Hayatta beklenti yönetimi önemli sahiden, Pascal Mercier’nin Lea’sını da bence doğru beklentilerle okudum ve o sayede de sevdim. Şöyle ki, yazarın meşhur romanı Lizbon’a Gece Treni’ni yıllar önce büyük umutlarla okumuş ve hüsrana uğramıştım, bu kez ne ummam gerektiğine dair daha gerçekçi bir beklentiyle aldım Lea’yı elime. Mercier’den büyük bir edebiyat şöleni beklememek gerekiyor ancak çok sürükleyici, derinlikli karakterlerle dolu kitaplar yazdığı muhakkak. Kelimeleriyle edebi bir haz verdiği söylenemez ama kurmaca kısmını çok iyi kotarıyor gerçekten.
Lea, annesinin ölümünden sonra içine düştüğü boşluktan keman çalmaya duyduğu tutkuyla çıkmayı başaran bir genç kızın hikâyesini anlatıyor. Yazar hikâyeyi kızın babasına anlattırıyor, ama baba bize konuşmuyor, kendisini dinleyen bir başkası var, aslında romanın anlatıcısı da o. Biraz enteresan bir teknik olduğunu söyleyebiliriz, anlatıcımız çok az konuşuyor ve sıklıkla Lea’nın babasının dediklerini aktarıyor bize ve fakat bu hikâyede kendi hayatına değen çok yer var, dinledikçe hikâyeyle daha da özdeşleşiyor ve iki anlatıcının sesi neredeyse birbirine karışıyor. Bu iki adam beraber bir yolculuğa çıkıyorlar ve biz de bu yolculuğa eşlik ederken bir yandan da Lea’nın öyküsünü dinliyoruz.
Tutku ve saplantı arasındaki ince çizgide yürüyen Lea’nın savruluşunu sahiden müthiş anlatıyor Mercier. İyi bir müzisyen olmak için gereken disiplin ve eforun halihazırda yaralı bir genç kadını nerelere savurabileceğini, çıkış yolu gibi gözüken yolların ne tür riskler barındırabileceğini, hatta bizatihi güçlü duyguların kimi zaman ne kadar tehlikeli olabileceğini okuyoruz. Babanın, içten içe kızının tuttuğu yasla ölen karısına hala bağlı kalabildiği ve aralarındaki yabancılaşmanın nasıl zamanla büyüdüğünü de çok iyi aktarıyor okura.
Ancak anlatıcının sürekli olarak büyük laflar etmesinin beni yorduğunu ekleyeyim. “O anda anladım, işte o bakışından belliydi, bundan sonra hiçbir şey aynı olmayacaktı, kapıdan girdi ve bittik” filan - hayatta bu kadar çok kırılma noktası yok bence. Bunları gözümüze sokmadan da metni sürükleyici yapabilirsiniz kanımca Bay Mercier, onu da eklemeden edemeyeceğim.
lea, annesinin ölümünden sonra büyük bir yalnızlığa düşüp kendi içine kapanır, ta ki bern garı'nda bir keman sesi duyana kadar.
kemanla bağ kurar, bu zamanla bu bağ takıntılı bir tutkuya dönüşür ve lea'nın aslında olağanüstü bir yeteneğe sahip olduğu ortaya çıkar. ancak bu noktada babası martijn van vliet ile ilişkisi de geri dönüşü zor bir şekilde değişmeye başlar.
babanın anlatımından; çaresizlik, kıskançlık ve evlada olan özen mükemmel romanlaştırılmış.
zirveye çıkmak uğruna her şeyden vazgeçen lea ile onun sevgisini kaybetmemek için sınırlarını zorlayan babasının hikâyesi.