Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
KY-138843 Tarafından Yapılan Yorumlar
Alparslanın ölümü ile Selçukluların başına geçen oğlu Melikşah döneminin anlatıldığı serinin bu ikinci kitabı, ilkine nazaran sürükleyicilik konusunda daha başarılı bir kurguya sahip. Bizansı içten yıkmak için harekete geçen Selçuklu'daki iktidar savaşı nihai zaferi yine geciktiriyor doğal olarak. Boylar arasındaki mücadele ve hainlik, özellikle Süleyman Şah ve kardeşi Mansur arasında gelgitlere sebep oluyor. İlk eserde Alparslan diğer karakterlere göre nasıl silik kalıyorsa bu ikinci eserde de Melikşah diğer karakterlerin yanında ayrıntı gibi duruyor. Kurguya yön verenler bizim tarihte bildiğimiz ünlü kahramanların dışındaki karakterler yine.
Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun 1970’li yıllarda yazdığı eser tarih romancılığı alanında bir boşluğu dolduruyor doldurmasına ama 287 sayfa boyunca sürükleyicilik anlamında beklentilerimin altında kaldı yorumunu yapmam gerekiyor Kilit için. İki Selçuklu soyunu Bizans kuşatması ile buluşturan eserdeki Alparslan, Boğaç, Balçar gibi temel Türk kahramanlarına daha büyük bir rol verilmesini bekledim kitap boyunca. Ama bu rol satırlara bir türlü yansımadı nedense. Alparslan’a atfedilen o olağanüstü bakış açısının tam kanıtı olacak yere gelindiğinde birde bakıyorsunuz aradan birden bire yıllar geçmiş, Alparslan’ın savaş meydanındaki başarısı bir paragrafta geçmişe atfedilmiş. Kitap daha çok bir anlamda Kayı kültürünün, törelerin, baba-oğul hoca-öğrenci ilişkisinin ve diyaloglarının ağırlık kazandığı satırlara dönüşmüş Sepetçioğlu’nun kurgusunda. Devam niteliğindeki diğer kitaplarını da okumak gerektiği kanısındayım.
Hiç tatmin olmadım. Kitabı bitirdiğimde doyurucu hiçbir tarih sayfasına rastlamadım. Kitabın Birincil kaynaklardan derlenme iddiasıyla yola çıkarak sadece Osmanlı’nın doğuşunu ve Mehmet Çelebi dönemi ile sonlandırılan bir dönemini içermesine rağmen adına “Osmanlı Tarihi” denmesi bile okuyucuyu yanlış yönlendiren bir ayıp bana göre. Kayı; hiçbir detayı anlatmayan, destansı bir anlatım tarzıyla derlenmiş, mani ve gaza şiirleri ile süslenmiş sıradan bir eser oldu benim için.
Taha Akyol’un kitabına verdiği isim, 550 sayfa boyunca okuyucuya neler anlatacağına dair özet bir cümle aslında. Bu güne kadar Atatürk hakkında ya da Milli Mücadele dönemi hakkında birçok kitap okudum. Ancak Taha Akyol’un bu eseri, okuduğum tüm Atatürk ve Milli Mücadele konulu kitapların yanında müstesna bir yere sahip oldu diyebilirim. Tarafsız ve ideolojik bakış açısından sıyrılarak, Atatürk’ün Osmanlı’nın çöküş yıllarındaki ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edilmesi sürecini de içine alan siyasi görüşleri, politikaları, yanlışları ve doğruları ile dönemine güneş gibi ışık tutan çok değerli bir eser. Kitabı okurken o günün şartlarında Milli mücadele için silah yardımını sağlamak adına komşu Rusya ve Bolşevik devrimine övgüler düzen bir Atatürk politikası, Hilafetin İslam devletlerini davamıza destek olmaları için kullandığı Halife yanlısı ve İslami terimlerle yüklü politikası. Milli mücadelenin kazanımından sonra laik Cumhuriyet’in temellerini atmak adına Doğu’dan yönünü Batı’ya çevirmiş bir Atatürk politikası. Çok sesliliğe prim tanımadığı Takriri Sükûn kanunu, İstiklal mahkemeleri ile en yakın silah arkadaşları ile bile görüş ayrılıklarını yaşadığı ve ülkede büyük baskı ve sansür dönemindeki politikası. Tüm bu detaylar bize Ama Hangi Atatürk sorusunu sorduruyor. Bugün her kesimin kendi fikrine alet ettiği Mustafa Kemal Atatürk’ün siyasi görüşünü o günün şartlarında değerlendiren bu eseri herkese tavsiye ederim. Özellikle Kurtuluş savaşı sonrası yaşanan Lozan anlaşmasına ve buradaki diplomatik hatalara geniş yer veren eser aynı zamanda çok iyi bir Lozan kaynağı olacaktır diye düşünüyorum. Kitabın her satırı dolu dolu. Muhakkak okumalısınız.
Sinema salonlarında beyaz perdede izlediği filmleri o kendine has üslubu ile farklı açılardan bize de izlettirmeyi başarıyor Can Dündar. Geçmişin filmlerine bugünün penceresinden bakıyor yer yer. Türk sinemasından, sinema salonlarına, Türkan Şoray’dan Kemal Sunal’a, Türk sinema tarihinin yüz aklarından, 70’li yılların porno furyasında heba olan sanat ve sanatçılara kadar… kısaca beyaz perdeye ait ne varsa Dündar’ın kaleminden okunası yazılara dönüşüyor. Bize de bir çırpıda okumak kalıyor keyifle…