Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899
E-Dergi
Serap.Bahar Tarafından Yapılan Yorumlar
Halide Edib bu toprakların yetiştirdiği en müthiş kadınlardan bir tanesi. Temsil ettiği her şeyi, fikirlerini, varlığını ve bu ülkenin kadınlarına armağan ettiklerini düşündükçe onun hayatımda daha çok var olmasını istiyorum. Kitap adından da anlayabileceğiniz gibi bir cinayet romanı. Sürpriz yok evet. Öte yandan kitap bir kadın hikayesi. Nadide, işlediği cinayeti daha kitabın ilk sayfalarından itiraf ediyor. İşte kitabın farklı oluşu tam da bu noktada başlıyor. Kitap bize katili değil, katili o noktaya getiren şeyleri anlatıyor. Elbette bunu dönemin Türkiye'sinin farklı aile, kadın ve ev profillerinin etrafında dolaşarak anlatıyor ki yalnızca bir cinayet romanı olmasından öteye geçiren ve Halide Edib kitabı olmasını sağlayan da tam olarak bu.
İlk kez bir Yekta Kopan kitabı okudum. Çeşitli dergilerde yayımlanmış çeşitli hikayeleri mevcut kitapta. Hikayelerdeki karakterler genelde şehirli insanların yaşadıkları sıkıntılardan yola çıkılarak yazılmış bir kitap olarak karşımıza çıkıyor. Yekta Kopan'ı dinlerken keyif alan biri olarak kitabı bir parça tereddütle aldım aslında. Ama neyse ki tereddütlerim yersiz çıktı. Çünkü dinlemekten keyif aldığım bu adamı okurken de çok keyif aldım. Totalde 11 adet hikaye var kitapta. Benim favorim "Amcamın Yaşama Savaşı" oldu.
Zweig sevdiğimi bilen bir arkadaşım Kendileri ile Savaşanlar ile bu kitabı bana hediye etti. Kendileri ile Savaşanlar daha biyografik bir eserken bu kitap biraz kıssadan hisse hikayelerine benziyordu garip şekilde. Çok eski zamanlarda yönetimde bulunan Virata isimli bir karakter var. Virata ülkenin kralının en yakınındaki isimlerden birisi. Adaletin başına geçiyor, kralın danışmanlığını yapması isteniyor, bilge olarak değerlendirilip halk tarafından "erdemin dört adıyla onurlandırılıyor". Kitapta birebir geçen cümle bu. Fakat Virata, insanların hakkına girmekten, günah işlemekten korkup inzivaya çekiliyor. Yine de insanlarla etkileşime girmekten kurtulamıyor bir türlü. Hayatta herkesin belli bir rolü olduğuna, o rolü yaşamak zorunda olduğumuza, kendimizi soyutlamak istesek de bunu başaramayacağımıza ve aslında başarmamamız da gerektiğine dair nefis bir hikaye.
Cemile, 2. Dünya Savaşına kocasını asker olarak göndermiş bir kızcağız. Tarlalarda çalışıp askerlere yapılacak ekmeklerin buğdayını taşımakla görevli. Gel zaman git zaman Cemile'nin gönlüne bir başka sevgi düşüyor. Hikaye de bu sevgi üzerine kurulu zaten. Efsane bir hikaye mi, değil. Öte yandan çizdiği pastoral hava, türkülerle desteklenen kısa diyaloglar ve bilhassa Aytmatov'un basit ama etkili dili keyif veriyor.
Kitapta siyasetten 80 dönemine, darbeden mülteci sorunlarına, göçlerden psikolojiye birçok alana göz kırpan nefis bir kitap. Biraz karamsar, ama demin sıraladığım konuları düşününce çiçekler açan bir kitap olmasını beklemek mümkün değil elbette. Kitabı okurken kafamın içinde yanıp sönen cümle ise şuydu: bu kitabın ne güzel filmi olurdu! Ana karakterimiz Sami, apolitik olarak karşımıza çıkıyor. Fakat hayat onu İsveç'e siyasi mülteci olarak sürüklüyor. Sami'nin hikayesini okurken ülkede yaşanan kötü olayların 30-40 yılda bir kendini tekrar ettiğini düşünmeden edemiyorsunuz. Aynı konuları saplantılı şekilde sorun haline getirmişiz, aynı aktörler tarafından bu sorunlar bastırılmaya çalışmış, masum olanlar da sürekli aynı şekilde mağdur edilmiş gibi... Bunu düşünmek çok acı ama kendi etrafında dönüp durarak kuyruğunu tutmaya çalışan bir kedi gibi koca ülkenin insanları. Çarpıcı bir kitap bence mutlaka edinip okuyun.