Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

16.12.2006

Bir insan, hayatında yanlışlar olduğunu sezdiği an gerçek öyküsünü de yazmaya başlar. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir, dönüşü olmayan bir yolculuk başlamıştır. Bu yolculuk da kalabalık bir grupla güle eğlene çıkılacak bir gezi değil, kimselerin birlikte gitmeye izninin olmadığı türden, insanın "Bu oyunda son hakkımı bu yolculuğa kullanmak istiyorum ben" diyeceği türden bir mecburiyettir. John Banville'in, Güneş Tutulması adlı kitabı boyunca yapmadığını bırakmadığı, sırlarını bir bir açığa çıkardığı ve kendisine gözle görünen güneş tutulmasını yaşattığı kadar, hayatını bir daha hiç dağılmayacak gölgelerle sarıp sarmaladığı kahramanı, Alex Cleave...
İşte yolcu bu adam... Ailesinin pansiyonculukla geçindiği bir taşra evinde büyümüş, Lydia adlı bir karısı ve kısaca Cass demeyi sevdikleri yetişkin bir kızları var. Tiyatro sahnelerindeki alkışlarla akıp giden yıllardan sonra bir gün sahnede tükenen ve kariyeri de son bulan Alex, belki de hayattan bir işaret beklediği zamanlardan birinde, yolda arabasıyla giderken karşısına bir hayvan çıkıyor ve bu karşılaşma Alex'i çocukluğunun geçtiği eve sürüklüyor. Lydia ne kadar kabul etmek istemese de, bu evde kalmaya ve aradığı yanıtları bulana dek hayatına burada devam etmeye karar veriyor. Yılların yorgunluğunu ve tozunu olduğu gibi üstünde taşıyan bu ev, Lydia, kocasının çıktığı yalnız yolculuğa şimdilik razı gelip arabaya binip gittikten sonra, Alex için bir 'ruhlar evi'ne dönüşüyor ve Alex'in gerçek öyküsü de bu evde yazılmaya başlıyor.
16.12.2006

Güneydoğu, bir dönem her gün faili meçhullerin yaşandığı bir bölge olmuştu. Gazetelere yansıyan infazlar, öldürülen insanlar, nedeni ve niçini bilinmeyen, bilenlerin açıklamadığı sayısız ölümler. Hesaplaşmalar, meydan okumalar, yalancı politikacılar. Yapılan her açıklamadan, her söylenenden kuşku duyduğumuz günler. A. Nijad Sirel'in kaleme aldığı Yatağan romanını okurken, ister istemez bu faili meçhulleri düşünüyorsunuz. Bir taraftan eroin kaçakçıları, bir taraftan onunla mücadele için bölgede bulunan askerler.
Romanın başkahramanı Kaan Yatağan, komando binbaşıdır. Kanas'la 920 metreden, hedefinin gözünden vuracak kadar keskin nişancıdır. Eroin kaçakçısı Mahmut Ağa'nın peşindedir. Ağa'nın kaçak yollardan edindiği zehri yurda sokmasını engellemekle görevlidir. Görevini layıkıyla yerine getirir. Mahmut'un adamlarını vurur ve eroini ele geçirir. Romandaki esas sürek avı da bundan sonra başlar.
Kaan, bölgenin keskin nişancısıdır. Bölgede bunu bilmeyen yoktur. Can güvenliği sağlanması için üstlerinin de talimatıyla Ankara'ya döner. Komando Binbaşı Mehmet Kaan Yatağan artık kimlik olarak yoktur. Bir süre için Cengiz Subaşı olmuştur ve Ankara'dan uzaklaşması gerekmektedir. Çünkü Mahmut Ağa'nın adamları peşindedir.
Mahmut Ağa'nın kovanına çomak sokmanın bedelini ağır ödeyecektir Kaan Yatağan. Ağa'nın adamları yeni kimliği ile mutluluk içinde, kızı ve karısı ile gittiği tatil beldesinde bulurlar onu. Keşke onu bulmuş olsalardı. Bu belki onun için daha hafif olacaktı. Kızını ve karısını, ikisini de sabah, o, gazete almak için markete gittiğinde alnından vurarak öldürürler. Kızı Ayşe ve karısı Şebnem mezara, Binbaşı Kaan Yatağan'da Gata psikiyatri servisine gönderilirken, Mahmut Ağa da iki balya yüz dolarlığı karşısındaki adama veriyordu.
16.12.2006

Geçmiş çağırır. Gidilen, varılan yer neresi olursa olsun hatıralar bazen bir pranga bazen de bir gül demeti kıvamında kişiyi tutsak eder. Yetmişine gelinse bile çocukluğun ilk yıllarının etkisiyle bir şeylere dokunulur. Neredeyse hep o zamanlar anlamlandırılmaya çalışılır. Yani hayallerin ve hayal kırıklıklarının başkentleri, dokunulan, dokunulamayan, dokunulduğunda kaybedilen, hep orada, kişinin yanında olacak duygusuyla davrandığı ama birden bire göçüp giden insanlar ve hep o eski tatlar... Gelir gelir de kişinin yakasını bırakmaz. John Berger de son derece sakin ama bilgece yazdığı Buluştuğumuz Yer Burası kitabında geçmişe, o güzel insanlara, ömrünü tükettiği kentlere döner. Döner de ne yapar? Kendisinin yüzleştiği, hesaplaşma içine girdiği geçmişini bize anlatırken bugünü anlamlandırmamıza ışık olur. Hızdan feragat etmemizi, yavaşlayıp, önümüzden geçip giden hayatı görmemizi, doğaya yeniden dokunmamız gerektiğini, kısacası tat almamızı salık verir. Nitekim kendisi pratik hayatında da bunu gayet iyi başarmış, bir zaman sonra köye, doğaya dışardan bakmak yerine oraya yerleşmiş, onlar gibi değil tamamen onlar olarak yaşamaya devam etmiştir, etmektedir.
Buluştuğumuz Yer Burası, daha çok Görme Biçimleri adlı, fotoğrafa, görüntüye bakmanın çehresini değiştiren, görselliğin bir baştan çıkarma olduğunu belirttiği kitabıyla tanınan ama sadece bu kitabıyla tanınmakla eksik kalınan John Berger'in son kitabı. (Hatırlatma; Avrupa Üçlemesi, Kral, Düğüne önemli edebi eserlerindendir. Okuyunuz. Okutunuz.) Bu kitapta kentler, insanlar ve tatlar üzerine sekiz buçuk metin var. Berger başta da söylediğim gibi geçmişe döner ve sevdiklerini ziyaret eder, onlarla halleşir. Artanları, eksilenleri, ışıltılarıyla yitip gidenleri, kentlerin değişen yüzlerini, eski zamanların geri döndürülmez güzelliklerini, artık onulmaz birer yara olan sevgililerini, yani hayatının aslarını anlatır bize.
16.12.2006

İsa Bakır, Midyat'taki evini terk edip Hollanda'da yaşamaya mecbur kalmış bir Süryani'dir, TRT Int-Avrasya seyretmektedir, Orhan Gencebay'ın Hasret Rüzgârı adlı şarkısını dinlemek istemektedir. Bir başka deyişle İsa Bakır, mektubuyla hem tarihi hem de coğrafi bir uzaklığı sona erdirme talebini işaretlemektedir. Mektup göndermekte, yani uzakta olduğunu hatırlatmaktadır. Talep etmekte, yani yak(ın)laşmak istemektedir. Hasret Rüzgârı şarkısı kendisi için çalındı mı ve elinin altındaki Türkçe karakterleri olmayan daktiloyla yazdığı aile isimleri ekrandan telaffuz edildi mi bilmiyoruz. Ancak İsa Bakır'ın Türkiye ile arasındaki mesafeyi tanımlayan işaretleri ve yakınlaşma talebi üç dilde yayımlandı artık. Hakan Aytekin, Türkçe, Süryanice ve İngilizce olarak hazırladığı kitapla bu işaretleri taliplerine sundu.
İsa Bakır'ın TRT'ye gönderdiği mektup bir şekilde belgesel film yönetmeni Hakan Aytekin'in eline geçer. Hakan Aytekin mektubu özenle saklar. Yıllar sonra Mardin ve Süryanilerle ilgili bir belgesel film çekmeye karar verdiğinde İsa Bakır gelir aklına ve onu bulmaya karar verir. 1992'de yazılmış mektuba ilk karşılık 26 Nisan 2001'de, yani neredeyse aradan on yıl geçtikten sonra yazılır. Aytekin, İsa Bakır'ın terk etmek zorunda kaldığı memleketine, Midyat'a gittiğini anlatır ve bir yanıt ister. Yaklaşık bir ay sonra bir mektup daha yazar Hakan Aytekin. Yine cevap alamaz. 16 Temmuz 2001'de üçüncü kez dener şansını. Ve nihayet ilk mektubu yazdıktan tam bir yıl sonra beklediği yanıtı alır. İsa Bakır mektubunda der ki: "İnsan yüreğinde ne arzuluyorsa onu konuşur. Gururdan tiksindiğim kadar beni gururlandırdın. ...Türkçe yazılmış mektupları okumayı uzun bir zamandan beri özlemiştim. ...21 yıldır muntazam bir şekilde ne yazıyor, ne konuşuyorum. Çok seyrek bir şekilde Türkçeyle ilişkim var. Türkçeyi sadece okuyor ve duyuyorum." Sonra TRT Int-Avrasya'da seyrettiği bir başka programdan bahseder İsa Bakır. Buradan anlarız ki TRT Int-Avrasya, onun kendi memleketine açılan kapısı olmuştur. Bu, söz konusu televizyon kanalının kendisinden beklediği bir performans mıdır bilinmez.Ancak İsa Bakır, memleketiyle ilişkiyi ancak o soğuk cam ardından kurabiliyor olmanın acısını da anlatır Hakan Aytekin'e. Tam da ona mektup yazmak için kalemi kâğıdı eline aldığında bir program takılır İsa Bakır'ın gözüne yine aynı kanalda.
"Baktım ki, televizyonda Ebru Keser Erda'nın sunduğu 'Ver Elini Anadolu' adlı programı çıktı ve başlangıcında Mardin sözcüğü düştüğünde dikkat kesildim ve hemen kalemi bırakıp izledim. Bundan dolayı mektuba ayırmış olduğum zamanı kullanmamış oldum ve sonra ha bugün ha yarın derken tahammül edilmeyecek anlamda mektubunun cevabı geç kaldı."
İsa Bakır, programı seyrederken ne hissettiğini de anlatır; sunucunun Mardinli bir ihtiyar taş ustasına "Bu işi nereden öğrendin?" diye sorduğunu, ihtiyarın 'Süryani kadimlerden' dediğini, Mardin'in camilerinde, kiliselerinde, medreselerinde bu ustaların izlerinin olduğunu... Memleketinden ayrıldıktan yirmi yıl sonra yeniden gördüğü Midyat'ın modern yüzünün kendisine acı verdiğini de anlatmadan geçemez. Çünkü "Süryanilerden boşalmış sokakları, bozulmuş evleri, taşları alt üst olmuş, adeta bir harabe" olarak görür Midyat'ı. Görmekle kalmaz İsa Bakır, dinler de:
"O süryani taşlar turist Süryanilere sitemde bulundukları gibi bir nevi hal taşıyorlardı. Sanki ızdırap kusuyorlardı, acıdan yağmur olup da başımıza yağıp kendilerini hatırlatmak istiyorlardı. Ya evler, sokaklar, bağırıp çığlıklar atıyor, 'bizleri artık tanımıyorsunuz?' gibi fakirce, miskince sorular soruyorlar gibiydiler."
İsa Bakır, Hakan Aytekin'e yazdığı ilk mektupta sürekli olarak Türkçeyi kullanmakla ilgili sorunlarından söz eder. Derdi bir yabancı dilde kendini anlatmanın getirdiği sıkıntılı hali ifadelendirmek değildir.Aksine, zaten bildiği bir dile bu denli uzak kalmış olmanın getirdiği ağırlığı anlatmaya çalışır. Dili tekrar hatırlarken hata yapma riskine karşı kırılgan bir set çekme telaşındadır sanki. Çünkü tam da bu mektubu yazarken İsa Bakır, yeniden ilişki kurmaya çalıştığı bir kimliği önce yıkıp sıfırlamaya ve yeniden temellendirmeye uğraşmaktadır. Bir başka deyişle kendi tarihinde bir beyaz sayfa, bir yeni başlangıç ihtimaline kucak açmaktadır.
Bu kitap yayına hazırlandığı günlerde, Anadolulu olup da Almanya'ya göç etmiş binlerce Süryani'nin başına bir iş gelmekteydi. Alman hükümeti, Türkiye'nin AB'ye giriş sürecinde çıkardığı uyum yasalarına dayanarak artık ülkede işlerin yolunda gittiğini, dolayısıyla 'mülteci' statüsündeki Süryanilerin geri dönebileceklerini söyleyip onları göçten önceki memleketlerine göndermeye başladı. Sözünü ettiğimiz insanlar, en az yirmi-otuz yıldır Almanya'da yaşıyorlardı, pek çoğu Almanya'da doğup büyüdüler, orada eğitim görüp iş tuttular, ev bark kurdular. Ama tıpkı Anadolu'dan göçe zorlandıkları gibi (öyle ya da böyle, kimse onlara gidin demese de gitmek zorunda kaldılar, dolayısıyla göçe zorlandılar) Almanya'dan da göçe zorlanıyorlar. Bu yeni sürgün kararının Türkiye'deki durumun iyileşmesiyle ne kadar ilgisi olduğu tartışılır. Ama Alman hükümetinin aldığı karar, Avrupa'da işlerin ne kadar yolunda gittiği konusunda ciddi ip uçları taşıyor.
Bu noktada sorulması gereken soru şu: İsa Bakır nereli? Bence İsa Bakır ne Hollandalı ne de Midyatlı. Onun ait olduğu coğrafya TRT'ye gönderdiği mektuptan ibaret. O mektup, içerdiği yakınlaşma talebiyle yalnızca mesafeyi işaretlemekle kalmıyor, aynı zamanda haritası çizilemeyecek kadar geniş bir coğrafyaya tekabül ediyor: Sürgün coğrafyasına.
Avrupa, dünyanın her kıtasından binlerce mülteciyi ve göçmeni barındırıyor ve daha fazlasını barındırmak istemiyor. Nobel Barış Ödülü'nün yoksullar için mikrokredi verilmesini öngören bir ekonomiste (Muhammed Yunus) verilmesinin anlamı da bence bu. Çünkü böylece yoksullar evlerinde kalacak ve Avrupa'daki gelir standardı istatistiklerini aşağıya çekmeyecekler...
16.12.2006

Sovyetler Birliği (SB) ve onun öncülük ettiği blokun çöküşü, yalnız İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası güç dengesinde değil, dünyanın ideolojik ikliminde de köklü bir değişmeye yol açtı. Madem ki kapitalizmin iktisadi ve siyasi düzenine yönelik en cüretli ve uzun ömürlü meydan okuma, yetmiş küsur yıl sonra olsa da çökmüştü, 'tarihin sonu' da gelmişti. 'Tarihin sonu' ideolojisinin hegemonyası, başlangıçta sanıldığı kadar uzun sürmedi. SB'nin çöküşünün üzerinden henüz on yıl geçmişti ki dünya, 1999'da Seattle'dan başlayan uluslararası antikapitalizm hareketinin eylemleriyle sarsıldı. Bu hareketin ana sloganı şuydu: Başka bir dünya mümkün. Gelgelelim bu hareket, 'başka bir dünyanın mümkün olması' için 'sosyalist bir ekonominin gerekli olduğunu' söylemekten, hiç değilse ana gövdesi itibarıyla kaçınıyor. Bunun, hareketin, olumsuz bir protesto seferberliği olarak kalmasına yol açtığını, karşı çıkılan 'sistem'in yerine nasıl bir 'alternatif'in, olumlu olarak savunulduğu tam anlamıyla belli olmadığı için onun inandırıcılığını da zedelediğini belirtmeye gerek var mı?