Toplam yorum: 3.284.601
Bu ayki yorum: 6.107

E-Dergi

Berk Ulubeli

Merhaba! 1995 yılında İzmir'de dünyaya gözlerini açan ve bundan kısa bir süre sonra Homeros ile tanışan ve hala bu tanışıklığın izlerini taşıyan, meraklı bir okurum(!). Aslen "Sosyal Bilgiler" öğretmeni olmama ve "Genel Türk Tarihi" alanında Yüksek Lisans yapıyor olmama karşın okumalarım (az önce bahsettiğim gibi) Homeros ile başlayıp kesinlikle orada son bulmadı! Bugün mesleğim (hem de tükenmek bilmez merakımdan olacak) okumalarım tarih, sosyoloji, felsefe, biyoloji, kimya, fizik, ekonomi ve elbette klasik edebiyat gibi daha burada sayamadığım birçok alana yayılmış durumda. İlk bakışta (daha çok Kant'ın deyimiyle) bu bir disiplinsizlik olarak algılanabilecekse de kendi içerisinde son derece tutarlı ve anlamlı olduğunu hemen belirtmem gerek.

Berk Ulubeli Tarafından Yapılan Yorumlar

Naçizane yorumuma geçmeden evvel, her zamanki alışkanlığımı bozmayarak (uzun bir aradan sonra!), kaleme alacağım değerlendirme hakkında kısa bir ön bilgilendirmeyi kıymetli okuyucularla paylaşmayı bir borç bilirim. Öncelikle şunu açıkça ifade etmeliyim ki, Roma sanatı ve ikonografisi üzerine uzmanlaşmış bir sanat tarihçisi yahut arkeolog değilim; dolayısıyla aşağıda okuyacağınız satırlar, akademik bir incelemeden ziyade, bu alana ilgi duyan meraklı bir okurun okumasının ürünü olarak görülmelidir. Bununla birlikte, kitabın içeriğine dair mümkün mertebe ayrıntıya girmekten ve okuyucunun okuma serüvenini olumsuz etkileyecek yönlendirmelerden kaçınmaya çalışacağımı da özellikle belirtmek isterim.

Gelelim Paul Zanker’e ve Roma sanatına!

Roma sanatı denildiğinde çoğu zaman akla gelen ilk imgeler; heykeller, imparator portreleri, zafer takları ve idealize edilmiş bedenler olur. Ancak Zanker’in çalışması, bu yüzeysel algının çok ötesine geçerek, Roma sanatını yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, son derece bilinçli bir siyasal ve ideolojik iletişim aracı olarak da ele almaktadır. Kitap, özellikle Augustus dönemi merkezli olmak üzere, Roma toplumunun değer dünyasının, iktidar anlayışının ve kolektif kimliğinin sanat yoluyla nasıl inşa edildiğini son derece berrak bir biçimde ortaya koymaktadır.

Zanker’in en güçlü yönlerinden biri, sanat eserlerini tek tek betimlemek yerine, onları üretildikleri tarihsel bağlam içine yerleştirmesidir. Heykeller, kabartmalar, mimari düzenlemeler ve kamusal mekânlar; imparatorluk ideolojisinin sessiz ama son derece etkili bir dili olarak karşımıza çıkar. Bu noktada yazar, modern propaganda kavramını anakronik bir biçimde kullanmaktan kaçınarak, Roma dünyasının kendi kavramsal çerçevesi içinde son derece ikna edici bir çözümleme sunmaktadır. Özellikle “ideal yurttaş”, “barış”, “düzen” ve “Roma erdemleri” gibi kavramların sanatsal temsilleri, kitabın omurgasını oluşturmaktadır.

Metnin dili, akademik bir eserden beklenebileceği üzere yoğun olmakla birlikte, gereksiz bir kapalılığa da düşmemektedir. Temel kavramlara aşina olmayan okuyucular için zaman zaman zorlayıcı olabilecek pasajlar mevcut olsa da, Zanker’in açıklayıcı üslubu ve görsel malzemeyle kurduğu güçlü ilişki, bu zorluğu büyük ölçüde telafi etmektedir. Bu sebeple kitabın, Roma tarihiyle yahut klasik sanatla ilk kez temas eden okuyucular için doğrudan bir “giriş kitabı” olmaktan ziyade, temel bir arka plan bilgisi edinildikten sonra okunmasının daha verimli olacağını belirtmekte fayda vardır.

Öte yandan, kitabın yalnızca sanat tarihçilerine değil; Roma tarihi, siyaset düşüncesi ve kültürel tarih ile ilgilenen geniş bir okur kitlesine de hitap ettiğini özellikle vurgulamak gerekir. Zanker, sanat eserlerini “suskun nesneler” olmaktan çıkarıp, Roma toplumunun zihniyet dünyasını anlamamıza imkân veren tarihsel belgeler hâline getirmeyi başarmaktadır. Bu yönüyle eser, okuyucuya yalnızca Roma sanatını değil, Roma’yı anlamanın da güçlü bir anahtarını sunmaktadır. Son dönemde, nümizmatik buluntular, resimsel temsiller ve gündelik kullanım nesneleri üzerinden tarih anlatımı hem giderek yaygınlaşmakta hem de tarihsel yorum açısından son derece anlamlı bir yaklaşım sunmaktadır.

Sonuç olarak, Paul Zanker’in Roma sanatı üzerine kaleme aldığı bu çalışma; sabırla okunduğunda ve metinle diyalog kurulduğunda, okuyucusunu fazlasıyla ödüllendiren nitelikli bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Roma dünyasının görsel diliyle ilgilenen, sanat ile iktidar arasındaki ilişkiyi sorgulamak isteyen yahut klasik çağın ideolojik yapılarını daha derinlemesine kavramayı amaçlayan herkes için son derece yol gösterici bir okuma olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Öte yandan, bir giriş kitabı olarak da değerlendirilebilecek bu eser, okuyucuyu ilerleyen okumalar için teşvik edici bir işlev görmektedir. Runik Kitap’a ve Kitapyurdu’na, bizi uygun, güncel ve içerik açısından dolu kitaplarla buluşturdukları için teşekkürlerimi iletmek isterim.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler dilerim!
Naçizane yorumuma geçmeden önce siz değerli okurlar için, her zaman yaptığım gibi, genel birkaç hatırlatma da bulunmanın gerekli olduğu kanaatindeyim. Öncelikle elimizdeki metin geniş kapsamlı, akademik ve makalelerden oluşan bir kitaptır. Dolayısıyla her bir makaleyi ayrı ayrı incelemek çok mümkün olamayacağı gibi anlamlı da olmayacaktır. Zira makaleler birbirinden farklı uzmanlık alanlarını kapsamaktadır. Bu nedenle kitap hakkında genel bir yorum yapmayı daha faydalı bulduğumu ifade etmem gerek.

Yukarıda da bahsetmiş olduğum üzere kitabın içerisinde “Genel Türk Tarihi” bağlamında birbirinden farklı konular hakkında birçok makale bulunmaktadır. Dolayısıyla alana ilgi duyan herkesin içerisinde ilgi çekici bilgiler bulabileceğine eminim. Öte yandan yine ilgili alanın önemli hocaları hakkında biyografik makaleler (ilk bölüm) bulunmaktadır. Dolayısıyla alana giriş yapmak isteyen genç arkadaşların bilim camiamızın yetiştirmiş olduğu kıymetli hocalar hakkında yine hocalarımız tarafından kaleme alınmış olan bu makaleleri okumalarını faydalı buluyorum.

Kitabın içerisindeki metinlerin birçoğu akademik çalışmalardır. Dolayısıyla alanda çalışanlar için literatür ve ikincil kaynak noktasında da (atıf yapılabilecek, kaynakçalı) bir eser olduğunu söyleyebilirim. Diğer taraftan kitabın (daha da doğrusu makalelerin) kronolojik anlamda çok uzun bir dönemi kapsadığını ifade edelim. Söz gelimi Türk tarihinin erken safhalarından Sovyet dönemine kadar uzanan bir zaman dilimi ile karşı karşıya olunacağını ekleyelim. Bu durumda kitabın çok geniş bir okuyucu kitlesine hitap edebilme potansiyeli barındırmasına neden olmuştur. En başta bahsetmiş olduğum üzere makaleler oldukça geniş ve farklı konularda bilgiler içermektedir. Bahsi geçen bu makaleler yalnızca siyasi tarihi anlatısı ile sınırlı kalmamış tarihsel taksimlendirmeden kavramlara ve tarihyazımına kadar uzanan geniş bir spektrumda yer alır.

Sonuç olarak Türk akademisinin “Genel Türk Tarihi” alanı hakkındaki görüşlerini ve son gelişmeleri okumak için iyi bir çalışma olduğunu ifade edelim. Makalelerin içeriği oldukça akıcı ve iyi görünüyor. Çeviri bir eser olmadığı için anlaşılabilirliği de yüksektir. Kitabın mizanpajı, kapağı ve diğer fiziki özellikleri gayet iyidir. Her makalenin sonunda (akademik olanlar) araştırmacının kullandığı kaynaklar “kaynakça” kısmında listelenmiştir. Bu durum ileri okuma yapmak isteyenler içinde rehber niteliği taşımaktadır.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler!
Naçizane yorumuma geçmeden önce siz değerli okurlar için, her zaman yaptığım gibi, genel birkaç hatırlatma da bulunmanın gerekli olduğu kanaatindeyim. Öncelikle elimizdeki metin geniş kapsamlı ve akademik(!) bir kitaptır. Dolayısıyla her bir mesele hakkında yorum yapmaktansa İskitler özelinde erken Türk tarihi yapılandırması noktasında yorum yapmayı daha faydalı buluyorum. Kişisel merakım ve çalışmalarım da erken dönem Türk tarihi ile alakalı olması bu seçimde önemli baz noktalarından birini oluşturmuştur.

Kitaba gelecek olursak; M. Z. Zekiyev’in iddialarını bazı temel yaklaşımlara dayanarak sunma gayreti içerisinde olduğu ifade etmemiz gerek. Bu noktada yazarın Avrasyacı perspektifte olduğunu söyleyelim. Bu durum iddialarını okurken hatırlamamız gereken bir önemli bir noktadır. Çünkü meseleler bu pencereden yorumlanmaktadır. Yazar, Hint-Avrupa merkezli teorileri şiddetle reddederken bu teorilerin siyasi-ideolojik hedefleri olduğu konusunun altını çizer. Zekiyev konu ile alakalı: “Bu teori (İskitlerin Hint-Avrupalı bir kavim olması), göründüğü kadarıyla Hint-Avrupa halklarının ata yurdunu genişletme imkânı sağladığı için cazip hale gelmişti,” der. Özellikle II. Dünya Savaşı’na doğru giden süreçte Ratzel’in Lebensraum (yaşam alanı) fikri Almanları tarihsel kökenleri olarak saydıkları Germenlerin yaşadığı sahaları topraklarına katmak suretiyle harekete geçmeye teşvik etmiştir. Dolayısıyla İskit gibi köken meselesi tartışmalı olan kavimlerin modern dünyada sahiplenilmesinin hakikaten de siyasi-ideolojik bir tarafı olabilir. Zekiyev’in kitabı akademik bir çalışmaymış gibi görünür fakat batı standartlarında bir araştırma/inceleme olmadığı apaçık olarak anlaşılır. Sözgelimi bazı öneriler ve bu önerilerin doğruluğunun ölçüsü olarak, öneri sahiplerinin “Sorbonne’da okuması” yahut “çok dil bilmesi” gösterilir. Bu tip ön yargılar kuşkusuz kabul edilemezdir. Benzer bir yaklaşım ile Nazileri destekleyen dünyaca ünlü bilim insanları var diye Nazi hareketi yahut Hitler haklı çıkarılabilir mi? Öte yandan yazarın ele aldığı konunun genişliği, gerektirdiği yetkinlikler ve tarihin doğası gereği bazı dönemlerinin karanlıkta kalmak zorunda olduğu hesap edildiğinde oldukça zor bir konu hakkında kalem oynatıldığını ifade etmek gerek.

Yazar İskitlerin kökeni meselesi hakkında zorunlu olarak Herodotos’a göndermelerde bulunur. Ancak Eskiçağ tarihi çalışanların bilhassa takdir edeceği üzere klasik kitaplar ciddi metinsel zorluklar barındırır. Öncelikle bu kitapların hiçbirinin müellif nüshası elimizde değildir. Elimizde bulunan en eski nüshalar genellikle X.-XIII. yy.’dan kalmadır. Herodotos gibi MÖ V. yy.’da yazıldığı düşünülen kitaplar da durum bu anlamıyla ciddi bir sorun teşkil eder. Zira müellifin eseri gerçekten MÖ V. yy.’da yazdığını kabul ettiğimiz takdirde eldeki en eski yazılı metin neredeyse 1500 sene sonrasına aittir. Bu noktada birden çok kere kopya edildiği derhal anlaşılacaktır. Müstensihlerin her biri bu kopyalama işlemi sırasında orijinal nüshada olmayan eklemeler yapmış yahut var olanları, son derece keyfi bir biçimde yahut patronaj gereği, çıkarmış olabilir. Hal böyleyken önümüze böyle bir metin alarak “evraka” demenin kaçınılmaz bir çekiciliği olduğunu kabul etsek de teknik olarak bu eylemin doğruluğunun tartışılabilir olduğunu unutmamak gerek. Zekiyev bu noktada metin hakkında bazı teknik detaylara ve tartışmalara yer vermiştir. Bilindiği üzere Thukydides dahi (MÖ IV. yy.) Herodotos’u kitabı özelinde eleştirmektedir. Dolayısıyla bir metin olarak Herodotos’un eleştirilmeye başlanması neredeyse birkaç bin yıl geriye gitmektedir.

Diğer bir konu ise, yukarıda da bahsedilmiş olduğu üzere, incelenen dönemin genişliği ve gerektirdiği yetkinlikler meselesidir. İskitler özelinde bir konu çalışılacaksa öncelikle veri havuzu oluşturulmak durumundadır. Bu veri havuzunun önemli bir bölümünü Grekçe oluşturmaktaysa da Asurca, Persçe vb. diğer komşu uygarlıkların geriye bıraktığı bakiyelerin kendi dillerinde incelenmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere İskitlerden elimize ulaşan herhangi bir yazılı metin yoktur. Ancak Herodotos gibi isimlerin yahut bazı yazıtlardan elde edilen birkaç sözcüğün İskitler ile ilişkilendirilmesi söz konusudur. Bu sözcükler üzerine her iki yazarda yorum yapmakta ve bu sözcükler Türkçe ile ilişkilendirilmektedir. Biz bu konuda yorum yapamaya yetecek düzeyde bilgi birikimine yahut diller hakkında yorum yapabilecek yetkinliğe sahip olmasak da Hunlar hakkındaki tartışmalardan yola çıkarak birkaç çıkarım yapmanın yerinde olacağı kanaatindeyim. Öncelikle eldeki veriler ana kaynaktan yani İskitlerin kendisinden geliyor değildir. Sözgelimi Herodotos tarafından Grekçe formlarıyla aktarılmış yahut Asur yazıtlarında yine yerel dilin sınırlı formlarıyla günümüze ulaştığı açıktır. Bu durumu günümüzden bir örnekle açıklayacak olursak çikolata kelimesini örnek olarak gösterebiliriz. Bu kelime muhtemelen cioccolata formundaki İtalyanca aslından dilimize geçmiştir. İtalyancaya ise muhtemelen yerli Amerikan dillerinden yahut İspanyol kolonileri vasıtasıyla geçmiş olmalıdır. Çikolata kelimesi ile cioccolata arasındaki belirgin yapısal farklar ilk etapta göze çarpmaktadır. Ayrıca ana kaynaktan alınan herhangi bir kelime alıcı tarafından (Herodotos yahut Asur metin yazarları) kendi diline uyarlanmış olabilir. Benzeri kelime alışverişlerinin yahut bir dilden diğerine yapılan aktarımlarda yaşanan doğal bozulmaların geçmiş dönemlerde de yaşandığını varsaymak çok iddialı bir yorum olmayacaktır kanaatindeyim. Dolayısıyla kendisi hakkında kendi dilinde bakiye bırakmayan oluşumların dolaylı yoldan edinilen kelime dağarcığı oldukça tartışmalı bir konudur.

Elbette yalnızca dil ve bakiyelerinin incelenmesi yeterli değildir. Farklı disiplinlerden yardım almak kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu noktada Arkeoloji bir disiplin olarak görüş alanı içerisine dahil olur. Yazar yer yer arkeolojik malzemeyi kullanır. Ancak arkeolojik veriler de, diğer tüm veriler gibi, kronoloji geriye sarıldıkça hakikati anlama noktasında zorluklar çıkarır. Bugün Herodotos üzerine yapılan çalışmalarda arkeolojik malzemenin Herodotos’un anlatılarının en azından bir kısmını doğrulayabildiğini ekleyelim. Ancak Frederic Barth’ın da ifade ettiği üzere maddi kalıntılar her zaman mutlak sonuç vermez. Söz gelimi Hsiung-nu/Şyunğ-nu (Asya Hunları) dönemi ile ilişkilendirilen ve ilgili bölgede bulunan bir kazan ile Panonnia’da (Macaristan civarında) bulunan ve Hunlar (Avrupa Hunları) ile ilişkilendirilen bir kazan fiziki form anlamında ciddi benzerlikler taşır. Kimi araştırmacılar iki siyasi teşekkül arasındaki bağlantının önemli göstergelerinden biri olarak bu kazanı gösterir. Ancak bu tip bir maddi kalıntı aradaki bağlantıyı kurmak için yeterli midir? Maddi unsurların coğrafyadaki gezinimi birbirinden çok farklı nedenlere dayalı olabilir. Sözgelimi bu kazan ticaret yoluyla, bir ganimet olarak yahut münferit bir ya da bazı kişiler tarafından farklı coğrafyalara götürülmüş olabilir. Dolayısıyla tek bir maddi unsur öğesi üzerinden ciddi özdeşleştirmeler yapmak teknik anlamda sakıncalı olabilir. Öte yandan aradaki bu özdeşlik meselesini güçlendirecek tarihsel kayıtlardan da yoksun olduğumuzu belirtmek gerek. Zira Asya’dan tarihin birçok döneminde benzer göç hareketleri yaşandığı bilinse de ilgili dönem özelinde tarihi kayıtların sessiz kaldığını ifade etmeliyiz. Benzer durumların İskitler içinde geçerli olduğu kanaatindeyim.

Değinilmesi gereken bir diğer husus ise “Türk” kavramının ortaya çıkması meselesidir. Zira bugün batıda ciddi anlamda geçerliliği olmasa da hem Türk akademisinde hem de bazı doğu akademilerinde İskitlerin Türk olduğu meselesi, yukarıda da görüldüğü üzere, kabul görmektedir. Peki, Türk kavramından ne anlamamız gerekiyor? Türk kavramı bugün kullandığımız formuyla Roma edebiyatında yaklaşık olarak VI.-VII. yy.’da görünür hale gelmiştir. Bu durum Türk kavramını Türk Kağanlığı yazıtlarından birkaç yüzyıl önceye götürmektedir. Muhakkak bundan öncesi de vardır denilebilir. Ancak Türk kavramının bir hanedana yani asil bir kana mı gönderme olduğu yoksa bir topluma mı gönderme olduğu konusu tartışmalıdır. Ayrıca kavramın Roma edebiyatında görünür hale geldiği yüzyıllarda klasik yazarların bahsetmiş olduğu İskit kavramı da ciddi dönüşümler yaşayarak Karadeniz’in kuzeyindeki Gotlar, Alanlar, Hunlar, Tatarlar ve hatta Ruslar için dahi kullanılmıştır. Tarihi bir bilim olarak kabul ettiğimiz takdirde Türk kavramı ortaya çıkmadan çok uzun yüzyıllar önce yaşadığı varsayılan İskitlerin kendisinden yüzlerce yıl sonra ortaya çıktığı anlaşılan bir kavram ile anılması teknik olarak tartışmalıdır. Elbette “kültürel kodlar” noktasındaki benzerlikten bahsedilebilecekse ve İskitlerin gerçekten de Türk Kağanlığı’nın yaşadığı coğrafyadan bölgeye intikal etmiş olması mümkünse de bunu bir olasılık olarak ifade etmek, eldeki veriler ışığında, daha makul olabilir. Günümüzde müspet bilimler ile uğraşanlar dahi meseleler hakkında oldukça dar ve sınırlı çerçeveler içerisinde mutlak sonuçlar verebilirken, sosyal bilimcilerin bu kadar geniş meseleler hakkında “-dır/-dir” şeklinde kesin ve keskin ifadeler kullanması yanlış bir yaklaşım olabilir. Öte yandan bu yanlışlık doğal olarak sosyal bilimlerin beka sorununu da ortaya çıkarmaktadır.

Sonuç olarak Sovyet akademisinin İskitler ve erken Türkler hakkındaki görüşlerini okumak için eşsiz bir kaynak olduğunu ifade edelim. Kitabın çevirisi oldukça akıcı ve iyi duruyor. Elbette Rusça ile karşılaştırma imkanım bulunmuyor. Kitabın mizanpajı, kapağı ve diğer fiziki özellikleri gayet iyi. Bu noktada tek eleştirebileceğim husus kitabın kaynakça kısmıdır. Zira olduğu gibi Rusça aslından kopyalanıp eklenmiş gibi görünüyor. Son olarak kitabın karşılaştırmalı olarak okunmasının daha da faydalı olacağı kanaatindeyim.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler!
Naçizane yorumuma geçmeden önce siz değerli okurlar için, her zaman yaptığım gibi, genel birkaç hatırlatma da bulunmanın gerekli olduğu kanaatindeyim. Öncelikle elimizdeki metin kurgusal bir metin olduğundan içerik hakkında tabiri caizse “spoiler” vermeyecek ve genel hatlar üzerinden gideceğimi belirtmeliyim. Zira olayları anlatarak kitabı okurken alacağınız keyfi baltalamak istemem. Diğer yandan edebiyat konusunda yetkinliği olan biri de sayılamayacağım için burada okuyacaklarınızı “meraklı bir okurun” yorumları olarak değerlendirmenizi rica edeceğim.

İlk kitapta olduğu gibi ikinci kitabın da son sayfasını okuyup, kapağı hafifçe kapattıktan sonra içimde bir “geç kalmışlık” hissi oluştuğunu belirtmeliyim. Eğer ertelemek gibi bir niyetiniz varsa kesinlikle bunu yapmayın!

İlk kitapta karşımıza çıkan feodal düzen ve temsilcileri, eşkıyalar, hak yiyenler ve tüm bunların altında ezilen insanlar çarpıcı bir şekilde betimleniyor. Yine metnin teması Çukurova ve civarları olsa da aslında tüm memlekete ışık tuttuğunu söylemekte herhangi bir beis görmüyorum. Ancak şu an incelemekte olduğumuz ikinci kitap ilk kitaba nazaran daha fazla tasvir barındırmaktadır. Bu durum ise özellikle konunun temelini teşkil eden Çukurova ahalisini daha iyi anlamımıza olanak sağlıyor. Öte yandan yazarın kahramanımızı konuşturduğu birçok paragraf sanki sosyolojik tahlillerde barındırmaktadır. Bu durum bilhassa sonlara doğru yaşanan hadiselerde doruk noktasına ulaşmaktadır. Bugün de biliyoruz ki ne Abdi Ağa bitecek ne de Ali Safa Bey… Ancak bu konunun bir diğer tarafı ise ne yazık ki kitapta da anılan köylülerin bu feodal beylere olan tutumudur. Hamza Ağa’nın köye gelişini köylüler şu şekilde ifade etmektedir "Bunca yıl adamların toprağını ektik biçtik. Şimdi Hamza Ağamız, toprağın sahibi geldi, geri aldı topraklarını. Gene de Allah razı olsun, ambarlarımız tahıl dolu, ineklerimiz çifte buzağılı, peteklerimizden ballar taşıyor, öküzlerimiz, atlarımız çifter çifter... Ağasız köy olur muymuş, başsız beyinsiz kaldık, birbirimize düştüydük. İyi ki geldi Hamza Ağa, azıcık daha gecikseydi biribirimizin gözünü oyacaktık, iyi ki tez günde ulaştı Hamza Ağa da dizginleri eline aldı." Cumhuriyetimizin en önemli kazanımlarından olması gereken bu konuların, hala yıkıcı bir şekilde güncelliğini koruduğunu görmek oldukça da üzücü bir durum. Belki de yazarın temas etmek istediği önemli noktalardan biri de bu olabilir. Benzer durumların Anadolu’nun çeşitli yörelerinde hala daha devam ettiğini görüyoruz ne yazık ki. Yine de kitabın sonlarına doğru daha çok “hükümet” şeklinde anılan devlet mekanizmasının ağalar üzerindeki etkileri de hissedilmeye başlıyor. Öte yandan özellikle “Sarı Karınca” ve “Yağız At” ile alakalı bölümleri oldukça etkileyici bulduğumu da ifade etmem gerek.

Son olarak kitabın içeriğinde, ilk kitaba nazaran, tasvir noktasında önemli geliştirmeler var. Bazı okuyucular için ilk başta sıkıcı gibi gözükebilecekse de dayanmalarını şiddetle tavsiye ederim. Anlatının güçlü noktalarından biri de bence budur. Diğer taraftan karakterlerin konuşturulmasında yine yerel ağızlar kullanılmış ve benim gibi bir süre ara verdiyseniz kısa bir süre alışmakta zorlanabilirsiniz; ancak sonrasında metnin oldukça rahat bir biçimde ilerlediğini ifade edelim. Kitabın baskı kalitesi, mizanpajı, cildi ve kapak görseli oldukça hoş. Bize kitabı ulaştıran kitapyurdu’na ve Yapı Kredi Yayınları’na teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler dilerim!
Genevieve Gornichec hakkında çok detaylı bilgiye ulaşamamış olsam da kendisinin tarihçi olduğunu ve Vikingler üzerine çalıştığını görebildim. Dolayısıyla, Kuzey Avrupa mitlerinin de çalışma evrenine girdiğini söyleyebiliriz. Bu durum okuduğumuz/okuyacağımız kitabın, işin mutfağından gelen biri tarafından yazıldığını anlamamız için yeterlidir. Öte yandan, ben bir edebiyat yahut roman eleştirmeni olmadığım için aşağıdaki yorumları yalnızca meraklı bir okurun düşünceleri olarak yorumlamanızı rica edeceğim. Son bir not olarak ise “spoiler” vermemek adına kitabı genel hatlarıyla yorumlamaya çalışacağımı da belirtmek isterim. Keyifli okumalar!

Kitaba gelecek olursak… Nereden başlasam bilemiyorum. Daha önce benzer yapıda 3 kitap okumuş olmama karşın (Ben Kirke – Kızların Suskunluğu - Akhilleus’un Şarkısı) ben de çok ayrı bir etki yarattı. Ben, bu tip kitapları bir “yeniden okuma” olarak yorumluyorum. Zira ana hikayelerde, destanlarda kıyıda köşede kalmış, çok tanınmayan isimlerin ardına bir bakış atma noktasında bu saydığım kitaplar oldukça başarılı çalışmalardır. Bu bakış sırasında meşhur diğer karakterlerin de romanın evreni içerisinde yer alması, ciddi anlamda keyifli bir okuma sunması açısından önemlidir.

Bugün İskandinav Mitolojisi yahut Yunan Mitolojisi hakkında hemen herkesin belki az, belki de çok bir şeyler bildiğini varsayıyorum. Ancak bu bildiklerimiz genellikle erkek egemen bir dünyanın günümüze ulaşan iz düşümleri. Akhilleus’u, Hector’u, Odin’i, Thor’u yahut Loki’yi vs. biliyoruz. Üstelik bunları film sanayileri vasıtasıyla bambaşka şekillere sokuyoruz. Peki ya kadınlar? Kadın karakterlerin (Tanrı değillerse) hayatları hakkında her zaman olduğundan çok daha şanssız bir konumdayız. Ayrıca günümüze kadar ulaşmayı başaran bu destanlar, çoğu zaman eksik veya bir kısmı kayıp bir yapı arz etmektedir. Bu yapıyı bir yapbozun bütünü olarak düşünecek olursak, epey bir parçanın eksik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yani günümüze ismi dışında herhangi bir bakiye bırakmayan birçok karakter bulunmaktadır. İşte bunlardan biri de “Angrboda” namı diyar Yaşlı Cadı’dır. Yazarın kitabın sonuna eklediği küçük bir bölüm olan sözlük kısmında da belirtildiği gibi, Angrboda hakkında günümüze ulaşanlar yalnızca birkaç kısa mısradan ibarettir. Ancak, yazar (hemen künye kısmından da görüleceği üzere) bu kısıtlı materyalden 300 küsür sayfalık bir metin yazmayı başarmıştır. Dolayısıyla yazarımızın tarihçi kökeni, yukarıda saydığım eksiklikler ve kayıpları bilinenler üzerinden yeniden inşa etmesine olanak tanımıştır.

Kitap, bilinen İskandinav Mitolojisi ve popüler evreni üzerine inşa edilmiştir. Odin, Thor, Loki, Freya, Skadi vb. birçok tanrı, kitabın içerisinde bilinen mitolojideki konumlarıyla tutarlı bir biçimde anlatılmaktadır. Elbette bu bir roman olduğu için ve evrenin birçok kısmı eksik olduğundan yazarımız, yapbozun eksik kısımlarını kendince doldurmuş ve bence muhteşem bir iş çıkarmış. Açıkçası ilk sayfalarda daha önce okuduğum kitaplardaki kadar heyecanlanacağımı hatta üzüleceğimi düşünmemiştim ancak kitabın özellikle sonu Ragnarök gibi bir yok oluş öncesinde boğazınızı düğümleyebilir!

Sonuç olarak, yazarın anlatımı, kitabın olay örgüsü, evreni ve karakterleri muhteşem bir uyumla harmanlanmış. Kitabı orijinal dili ile kıyaslamadım ancak kitabı okuduktan sonra hissettiklerimi sağlayabildiğine göre çevirinin de başarılı olduğunu düşünüyorum. Ancak kitabın içeriğinde çok ufak bir sıkıntı var. Şöyle ki 79. sayfanın 5. paragrafının son cümlesinde aşağıya kayan satırda bir atlama olabilir. Zira “şimdilik Asgard’da kala-” kısmından hemen sonra “Sen iyi misin?” şeklinde bir soru cümlesi ile karşılaşıyoruz. Buradaki atlama birkaç kelime yahut birkaç cümle olabilir. Konu bütünlüğü noktasında herhangi bir sıkıntı yaratmıyor ancak gözden kaçmaması adına uyarıyı yapmış olalım belki bundan sonraki baskılarda giderilmiş olur. Diğer taraftan kapak tasarımı, kağıt kalitesi vb. konularda harika bir iş çıkarılmış. Kitabın sonuna eklenen “sözlük” kısmı sayesinde mitolojiye hâkim olmayan okuyucuların da bütün soru işaretleri giderilmiş. Elbette, öncesinde ilgili konular hakkında yazılmış bazı temel kitapları okumak, yazarın anlatımı sırasında neleri değiştirdiğini yahut farklı yorumlandığını görmek noktasında da fayda sağlayabilir.

Herkese bol kitaplı ve sağlıklı günler!