Islak Kentin Kızları'nı bir roman olarak başarılı bulmak mümkün değil. Oldukça özensiz ve savruk bir kurgu ile yazılmış, bazı kavramlar olayın geçtikleri tarihlerden bağımsız olarak kullanılmış ve hepsinden önemlisi roman kahramanları yazarın elinde okuyucuda duygusal bir etki yaratmanın oyuncağına dönüşmüş. Yazar, sık sık zaman içerisinde zıplamalar yapıyor hikayesini bugünlere taşıyabilmek için. Siyasi tarih aile tarihine yalnızca Demokrat Parti döneminde biraz olsun yansıyor; ne 12 Mart ne 12 Eylül hissedilmiyor bile. Çünkü yazarın meselesi zaman ve mekan içinde olgunlaşan insanlar yaratmak değil; iyilerin iyi, kötülerin kötü, zayıfların zayıf, zalimlerin de hep zalim olduğu bir hikayede Türkiye’yi sarsan olayların elbette bir önemi olmuyor.
Nedensellik bağları da çok zayıf. Mesela, Alim karısının ölümünden sonra üç küçük kızı ile yalnız kaldığında, onları üvey ana eline bırakmak istemez. Ne fedakar baba diye düşünmeyin; çocuklarını tuttuğu gibi kaç zamandır görmediği kardeşi Feyzi’nin evine, Feyzi’nin nikah bile kıymadığı karısının bakımına terk eder. Dört yıllık bir sürede, kızların akıl almaz işkencelere göğüs germesi, Kemalettin Tuğcu’nun klasiklerine bir gönderme, acıların yazarına bir saygı duruşu gibidir. aynı hicranlı sahneyi Piraye’nin ölümü sırasında daha da ağdalı bir biçimde tekrarlar Zerrin Koç. Yeryüzünde ve günümüz Türkiye’sinde insanların -özellikle de kadın ve çocukların- çok ağır baskılara, şiddete ve acıya maruz kaldığını biliyoruz. Ancak, çekilen sıkıntıları -isterse hepsi de gerçek olsun- alt alta yazarak bezer bir duygu elde etmek mümkün değildir edebiyatta. Sanıyorum yazarla anlatıcı arasındaki fark da bir duyguyu estetik olarak yeniden yaratabilmekte yatıyor...!