CİHAN OKUYUCU’DAN GAZEL ŞERHLERİ / HASAN AHMET GÖKÇE
Zaman, günbegün kendisini eskitedursun halis edebiyat, ‘eski’ olarak vasıflandırılan ürünlerini gün yüzüne çıkarmaya devam ediyor. ‘Güzel şeylerin hep eskide kalmadığı, eskiyen şeylerin güzelleştiği’ varsayımının aydın parantezinde iyice benimsendiği bir zaman diliminin ardından gelen bu süreç, ‘eski’ ile ‘eskimeyen’ arasındaki sınırları hayli geniş ve görünür kılıyor. Daha düne kadar, ‘belirli zümrelere ait’ ve ‘kopuk’ sıfatlarıyla birlikte anılma talihsizliğine uğrayan Klasik Türk Edebiyatı da fırsattan istifade, bu umut verici sürecin mahsullerini topluyor.
Her nasılsa, söz konusu mahsulleri toplamakta hayli geç kalan Klasik Türk Edebiyatı’nın insanın ürperten, tir tir titreten ve kendisinden kaçıran bir havası vardır. Bu alanda, ‘Failatün’ tekerlemesinden öte bilgi birikimine sahip olmayan sözde aydınların estirdiği olumsuz hava, yüzlerce takvim yaprağının baş ve işaret parmakları arasında sıkışmasıyla ancak dağılabildi ne yazık ki. Üstelik bu talihsiz gecikme, pek çok insanı, söz konusu ‘şiirden bahçe’nin ağır kelimelerden oluşan avlu duvarlarının dışında bıraktı. Oysaki o surların hemen arksında, insanın başını döndürecek kadar nefis kaside gülleri, okuyanın ciğerine işleyecek gazel çiçekleri vardı.
Neyse ki bugünlerde, yeni nesil edebiyat akademisyenlerimizin, bilinçli ve özverili çabala¬rıy¬la bahsini ettiğimiz bahçe duvarlarının yerinde yeller esiyor. Birçok edebiyat araştırmacısının dikkatli ve profesyonel bakış açısıyla kaleme aldığı onlarca eser, Klasik Türk Edebiyatı hakkında genel bilgiler vermekle kalmıyor, aynı zamanda bize estetik zevkin ve lirizmin do¬ruk¬¬ların¬da seyahat etme imkânı da tanıyor.
Gazel Bahçesi’nde Bir Seyir
İşte bu lirik seyahat imkânlarından birisi, geçtiğimiz günlerde Sütun Yayınları tarafından okurların beğenisine sunuldu. ‘Gazel Bahçesi’ adını ve Profesör Dr. Cihan Okuyucu imzasını taşıyan kitapta, Klasik Türk Edebiyatının en zirve örneklerinin verildiği gazel türünün seçme şiirlerine, nezih, derin olmakla birlikte anlaşılır ve akıcı bir dille yorumlar getiriliyor. Tamamı, yirmi farklı gazelin şerhinden oluşan kitapta Okuyucu, gazellere getirilmiş açıklamalarla yetinmiyor. Şiirleri, kaleme alındığı zamanın sosyal şartlarından, şairlerinin hayatlarına kadar birçok malumatın rehberliğinde şerh ediyor. Okuyucu, özellikle gazel türü şiirleri seçmesini, ‘gazelin estetik unsurları ve manzumları ile Divan Şiirinin esas temsilcisi ve her bakımdan kalbi’ olmasına bağlıyor ve ekliyor: “Günümüzde hem dil hem kültür olarak klasik şiirden bir hayli uzaklaşmış bulunuyoruz ve bu durum, ister istemez şiir şerhini bir zaruret haline getiriyor.”
Gazel Bahçesi’nin Bülbülleri
Gazel Bahçesi’nde yer alan şiirlerin büyük çoğunluğu, meraklıları için, anlaşılırlık sınırlarında dolaşıyorsa da yer yer Klasik Edebiyatımızın mazmunlarla örülü coğrafyası, okuru hayli zorluyor. İşte bu noktada, yazarın yılların birikimi olan ‘Hoca’lık sıfatı devreye giriyor ve içinden çıkılmaz gibi görülen nice beyitler, Okuyucu’nun nazik fırça darbeleriyle muhatabının gözlerinin önünde bir Hoca Ali Rıza tablosu gibi açılıyor. Şüphesiz bunda gazel şerhlerinden önce yapılan açıklamaların yeri çok büyük. Belki de Gazel Bahçesi’ni kendi kategorisindeki diğer birçok kitaptan ayıran da bu. Çünkü Cihan Hoca, kitabında şiirleri şerh etmenin yanında, şiirlerin şairlerine yer veriyor. Verilen bilgiler, şairleri tüm hatlarıyla tanıtmıyor şüphesiz. Ancak şiirleri anlayabilmemiz için ilk elden kaynaklık ettiği de su götürmez bir gerçek. Zira bu açıklamalar, ele alınan gazellerin hangi çağda ve ne şartlar altında yazıldığı hakkında bize genel hatlarıyla malumatlar sunuyor. Kimi zaman ‘Su su…’ diye inleyerek Kerbelâ acısının tercümanı olan Fuzûlî’den kimi zaman, Kanunî devrinin İstanbul’unu en güzel şekilde anlatan Bâkî’den dem vuran kitap, sayfaların satır aralarında şairlerin kişisel özelliklerine de yer veriyor.
Manzum söyleyişler
Gazel Bahçesi’nin -bence- en orijinal tarafı, gazellerle birlikte sunulan manzum söyleyişler. Okuyucu, bütün hayatını şiire adamış olmanın ödülünü, bu manzum söyleyişlerle fazlasıyla alıyor. Zira çoğu kez, şiirin bize ne söylediği hakkında değme ediplerin bile şaşırıp kalacağı beyitleri, tereyağından kıl çeker kolaylığıyla yeniden söylüyor. Üstelik bu günün diliyle tekrar ısıtarak. Öyle ki, bir bakıyorsunuz, “Murg-veş el üzre tut âşıklara rağbet et / Bu taravet ahir ey kaddi çenâr elden gider” gibi ağır mısraları, mahir bir üslupla, “Âşığı el üzre tut henüz yeşil iken dal / Kuşları gözetmede gel çınardan ibret al” hâline dönüştürüveriyor, bir bakıyorsunuz Klasik Türk Edebiyatı’nın bilge şairi Nabi’nin alabildiğine girift bir söyleyişle kaleme aldığı “Nukreden hâli olan pençe-i merdüm Nâbî / Çeşm-i halka görünür dânesi yok dâm gibi” beytini bizlere, “Nâbi! Yoksa eğer avucunda paradan eser / Halkın gözünde elin, yemsiz tuzağa benzer.” şeklinde sunuyor.
Bütün bu ustalıklar bir araya gelince bizlere, ellerimizi iki ayasını göstererek açıp dudaklarımızı zemine paralel uzatarak “Şah vâkıf gerek ahvale / Vükelâya kalırsa vay hâle!” demekten başka bir şey düşmüyor.