Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
KY-138843 Tarafından Yapılan Yorumlar
Yılmaz Karakoyunlu, Üç Aliler Divanı isimli eserinde İttihat ve Terakki üyelerini idama götüren süreci romanlaştırırken, inceden bir siyaset eleştirisi de yapıyordu. Salkım Hanımın Taneleri ise, bu inceden eleştirinin politika yönü olmuş. Varlık vergisi uygulaması ile zenginlikten fakirliğe sürüklenen ailelerle, İstanbul’un nimetlerinden! faydalanarak fakirlikten zenginliğe kavuşan diğer cephenin hikâyelerini okuyorsunuz. Edebi yönünü eleştirmek haddime değil sayın Karakoyunlu’nun… Ancak kitaptaki olaylar çok sıradan ve sıkıcı bir şekilde ilerliyor. Dar hacimli bir eser olmasına rağmen tüm olayların acele ile son 5–10 sayfada sonuçlandırılması ise Karakoyunlu’ya hiç yakışmamış. Neyse ki filmini izlemedim!
Can Dündar’ın dizleri yaralı çocuk dönemlerini görmüş biri olarak keyifle okuduğum bir eser Kırmızı Bisiklet. Gerçi keyifli diyoruz ama çoğu zaman çocuk dünyasındaki acıları, onlara karşı duyarsızlığı yüzünüze vurduğunda kederle okuyorsunuz çoğu satırları. Oyuncaklarla avuttuğumuzu sandığımız, evlere hapsettiğimiz, kendi egomuz için onları gurur kaynağı yapma çalışmalarımız… Çocuğum yok ama, baba olduğumda bu kitabı bir kere daha okumalıyım…
Halil İnalcık ismi, tarih severler için yabancı olmayan bir isim. Hangi tarih kitabını alırsanız alın, kaynaklar kısmında muhakkak bir İnalcık eserine danışıldığını göreceksinizdir. 1916 doğumlu bu âlim insan ile yapılan söyleşiyi okuduğunuzda onun bilgi birikiminin sınırlarının ne kadar geniş olduğunu ve bu yaşına rağmen hala arşivlerde araştırmalar yaptığını görerek çalışma ahlakına hayran olacaksınız. Tarihçilerin kutbunun, 90 yıllık hayatında şahit olduklarını zevkle okuyacaksınız. Halil İnalcık’a kulak verdiğiniz zaman tarihin idealize edilmeden yorumlanmasının ne kadar gerekli olduğunu göreceksiniz. Bu uzun söyleşide Emine Çaykara hanımı da ayrıca tebrik etmek gerek. Âlim adamla söyleşi kolay değildir nitekim…
Grange’nin bu eserini daha önce okuduklarıma göre kıyaslayacak olursam, en fazla kan bu kitabında akıyor diyebilirim. Özellikle katil Reverdi’yi karakterine uygun özelliklerle betimlemiş. Kitabın sonlarına doğru oluşan kovalamaca da, Reverdi’nin bir türlü ölmek bilmez sahnelerini sorgulamıyorsunuz bu nedenle. Kitabı okurken “Kızıl Nehirler”e yakın bir sürükleyicilik hissettim. Kurgu ve cinayet sahneleri ayrıntılarındaki başarısı, bana “Grange daha önce katil olmuş mu acaba?” sorusunun zihnimde iyice canlanmasına sebep oldu…
İstanbul’a Hasreti okurken Necip Fazıl’a hasret kaldım diyebilirim. Necip Fazıl’ın o insanı kalbinden vuran üslubuna bu eserde bir iki yazı haricinde hiç rastlamadım. İstanbul’a dair yazılar, çok yüzeysel ve oldukça basit konulardan müteşekkil kalmış. Bir süre sürekli Şirketi Hayriye vapurlarının işletim sorunları ile, bir süre bit salgını ile bunalıyorsunuz. Necip Fazıl Kısakürek’in oğlu bence bu kitabı hiç derlememeliydi. Çünkü hiçbir edebi yönü yok. Zaten öyle olsa idi Necip Fazıl hayatta iken bu yazıları kitaplaştırırdı. Kitabın önsözünü yazan Mehmet Kısakürek ise babasından hiç feyz almamış olacak ki düzdüğü satırlar edebiyat parçalamaya çalışan bir biçarenin ötesine geçmemiş. Kitabı bitirdiğimde tek beğendiğim yazı “Aşevleri” başlıklı olanı idi…