Toplam yorum: 3.285.218
Bu ayki yorum: 6.744

E-Dergi

econozzy Tarafından Yapılan Yorumlar

10.10.2001

Kitapta otuz hikaye var. Yazar, "her hikayeye bir gün verirseniz, Komiser Montalbano ile otuz gün birlikte olacaksınız" diyor okuyucusuna. Ama, ince bir mizah içeren ve kendine özgü bir adli vakalar demeti sunan bu hikayeleri bir solukta okuyabilirsiniz.

Andrea Camilleri, kahramanı Montalbano'nun merceğinden Sicilya gerçeğini yansıtıyor. "Komiserin içine karıştığı otuz olayın hepsi neyse ki kanlı değil, gerçek olmayan hırsızlıklar, eşler arasındaki sadakatsizlik, hafıza araştırmaları gibi konular da var". İtalya'nın; feodal ilişkilerin tümden tasfiye edilemediği ve Mafya'nın neredeyse yasal bir güç sayıldığı bu en geri kalmış bölgesinde yaşanan "gündelik" olaylar, herhalde polisiye kurgularda bulabilirdi en iyi temsilini. Kahramanımız ise tam bir filozof..! Sicilya'nın, Sicilyalı'ların ruhunu çok iyi tanıyor. Bir çok öyküde kafasını yormuyor bile. Kadın-erkek ilişkilerinin veya maddi çıkarların insanları nelere sürükleyebileceğini farkında. Aslında, yüce bir adalet duygusu falan da yok Montalbano'nun. Suçluları yakalamış olmaktan dolayı mutlu olmadığı gibi, bazı cinayetler hakkında katile neredeyse hak veriyor. Çünkü o da bir Sicilyalı ve Sicilya'daki farklı adalet anlayışına inanıyor. Bir yönüyle, orta sınıf Fransız insanının temsili olan ve detektifliği meslek kabul eden Maigret'i andırıyor. Ancak Maigret kadar ciddi de değil. Eğer bir akrabalık aranırsa, Montalbano'ya en uygun çözümleyici tipi olarak Borges'in Don İsiodore Parodi'sini gösterebiliriz. Camilleri'nin esprili hikayeleri ve hayat yorgunu komiseri, Borges'in Bustos Domesq müstearı ile yazdığı polisiye öykülere çok yaklaşıyor. Çetin Altan'ın "Rıza Beyin Polisiye Öyküleri" ile de benzerlikler kurulabilir.

10.10.2001

Islak Kentin Kızları'nı bir roman olarak başarılı bulmak mümkün değil. Oldukça özensiz ve savruk bir kurgu ile yazılmış, bazı kavramlar olayın geçtikleri tarihlerden bağımsız olarak kullanılmış ve hepsinden önemlisi roman kahramanları yazarın elinde okuyucuda duygusal bir etki yaratmanın oyuncağına dönüşmüş. Yazar, sık sık zaman içerisinde zıplamalar yapıyor hikayesini bugünlere taşıyabilmek için. Siyasi tarih aile tarihine yalnızca Demokrat Parti döneminde biraz olsun yansıyor; ne 12 Mart ne 12 Eylül hissedilmiyor bile. Çünkü yazarın meselesi zaman ve mekan içinde olgunlaşan insanlar yaratmak değil; iyilerin iyi, kötülerin kötü, zayıfların zayıf, zalimlerin de hep zalim olduğu bir hikayede Türkiye’yi sarsan olayların elbette bir önemi olmuyor.

Nedensellik bağları da çok zayıf. Mesela, Alim karısının ölümünden sonra üç küçük kızı ile yalnız kaldığında, onları üvey ana eline bırakmak istemez. Ne fedakar baba diye düşünmeyin; çocuklarını tuttuğu gibi kaç zamandır görmediği kardeşi Feyzi’nin evine, Feyzi’nin nikah bile kıymadığı karısının bakımına terk eder. Dört yıllık bir sürede, kızların akıl almaz işkencelere göğüs germesi, Kemalettin Tuğcu’nun klasiklerine bir gönderme, acıların yazarına bir saygı duruşu gibidir. aynı hicranlı sahneyi Piraye’nin ölümü sırasında daha da ağdalı bir biçimde tekrarlar Zerrin Koç. Yeryüzünde ve günümüz Türkiye’sinde insanların -özellikle de kadın ve çocukların- çok ağır baskılara, şiddete ve acıya maruz kaldığını biliyoruz. Ancak, çekilen sıkıntıları -isterse hepsi de gerçek olsun- alt alta yazarak bezer bir duygu elde etmek mümkün değildir edebiyatta. Sanıyorum yazarla anlatıcı arasındaki fark da bir duyguyu estetik olarak yeniden yaratabilmekte yatıyor...!
10.10.2001

Çocukluktan arkadaş iki sert ve kötü adam; Kinyas ve Kayra’nın Kuzey Afrika sahillerinde başlıyor öyküsü. Uyuşturucu işlerine giriyor, adam öldürüyor, en güzel kadınlarla sevişiyorlar. Kitabın birinci bölümünde, kahramanlarımız Afrika’da uyuşturucu işindedirler. Bol miktarda adam da öldürdükten sonra izlerini kaybettirmek için zor bir gemi yolculuğuyla Meksika’ya geçerler. Orada da boş durmayacaklardır elbette. Paraları bitince, Amerikalı bir zenginin kızını fidye için kaçırırlar, tecavüz ederler, parayı alınca kızı ve babasını öldürürler. Böylelikle Meksika günlerinin de suyu ısınır. Sahte pasaportlarla -birazcık da memleket hasretiyle- İstanbul’a gelirler. Birkaç günlük gezip dolaşmanın ardından, Kinyas bir mektup bırakarak yolunu ayırır Kayra’dan.

Kayra, yoluna kaldığı yerden -batakhanelerden- devam eder. Afrika’ya dönüp, kara kıtanın karanlık alemlerine dalar, bir dostunu satma pahasına büyük paralar kazanır, Anita isimli genç ve güzel bir kadınla -hiç bir yaşam sevinci olmaksızın ve ölümü bekleyerek- bir ilişki kurar, ama kendini aşka kaptırmaya niyetli değildir. Kinyas ise ailesi ile buluşmayı tercih etmiştir. Onun bundan sonraki yaşamı Ankara’da sürer, gerçek kimliğine bürünür, Tolga ismini yeniden benimser. Sıradan insanlar gibi iş-güç sahibi olup çoluk çocuğa karışacağı günlere doğru ilerlerken, arkadaşı Kayra’yı da bir umut olduğuna inandırmayı hayal etmektedir. Romanın sona erdiği noktada, yazarın verdiği ipuçlarıyla Kinyas’ı bir tehlikenin beklediği sezdirilir...

10.10.2001

Son birkaç yıldır Bosna’dan hep savaş haberleri alır olmuştuk.
Drina suyunun üzerindeki tarihi köprü de, Bosna’daki kanlı
savaş sırasında sık sık gazetelere taşınmış, Sırp
bombardımanı sonucu ağır hasar görmüştü. Sadrazam Sokullu
Mehmet Paşa’nın doğduğu topraklara, Bosna’ya hediyesiydi bu
köprü. Müslüman ve Hristiyanların; Türk, Boşnak, ve Sırp
halklarının yüzyıllar boyu kah iyi komşuluk ilişkileriyle kah
düşmanlıklarla birarada yaşadığı Saray-Bosna’nın simgesi
haline gelen Drina Köprüsü, işte bu yüzlerce yıllık tarihin,
dostlukların, acıların, sevinçlerin, savaşların ve istilaların
tanığıydı.

Sözünü ettiğim tarihi köprünün öyküsünü anlatan “Drina
Köprüsü”, Türkiye’de yayınlandığı yıllarda oldukça ilgi
çekmiş, hakkında çok sayıda kritik yapılmıştı. Mesela 1962
tarihli Vatan gazetesinde, kendisi de roman yazarı olan Samim
Kocagöz şöyle tanıtmıştı kitabı; “büyük bir ilgi ile
okuduğum bu roman, doğu ile batının ilişkilerini, toplumların
doğudan batıya, batı anlayışının doğuya –manevi anlamda-
geçişini büyük bir başarı ile anlatıyor. Yazar, Sava nehrine
dökülen Drina suyu üzerindeki bir köprüyü ele alarak, bu
köprünün başındaki Vişegrad kasabasının orta çağdan
günümüze gelen serüvenini ilginç bir kuruluş ve dille
anlatmış… Drina Köprüsü, doğudan batıya, altından geçen
sular gibi Osmanlılığı geçirmektedir. Doğu ile batıyı
kaynaştırmaktadır. Yüzyıllar boyunca doğudan batıya olan bu
akış, bir zaman geliyor ki tersine dönüyor… Andriç’in şu
görüşü ne kadar yerinde; Balkan savaşından sonra yitirilen
ülkeler için Türk gençleri, Müslüman unsurlar ah vah ederken
Bosnalı gençler, Sırp gençleri Viyana, Prag üniversitelerinde
okuyorlar… Sırplar, Hırvatlar, Slovak milliyetçilik fikirlerini
geliştiriyor, sosyalist görüşler yayıyorlarken, Müslümanlar,
Türkler, hala Drina köprüsüne bakarak eski günlerini anıyorlar
10.10.2001

İlginç isimler verilmiş 10 öykü var kitapta. Mekanın İstanbul
olarak seçildiği ilk iki öykü birbirini tamamlar nitelikte.
Özellikle ilk öyküdeki duvarlarla çevrilmiş tozlar içindeki
terkedilmiş Beyoğlu, kara ütopyaları andırıyor ve bir o kadar da
gerçek hayatla içiçe. İsmail Güzelsoy, gerçeküstü bir kurguyla
yakın dönemlerin siyasi tarihine değiniyor. Ardından gelen
öyküler de -sonuncu hariç- yine bir bütünsellik sağlıyor.
Aslında anlatının etkisi üzerine kurulu ana tema ile bütün
öyküler bağlanıyor birbirine.

Mizahı da seviyor yazar; hikayelerde yer alan isimler sık sık
birbirine geçiyor hatta kapak fotoğrafının sahibi Osman Hat bile
katılmış İsmail Güzelsoy’un post-modern dünyasına. Metinlere,
gerçeğin kapısını açacak sırlara ve bir anlatının (müzikle
de olabilir) önemine yapılan kurmacaları sevenler için
kaçırılmaz bir fırsat “Seni Seziyorum”. Ancak kolay bir metin
de değil. Zaman zaman bir bulmacaya dönüşüyor, kimi kez yazarın
yazarken eğlendiğini farkediyorsunuz. Binbir Gece Masallarına,
Borges’e, Agatha Christie’ye göndermelerle dolu. Ama asıl
önemlisi İsmail Güzelsoy’un dili. Eski zamanları da, şimdiyi de
anlatırken hem akıcı hem de kelimeleri yerli yerinde kullanabiliyor
ve nedense eskidiği söylenen Osmanlıca kelimeleri şiirsel bir
tınıya dönüştürüyor.