Kürtleşen Türkler eserinde Macit Gürbüz, etnik ayrımcılık adına Türkiye’de yürütülen bilinçli Kürtleştirme politikalarını anlatmaya çalışıyor. Kitabın giriş bölümünde Kürt tarihinin bir muamma olduğunu, çok eski tarih kayıtlarında bile Kürt ırkından ve böyle bir kimlikten bahsedilmediğini okuyorsunuz. Çeşitli efsanelere dayandırılarak bir Kürt tarihi oluşturulmaya çalışıldığını ve bunu yaparken hiçbir kayıt ve kanıta rastlanmadığının altını çiziyor. Osmanlı döneminde dağda yaşayan Türkmenlere genel anlamda “Kürdi” dendiğini ve bu ifadenin dağda yaşayan dağlı anlamında kullanılırken yıllar sonra nasıl etnik bir ayrımcılık ifadesine dönüştüğünü vurguluyor. Buraya kadar eser hakkında olumsuz bir izlenim ve yazarın objektifliği konusunda bir tereddüdüm olmadı. Ancak ilerleyen bölümlerde Yavuz Sultan Selim’in, bugün ızdırabını hep beraber yaşadığımız bölücü terörün temelini attığına dair iddia ve bu iddianın sayfalarca işlenmesi kitabın yazılış amacını da sorgulamama sebep oldu ister istemez. Yavuz Sultan Selim’in ve genel olarak Osmanlı’nın Türkleri adam yerine koymadığının altını çizmekte ısrar eden Macit Gürbüz, Kürtlere tanınan hak ve özgürlükler nedeniyle o dönemler çoğu Türkmen’in farkında olmadan Kürtleştiğini ispatlamaya çalışıyor. Türklere uygulanan baskılar, vergi yükleri ve zulümlerin Kürtlere uygulanmadığını, bu nedenle de bu baskı ve zulümden kurtulmak için bölgede insanların Arabım ya da Kürdüm dediklerini ve göç ettiklerini falan yazmış. E o zaman bende Macit Gürbüz’e soruyorum:
Hem Osmanlı’nın dağda yaşayan Türkmenlere “Kürdi” dediğini yazacaksın. Sonrada Türkmenlere zulüm ve baskıdan bahsedeceksin. Ortada bir baskı ve zulüm varsa devlet kendi ifadesi ile dağlı Türkmenlere de aynı baskıyı neden yapmasın? Burada kendi tarihi geçmişini kabullenmeme, Türklüğü Osmanlı’dan tamamen soyutlama gibi bir siyasi görüş var.
Macit Gürbüz ilerleyen bölümlerde bugünün Türkiye’sinde Kürt kimliklerini ön plana çıkaran illerde; kullanılan dil, aidiyet hissi gibi istatistikler sunmuş. Burada amaçlanan sonuç; Türkiye’de zannedildiği ya da zannettirildiği gibi bir Kürt kimliğinin olmadığı. Kitabın konusu açısından gerekli bir bölüm. Ancak burada istatistikleri verilen iller: Adıyaman, Diyarbakır, Gaziantep, Mardin, Siirt, Şanlıurfa, Batman, Şırnak ve Kilis.
Bingöl, Van, Bitlis, Ağrı, Hakkâri, Tunceli gibi Kürt kimliğinin yoğun olarak hissedildiği bölgeler istatistiklerde yer almıyor. Bu nedenle bu istatistiklerin genel sonuçları da objektiflikten uzak. Malatya’yı istatistiklere koymayan Macit Gürbüz, Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığını Kürtlerin her türlü haklara sahip olduğunu anlatmaya çalıştığı bölümlerde kullanmış nedense.
Yani özetle kitap emek verilmiş, araştırılmış bir eser olmasına rağmen özünde bazı konuları es geçerek soruna objektif yaklaşmamış bana göre. Evet, Kürt diye bir kimlik olmayabilir. Ama bizim Kürt diye kabul ettiğimiz insanların yoğun olarak yaşadığı şehirlerdeki devlet politikalarını sorgulamamız gerekiyor. Kitap bunu yapmayıp sadece Kürt kimliğinin tarihine odaklansaydı daha başarılı olurdu bence.