Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

Berk Ulubeli

Merhaba! 1995 yılında İzmir'de dünyaya gözlerini açan ve bundan kısa bir süre sonra Homeros ile tanışan ve hala bu tanışıklığın izlerini taşıyan, meraklı bir okurum(!). Aslen "Sosyal Bilgiler" öğretmeni olmama ve "Genel Türk Tarihi" alanında Yüksek Lisans yapıyor olmama karşın okumalarım (az önce bahsettiğim gibi) Homeros ile başlayıp kesinlikle orada son bulmadı! Bugün mesleğim (hem de tükenmek bilmez merakımdan olacak) okumalarım tarih, sosyoloji, felsefe, biyoloji, kimya, fizik, ekonomi ve elbette klasik edebiyat gibi daha burada sayamadığım birçok alana yayılmış durumda. İlk bakışta (daha çok Kant'ın deyimiyle) bu bir disiplinsizlik olarak algılanabilecekse de kendi içerisinde son derece tutarlı ve anlamlı olduğunu hemen belirtmem gerek.

Berk Ulubeli Tarafından Yapılan Yorumlar

Naçizane yorumumu siz kıymetli okuyuculara aktarmadan hemen önce bazı hatırlatmalar yapmalıyım. Öncelikle İskender (Αλέξανδρος - Aleksandros) hakkında yorum yapabilmek için ciddi bir akademik bilgi ve birikime ihtiyaç olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda kıyaslama ve değerlendirme yapabilmek için tüm bu birikimi muhakeme edebilmekte gerekir. Uzun lafın kısası bu yorumun yalnızca “meraklı bir okurun” kaleminden çıkmış olduğunu hatırlatmalıyım.

Daha önce de yapmış olduğum gibi kitaba geçmeden önce yazarı kısaca tanımanın önemli olduğu kanaatindeyim. Albert Brian Bosworth, Oxford’a bağlı Keble College’da önemli klasikçilerden William Spencer Barrett’in hem öğrencisi hem de asistanı olarak göreve başlamıştır. 1967’den 2007 yılına kadar Klasik ve Antik Çağ profesörü olarak çalışmıştır. 2014 yılında hayatını kaybeden yazar, İskender ve Helen kültürü üzerine dünyanın en saygın araştırmacılarından biri olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla kitap sıradan bir İskender ve tarihi olmaktan daha çok akademik bir kitap olarak göze çarpmaktadır. Elbette bu durum (benim gibi) meraklı okuyucular için herhangi bir sorun yaratmamaktadır. Zira kitabın dili ne çok akademik ne de çok kurgusaldır.

Kitap kabaca iki genel başlıktan, yedi alt başlıktan ve iki ek bölümden oluşmaktadır. Bu başlıklara şu an incelemekte olduğunuz sayfadan erişilebildiği için ayrıca buraya yazmayacağım. Kitabın ilk bölümünde (I) İskender’in babası Philippos’un Makedonya adına yaptıkları anlatılarak kitaba giriş yapılmaktadır. Böylece İskender’in tahta çıkışına kadarki süreç hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Akabinde İskender’in kişisel yaşamı, babası ile olan ilişkileri, gençliği, ilgileri vb. gibi bilgilere ulaşıyoruz. Devamında İskender’in Persler ile olan ilişkileri, büyük seferinin başlangıcı, savaşları, fetihleri ve ölümüne kadarki süreci derli toplu bir şekilde okuyoruz. Elbette tüm bu bilgilerin ikincil kaynaklardan derlenmediği ilk başta göze çarpıyor. Zira yazardan kısaca bahsettiğim bölümde de üzerinde durduğum gibi bir klasikçi tarafından yazıldığı hemen anlaşılan kitapta çok ciddi anlamda birincil kaynak kullanımı ile karşılaşmak mümkündür. Her ne kadar İskender ve yaşadığı dönemden günümüze ulaşan birincil kaynak sayısı az olsa da (Arrianos, Strabon, Plutarkhos, Curtius Rufus, Diodoros, Iustin) yazarın bu kaynakları ve üzerine yazılan araştırma eserlerini ciddi manada kullanmış olması okuyucu için çok kıymetli bir yol açmaktadır. Okuyucu dilerse bu birincil kaynakların bir kısmına (Arrianos, Strabon ve Plutarkhos) Türkçede de erişebilmektedir.

Öte yandan yazarın ikinci bölümde (II) konuya daha tematik açıdan yaklaştığı gözlemlenmektedir. Tarihi bir metni coğrafyadan, dönemin dünyasından ve diğer değişkenlerden kopuk bir şekilde okumak baharatsız bir yemeğe benzer. Bu noktada kitabın, İskender’in Hindistan’a yürüyüşü sırasında keşfettiği baharatlardan olacak, ciddi anlamda tatlandırıldığını ifade edebilirim. Hatta kitap öyle bir şekilde hazırlanmış ki İskender’i, seferini ve Makedonya’sını daha iyi anlamak istiyorum diyenin ikinci bölümden başlaması daha anlamlı olabilir. Zira İskender’i İskender yapan önemli unsurlardan biri açıkça ordu düzeni olan Phalanks’tır. Yani bu anabasis (yürüyüş, tırmanış) nasıl oluyor da Hindistan’a kadar ulaşabiliyor sorusunun cevabı İskender’in savaş makinesi ile doğrudan ilişkilidir. Tematik kısmı okuduktan sonra birinci bölümü geçmek bazı şeyleri daha iyi anlamak adına tercih edilebilecek iyi ve alternatif bir yol gibi durmaktadır. Bu bölümde de birincil kaynakların ve araştırma eserlerinin yoğun bir biçimde kullanıldığı ifade etmem gerek.

Sonuç olarak kitap Türkçedeki en derli toplu, akademik ve okunabilecek İskender kitaplarının başında gelmektedir. Zaten konu ile alakalı, olayların yoğun bir biçimde cereyan ettiği bu topraklarda, ne yazık ki fazla seçeneğimizde yok. Anadolu coğrafyasını da kapsamış (sonrasında Helenistik dönem krallıklarının kurulması da dahil) ve bilinen dünyanın seyrini değiştirmiş bu dönemin daha çok araştırılması ve okunması gerektiği kanaatindeyim. Eserin sonuna eklenen kaynakça ve birincil kaynaklar hakkındaki kısa açıklamalar ise derinlemesine okuma yapmak isteyen okuyucular için rehber niteliğindedir. Kitabın diline gelecek olursak, orijinal dili ile karşılaştırmadım ancak çeviriyi iyi ve oldukça akıcı bulduğumu söylemem gerek. Kitabın mizanpajı, kapağı ve diğer fiziki özellerini de beğendiğimi söyleyebilirim. Bu denli önemli bir çalışmayı dilimize yeniden kazandıran Selenge’ye çok teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler!
Yorumumu siz kıymetli okuyucular ile paylaşmadan önce deniz harp tarihi ve savaş gemileri konularında yalnızca meraklı bir okur olduğumu hatırlatmam gerek. Zira “Modern Harp Gemileri” yahut “Savaş Tarihi” hakkında herhangi bir uzmanlığım bulunmamaktadır. Dolayısıyla okuyacağınız bu satırlar meraklı bir okurun naçizane yorumlarından ibaret olacaktır.

Kitaba geçmeden önce yazarı tanımakta fayda olduğu kanaatindeyim. Bu kıymetli kitabın yazarı “Deniz Harp Tarihi” ve “Stratejileri” konusunda uzman bir hocamızdır. Kendisinin şu an yorumlamaya gayret ettiğimiz kitabı haricinde yine ilgili alanda iki farklı kitabı daha bulunmaktadır. Dilimizdeki harp tarihi, bilhassa deniz harp tarihi, konusundaki rafine kitapların azlığını düşünecek olursak derinlemesine okuma yapmak isteyenler için o kitaplara da bakmalarını önerebilirim.

Çalışmaya gelecek olursak; kitap dört ana bölümden oluşmaktadır. Bölümlerin isimlerini, kitabın kitapyurdu sayfasındaki “İç Sayfalara Gözat” sekmesinden ulaşılabileceği için, ayrıca ve uzun uzun burada tekrar etmeyeceğim. İlk bölümde kitabın sonraki bölümlerine hazırlık olarak düşünülebilecek gemicilik ve deniz harbi konularında temel bilgiler yer almaktadır. Bu bölüm, konu ile alakalı ilk kez okuma yapacak okurların oldukça faydalanabileceği bir bölüm olarak gözümüze çarpar. Zira birçok kavram ve terim ile (benim gibi) ilk kez burada karşılaşabilirsiniz ve bu oldukça öğretici bir deneyim olacaktır. İkinci bölümde ise dreadnought, kruvazör, muhrip, fırkateyn vb. gibi birçok savaş gemisinin tarihsel gelişimini, muharebelerdeki rolünü görmek mümkündür. Öte yandan bu gemiler hakkında bilgi edinirken aynı zamanda önemli savaşlar, olaylar, mucitler ve teknolojik gelişmelerden de haberdar oluyoruz. Dolayısıyla kitap harp gemileri ile alakalı askeri konuların ağırlıkta olduğu bir kitap olmasının yanı sıra bilim tarihi konularına kadar genişlemektedir. Elbette iki konu birbirinden ne kadar ayrı düşünülebilir? Üçüncü bölümde ise deniz savaşı alanlarındaki önemli değişimlerden birine, denizaltılara, giriş yapıyoruz! Bu bölümde ilk denizaltı yapımı denemelerinden en karmaşık olanlarına kadar geniş bir skalada bilgi sahibi oluyoruz. Özellikle nükleer güce sahip denizaltıların caydırıcılığı hakkındaki bölümler deniz harp teknolojilerinin ne denli önemli ve caydırıcı olduğu noktasında önemli ipuçları sağlamaktadır. Son bölümde ise donanmaların ağırlık merkezlerinin zamanla uçak gemilerine kaydığını gözlemliyoruz. Ayrıca önemli uçak gemileri, kullanıldıkları savaşlar ve belirleyici rollerini de anlıyoruz. Öte yandan, yine aynı bölümün son kısmında ise amfibi savaş gemileri hakkında bilgi sahibi oluyoruz.

Sonuç olarak kitap Türkçedeki çok önemli bir boşluğu doldurması bakımından oldukça mühim bir konumda yer almaktadır. Hali hazırda meşhur bazı isimlerin kitapları (Alfred Thayer Mahan vb.) dilimize kazandırılmış olsa da (ki baskısı yoktur) alan oldukça sığ bir görünüm sergilemektedir. Sadece bu durum dahi kitabın konuya meraklı okurlar tarafından takdir edilmesi gereken büyük bir emektir. Kitabı okurken bir taraftan da okuduğum ve hakkında bilgi sahibi olduğum gemileri “World of Warships” adlı oyundan simüle edebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Eğer oyunlara merakınız varsa bu oyunu denemenizi tavsiye ederim. Kitabın akıcılığı ve kullanılan Türkçeyi de çok beğendim. Evren hocamızın eline sağlık! Bu güzel kitabı biz meraklı okuyucular ile buluşturan Kronik Kitap’a ve kitapyurdu’na çok teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler!


Naçizane yorumumu paylaşmadan önce birkaç konu hakkında hatırlatma yapmak niyetindeyim. Öncelikle eserin Yunan-Roma tarihi ile Klasik Filoloji alanında çalışan önemli bir bilim insanı tarafından hazırlandığını söyleyebilirim. Dolayısıyla okuyacağınız satırlar fikir özgürlüğü kapsamında yazılmamıştır. Öte yandan belirtmem gereken bir diğer husus ise, kitabın yalnızca kendi ilgi alanıma giren kısımlarını yorumlamanın hem okuyucuyu çok yormayacağını hem de kitap hakkında fikir sahibi edebileceği kanaatindeyim. Zira kitap yaklaşık olarak 250 sayfadan müteşekkil rafine bir çalışmadır. Bu nedenle bilgi birikimimin fazlasıyla yetersiz olabileceği bölümlerde yorum yapmayı (daha önceki incelemelerimde de belirtmiş olduğum üzere) sağlıklı bulmuyorum. Umarım faydalı olur!

Kısaca yazarı tanıyacak olursak: Stanford Üniversitesi, Klasik Filoloji bölümünde görev yapan akademisyenin başlıca araştırma alanları, Yunan ve Roma Tarihyazımı, Latin Sözlükbilimi, Antik Dönem Kültürel ve Entelektüel Tarihi olarak sıralanabilir. Berlin, Kiel ve Oxford’da Klasik Filoloji ve Felsefe eğitimi almıştır. 2004’te Harvard'a yardımcı doçent olarak atanmadan önce Oxford Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydi. Harvard'daki görevinin yanında 2007'de Paris'te École Normale Supérieure'de misafir öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2008/09'da Münih'teki Thesaurus Linguae Latinae sözlüğünün APA üyesiydi. 2009'da Harvard Üniversitesi Klasik Filoloji bölümüne, sonrasında da 2012'de Stanford Üniversitesi’nde yine aynı bölüme doçent olarak atandı. Şu anda da hâlen Stanford Üniversitesi’ndeki görevine ve çalışmalarına devam etmektedir (çalışmaları ile alakalı daha kapsamlı bilgi için kitapyurdu’nun yazar için oluşturmuş olduğu kısa biyografiye bakılabilir ki bu kısa özet oradan alınmıştır).

Kitap sekiz ana bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler ve daha fazlasına “İç Sayfalara Gözat” sekmesi aracılığıyla ulaşılabilir. Kitap Tacitus’un elyazmaları ve bu elyazmalarının peşine düşen meşhur SS ileri geleni Himmler ile başlıyor. Akabinde elyazmasının ve edisyon sürecinin kısa bir tarihçesine değiniliyor. Yazarın klasik filoloji temeli bu bölümleri oldukça faydalı bir hale getirmiş olacak ki heyecanlı bir biçimde bu serüveni okumak mümkün oluyor. Öte yandan kitabın asıl gündemi olan Tacitus’un Germania’sı ile muhtevasına, Nazilerin bu kitap ile ilgilenmelerinin altında yatan fikirlere kitabın ilerleyen sayfalarında rastlamak mümkün oluyor. Yazar Tacitus’un eserini Latince kaleme aldığı dönemlerde “Germanen” kavramı ile günümüzdeki “Germenleri/Almanları” kastetmediğini, bu kavramın (muhtemelen) “Caesar’ın izinden giden Romalılar için kuzeydeki halkları” (s.14) çağrıştırdığını ifade etmektedir. Yazarın da ifade etmiş olduğu üzere Germenleri (belki de Antik Çağ’ın tüm halklarını aynı şekilde değerlendirmek gerekebilir) homojenize etmek mümkün değildir. Dolayısıyla modern bir kullanım olan Germen/Alman milliyet kavramlarını Caesar’ın yahut Tacitus’un bahsettiği Germanen’ler ile eşitlemek teknik olarak mümkün değildir. Benzer bir kavramsallaştırma sorunu “Hunlar” içinde vardır. Zira edebiyatın bize çoğu zaman “Hun” genellemesi altında sunduğu etnonimlerin her zaman Hunlara isabet etmediği görülür. (Asya Hunları – Avrupa Hunları meselesine de bu bağlamda değinilebilirdi ancak konuyu uzatmamak adına es geçiyorum. Yalnızca Hunlardan kastımın yanlış bir tanımlama olmasına karşın “Avrupa Hunları” olduğunu hatırlatmalıyım.) Her ne kadar Hunların yayıldığı coğrafya bulanık bir yapı arz etse de, kabataslak bir biçimde Borusthenēs‘den (Dinyeper) Gallia’ya kadar ki geniş bir coğrafyada Romalılar tarafından Hun adı altında anılan birilerinin olduğu bir gerçekliktir. Ancak bölgede Gotlar, Alanlar ve diğerleri de vardır. Şayet bu topluluklar buharlaşmadıysa Hun adı altında yer yer anılmışlardır ki, Hun şemsiyesi üstlerinden kalkıktan sonra bile yer yer bu kavram (Hun) ile anılmaya devam etmişlerdir. Krebs’in bahsettiği şeyde tam olarak budur. Peki, “Germanen” kavramı ile anılanların ne kadarı bugünkü Almanların atasıdır? Her ne kadar ilgili kavram, bugün aşağı yukarı aynı sembollerle yahut kavramlarla ifade ediliyor olsa da (German), yüklenen anlamlar değişebilmekte ve sapkın ideolojiler tarafından manipüle edilebilmektedir.

Yukarıdaki kavramsallaştırma sorunu ilk kez Krebs tarafından ortaya atılmış bir konu da değildir. H. Wolfram (History of the Goths), W. Liebeschuetz (East and West in Late Antiquity: Invasion, Settlement, Ethnogenesis and Conflicts of Religion) ve W. Pohl’un (Migration, Ethnic Groups and State Bulding) ilgili kitaplarında ve çalışmalarında birkaç on yıl öncesinde de rastlamak mümkündür. Ancak tüm bu yazarlar, ilgili kavramsallaştırma sorununa değinmekle yani tespit etmekle beraber herhangi bir öneride bulunmamışlardır. Bu tespitlerin neredeyse tamamı sezgisel bir biçimde yapılmış olup, herhangi bir metodolojiye de tabi değildir.

Sonuç olarak, her ne kadar batıda çok yeni bir tartışma konusu olmamasına karşın Türkçede benzerine rastlamadığım bir konuyu ele alması bakımından oldukça mühim bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Yukarıda da kısaca değinmiş olduğum üzere yanlış kavramsallaştırmaların modern bilim çevrelerinde hâlâ daha yer aldığını ifade edelim. Belki de bu tip çalışmaların dil çalışmaları ile (semiotic vb. gibi) harmanlanması ilgili konularda çeşitli kazanımlar sağlayabilir. Kitabın kapağını, mizanpajını ve cildini oldukça beğendim. Böylesine faydalı bir kitabı dilimize kazandırdıkları için Runik Kitap’a, çevirmen Bağış Alper Kovan’a ve bizi bu harika kitap ile buluşturan kitapyurdu’na çok teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!

Yorumuma geçmeden önce birkaç hatırlatma yapmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Şöyle ki; roman hakkındaki yorumumu genel hatlar üzerinden siz kıymetli okuyuculara sunmak gayreti içerisinde olacağımı ifade etmem gerek. Aksi halde olay olay anlatarak bir özet sunmanın yararlı olmayacağı kanaatindeyim. Popüler tabir ile “spoiler” içermeyen bir yorum ile karşı karşıya olacağınızı söylemeliyim. Böylece kitabı okumak isteyen okuyucuların, bir sürprizle karşılaşıp heyecanlarını kaybetmelerine neden olmak istemem.

Kitabı bundan yaklaşık olarak 12 sene önce, ilköğretim de öğrenciyken, Türkçe öğretmenimizin tavsiyesi üzerine (ve biraz da sınavda soru olarak karşımıza çıkacak olmasından) okuduğumu anımsıyorum. Tabii o zamanlar okuduklarımızı şimdiki gibi anlamadığımız çok açık. Üzülerek itiraf etmeliyim ki, ilk okumam sırasında çok sıkıldığımı da hatırlar gibiyim. Tabii ki bu deneyimin üzerinden yıllar geçti ve sonunda İnce Memed’in ilk kitabını yeniden, tam tekmil bir biçimde, bitirmiş bulunmaktayım. İlk izlenimimin anlamlı bir biçimde okumakta bu kadar geç kalmış olmanın verdiği üzüntü olduğunu belirtmeliyim. İnce Memed bana, son aylarda daha çok çeviri roman okumuş biri olarak, Türkçe düşünülerek yazılmış bir kitabı okumanın ne kadar lezzetli bir deneyim olduğunu yeniden hatırlattı!

Kitabın içeriğine gelecek olursak, sanki Orta Çağ’ın dillere malzeme olmuş o meşhur “feodal” yapısının ve cehaletin 20. yy’ın başlarında ve hatta ortasında dahi Türkiye’de varlığını koruduğunu görmemize olanak tanıdığını söyleyebilirim. Roman her ne kadar Çukurova ve çevresinde geçiyor olsa da, ülkenin önemli bir kısmının romanda anlatılandan çok da farklı olmadığını söylemek herhalde çok yanlış olmayacaktır. Roman, ağaların hegemonyasında birey olmaktan uzak ve kentleşmenin beraberinde getirdiği “elitlerin” köylüler üzerinden nasıl geçindiğini, topraklarına nasıl çöktüğünü, insanların kendi topraklarında nasıl ırgat olarak çalıştırıldığını ve borç kavramı üzerinden ne ölçüde kazanım sağlandığını (üretim, iş gücü ve kölelik) tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bu durum yalnızca ağaların eylemlerinde değil, gücü yeten sıradan bir insanın bir diğerine kurduğu tahakküm esnasında da beliriyor. Öte yandan yöre halkının eşkıyalar ile olan münasebetine de değinilen romanda insanların ağalar ve eşkıyalar arasında süregelen yaşamları hakkında da fikir veriyor. Her ne kadar romana ismini de veren İnce Memed daha anlayışlı bir portreye sahipse de “Deli Durdu” gibi diğerlerinin ne kadar acımasız olabileceğini de bizlere göstermektedir. Ağalar ve eşkıyalar dışında romanda “hükümet” olarak anılan devletin son derece aciz kaldığına şahit oluyoruz. Hatta öyle anlar geliyor ki adalet sisteminin ve kurumların, belki de henüz yeterince olgunlaşmamış olmasından ve yeterince kanıksanamamış olmasından ötürü, haklıdan ziyade haksızın yanında yer aldığını görüyoruz. Bu durum özellikle “Hatçe” ve “Iraz Hatun” ile alakalı bölümlerde kendini gösteriyor. Yeri geliyor Ali Safa gibi yarı okumuşların insanları birbirine kırdırarak ellerindeki toprağı ve mülkü aldığına şahit oluyor hatta eşkıyalar üzerinden dönen “veraset savaşlarına” tanık oluyoruz.

Son olarak Yaşar Kemal’in coğrafyayı ince ayrıntılarına kadar betimlediğini ve bu durumun anlatıyı ciddi ölçüde güçlendirdiğini belirtmekte fayda vardır. Elbette bu durum bazı okuyucuları sıkabilecekse de dayanmalarını şiddetle tavsiye ederim. Kanaatimce bu güçlü anlatı ve betimleme gücü olayları zihinde canlandırmamıza fayda sağlayacaktır. Diğer taraftan karakterlerin konuşturulması sırasında yerel konuşma biçimlerinin de kitaba yansıtıldığını görmekteyiz. Ayrıca kitabın Cumhuriyet ve kurucu değerlerinin biz sıradan insanlar için ne kadar önemli olduğunu hatırlatması noktasında da kıymetli olduğunu düşünüyorum. Kitabın cildi, mizanpajı ve sayfa kalitesi de son derece yerindedir. Yapı Kredi Yayınları’na, kitapyurdu’na ve Yaşar Kemal’e teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler!