bütün kullanım gücünün yazarın dilinde canlandığını, anlattıklarının zorluğunu bile bu sayede kolayca unutturduğunu söylemeden geçmemek gerek. Yazarın edebiyatla kurduğu sahici bağ, yazınsal varoluşunun ustalarına gösterdiği saygı, satır aralarında okuru hazırola geçiriyor. Bütün bu ustalar ve onların metinleri, romanın içinde varlığını hissettirirken yazarını yok etmiyor ve onu, ustalarına yakın bir yere taşıyor. Bugünün post modern metin oluşturma yöntemlerine yüz vermeyen Gökçen Yılmaztürk, kendine özgü anlatımı ve kurmacasıyla, zaman içinde kendi okurunu yaratacak bir yazar olarak, edebiyata olan güvenimizi arttırıyor. Üstelik bütün bunları o kadar mütevazı bir biçimde yapıyor ki, insan romanı bitirdiğinde, şaşkınlığını anlatacak basitlikte bir cümle kurmak için çok çaba sarf etmek zorunda kalıyor: "Ey okur! Seninle asansörde mahsur kalmış iki yabancı gibiyiz. Dışarıdaki dünyanın devinimi dışında kalan bir noktaya sıkışmış, geometrik bir bütünüz belki. Senin son sayfaya gelmenle birlikte, asansörde bir titreme başlayacak ve son satırı okuyup bitirdiğinde, açılan kapıdan çıkıp gideceksin. Kader bağımızı koparan bu devinim sonunda, dönüp arkana baktığında, benim neden dışarı çıkmadığımı soracaksın kendine. Ve o zaman anlayacaksın ki, ben yalnızca bir asansör görevlisiyim. Taşıdığı her kişiyle birlikte asansörde kalmaya mahkum sıradan bir görevli. O kadar."