"Ölüm bilinci bizi daha yoğun yaşamaya yöneltir." Sanırım 213 sayfalık bu kitabın özeti bu cümlede.
Yaşamı rutinin içerisinde anlamsızlaşan, anlam arayışında varlığını sorgulayan bir genç kadın Veronika. Başarısız bir intihar ve her dakika ölümü bekleyerek geçirilen Slovenya'da Village adlı bir deliler hastanesi. Kırılgan yaşamların kişilikleriydi bu hastanedekiler ve her biri ayrı bir hikayeydi.
Hastanenin başhekimi ve bütün kurgunun oyuncusu Dr. İdgor, eşini ve işini kaybetmiş panik atak sanrıları yaşayan Avukat Mari, gençliğin bunalımlarıyla bir arayış içindeki Eduard ve düzenli bir evlilik hayatının rutininde, geçmişin günahlarını hatırlayıp depresyon ve bunalımlardaki Zedka. Onlar mı hastaydı yoksa Village'nin dışındaki normal denen yaşamlar mı? Neydi bu normal? Delilik normalin neresinde oluşuyordu? Kim oluşturdu yaşamın normallerini?
Kitap, ilk yurt gezim (iş dolayısıyla) Slovenya'nın başkenti Ljubljana'da geçiyor olması beni içine çekti farketmeden. Ljubljana'ya indiğimde şehrin sokaklarındaki o mistik ve ortaçağ havası beni kitaba bağladı sanırım, meydandaki şair Prešeren heykelini hatırlamasamda. Belki bu sebeple sardı bu kitap beni, kişisel gelişim kitaplarına karşı olmama rağmen okuttu kendini veya Village tımarhanesinin o sıcak, yaşanır ve tüm sorunlardan uzak hali. Böyle bir tımarhanede yaşamayı ilk defa istedim, yoksa hep var mıydı içimde kendimden ve hayattan kaçmak adına. Akvaryumda balık gibi yaşamak mıydı benim özlemim, korunaklı ve seyirci şeklinde.
Dili ve okuması bu tarz sevenler için güzel gelecek ve keyifle okunacak bir kitap.