Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

16.12.2006

Antik filozoflar çok düşünmüşler, 'insanın elleri olduğu için mi aklı vardır, yoksa aklı olduğu için mi elleri vardır?' diye. Anaksogaras kararını vermiş, 'insan elleri olduğu için akıllıdır, el ilk alettir' demiş. Malum, bu meseleyle en çok Engels uğraşmış, 'uygarlığın insan emeği üzerinde yükseldiğini, emeğin de el sayesinde ortaya konabildiğini' uzun uzun anlatmıştı. Düşünce el sayesinde bir esere dönüşebiliyor, bu eser iyi ya da kötü ne olursa olsun.
Uygarlığımız sadece gurur verici eserlerden oluşmuyor tabii, her tür hainlik ve yıkıcılık da bu uygarlığın bir parçası ve onları da üreten birtakım eller var. Selçuk Demirel'in Manuel'i daha çok bu kozdan açıyor elini. Bir manuel, insanlığı okuma kılavuzu gibi tasarlanmış bu kitap. İnsanlığa dair bir el kitabı gibi... Diğer Selçuk Demirel kitaplarına benzer biçimde yine sessiz ve bilgece bir hikâye anlatılıyor. Parmak uçlarından başlıyor, parmaklar uzuyor, birbirine dolanıyor şeklini bulup el oluyor; geliyor kafanın etrafını sarıyor ve düşünce başlıyor. El adam burada ortaya çıkıyor, bir iki hoplayıp zıplayıp kendini buluyor. Kafadan elliler (Ulusel'in kafadan bacaklılarına bir selam verelim...) uygarlık tahayyülüyle doğrudan bir ilişki kuruyor, hani Kant der ya 'el dışarıya uzanmış beyindir' diye; aynen öyle...
Parmaklar insana, insan parmaklarına eziyet ediyor; birileri birilerini parmağında oynatıyor. Derken eller kravat takıp elbiselerini giyip her şeyin kontrolünü ele alıyor. kendi aralarında anlaşıyor. Para da bilim de sanat da onlardan soruluyor, onlar birbirini kullanıyor, bazen insanları ezip bastırıyor, bazen seviyor, bazen dua ediyor. İnsanın bir diğerine yönelttiği dostluğu, şiddeti, hinliği bedenimizden çıktığı son noktada, yani ellerimizde yakalayıp açık ediyor Selçuk Demirel.El'e atfettiğimiz güzelliğin de izinden yürümüyor değil; sanat tarihine uğruyor, doğayı elleştiriyor sonra parmaklar bacak oluyor, eller de birer insan. Kitabın son çizimlerinde yalınlaşan, birer desen halini alan çizimler el'i tekinsiz bir güzelliğe dönüştürüyor; ya da insanı salt bir ele. Kendi portresini yapan kafadan elli'nin açıkça söylediği gibi önce kendimizi yaratıyoruz. Sonra da birbirini çizerek sonsuz bir daireye dönüşen kollar gibi kendi uygarlığımızı.
Çizginin hınzır filozofu Selçuk Demirel yine sessiz bir şenlik tertip etmiş. Düşüncesini el becerisiyle yaratıcılığa, sanata dönüştüren birinin, bir çizerin, elleri hakkında hepimizden çok kafa yorduğu muhakkak. Ama kolay değil tabii işin içinden çıkabilmesi, hele bu bir insanlık meselesiyse... İşte o nedenle Selçuk, kitabına Melih Cevdet'in mısralarıyla başlamış, biz de onlarla bitirelim: Bu dünya ne tuhaf/ Alışamadım bir türlü denize/ Beş kıtaya, insan sesine/ Her gün yeniden düşünüyorum hepsini/ Alışamadım desem doğrudur/ Ellerime.
16.12.2006

Yirmi birinci yüzyılda, iyiliklerin dünyayı kasıp kavurması mümkün olamıyor. Avrupa, Amerika ve Asya'nın en son ne zaman birlikte aynı şarkıyı söylediğini ya da aynı dansı ettiğini söylemeye kalksak, en azından bir otuz yıl kadar geriye gitmemiz gerekiyor. Artık yalnızca savaş ve kriz dönemlerinde hep birlikte kasılan dünya, bu sürecin sonunda yaşanan kavrulmadan da nasibini acı, yoksulluk ve türlü kayıplar olarak alıyor.
16.12.2006

'Büyücülük' mefhumunun edebiyatla flörtü yeni bir şey değil. Ancak Susan Clarke'ın on yıldan fazla uğraştığı, büyük hacimli kitabı Jonathan Strange ve Bay Norrell sunuluşunda Neil Gaiman'ın deyişiyle 'son yetmiş yılın en mükemmel fantastik edebiyat örneği' yaftasını yiyince durup düşünmek farz oluyor. Gaiman'ın yetmiş yılı nerden başlattığı bilinmese de bu kitabın Yüzüklerin Efendisi, Gormenghast Üçlemesi gibi daha birçok eseri aştığı anlamına geliyor ki bunu söylemek epey iddialı... Tabii Susanna Clarke'ın neredeyse akademisyen titizliğiye yeniden resmettiği 19. yüzyıl başları (kurgusal-gerçekçi) büyücülüğün yüzyıllar boyu etkisini sürdüren bir fenomen olduğu İngiltere tarihi iddialı bir çabanın ürünü.
Dönem 1806 İngiltere'si; aynı Kral (III. George), aynı politikacılar, Napolyon Savaşları, çoğunlukla aynı tarihsel akış romanın dokusuna hakim. Fakat Clarke'ın İngiltere'sinde büyücülük de hakim bir fenomen olarak resmediliyor. Kuzey İngiltere yüzyıllarca büyücü bir kral tarafından yönetilmişken (her nasılsa) dönemin büyücüleri artık büyü yap(a)mayan, büyü tarihi okuyup yazan büyücü 'entelektüel'lere dönmüştür. Ta ki İki büyücünün tekrar döneceği söylencesi yayılıp, Bay Norrell'ın yeteneklerinden etkilenen Britanya hükümeti Napolyon'la savaşmak için onu göreve çağırana kadar. Romanın geri kalanını Norrell'in gönülsüzce işe aldığı öğrencisi Jonathan Strange ve aralarındaki huzursuz ilişkiyi irdelerken, Strange'ın maceraları, Norell'in etrafındaki parazitik züppeler ve Kral'ın hainlikleriyle örülen etkili bir anlatım resmeder. 19. yüzyıl İngiltere tarihini fantastik bir kurguyla yeniden yazan yazar uzun zamanını savaş tarihi, Londra ve Venedik'i araştırmakla geçirmiş. Uzunca dipnotlarında bilinmeyen bir anlatıcının elinden çıkma kısa makaleler, hikâyeler ve yarı efsanevi büyücülerin hayatlarından kesitler, olmayan kitplara ve kahramanlara verdiği referanslarla okuyucuyu adeta genel tarih bilgisinin boşluklarını dolduruyormuş hissi veriyor. Bu aynı zamanda yazarı 'büyüsel gerçeklikten', 'gerçekliğe büyü enjeksiyonu'na salınıyormuş izlenimi de verdiğinden etkileyiciliğine rağmen handikap olarak da düşünülebilir. Romanında 'Austenesk' denecek bir tını estirse de Austen'nin temel sorunsalları bir yana roman düşük bir duyusal atmosferde ilerliyor. Yine de 'büyünün tarihinde' seyretmek isteyenler için etkileyici olabilecek bir çalışma.
16.12.2006

ABD'nin İran'ın nükleer tesislerine yönelik saldırı tehdidi 1990'lardan itibaren gündemde olan bir konu ve aynı zamanda da Yahudi muhalif yazar Israel Shahak'ın 'İsrail'in Nükleer Sırları' isimli bu çalışmasının da ana konularından biri. Shahak'ın kitabı, Orta Doğu'da önemli bir güç olan İsrail'in nükleer silahlarla ilgili bilinmeyen, daha doğrusu pek gündeme getirilmeyen konulara odaklanıyor. İsrail'in uzun zamandır saldırmayı düşündüğü Orta Doğu'nun önemli ülkesinin hangisi olduğu, İsrail'in sahip olduğu devasa nükleer güç, İran'ı nükleer silah ürettiği için tehdit eden İsrail'in nasıl bir nükleer güce sahip olduğu, İsrail gizli servisi MOSSAD'tan maaş alan Orta Doğulu siyasi liderin kim olduğu, Shahak'ın bu kitabının ilgi çeken başlıca konuları. Kitap, bu coğrafyadaki siyasetin arka planına, görünmeyenlere eğilmesi yönüyle önemli.
16.12.2006

Ahmet Rasim Küçükusta'nın 'Modern Zaman Hastalıkları', "şehirli" olmanın sağlık anlamındaki bedellerini, yani modern hayatın beraberinde gelen yeni hastalıkları anlatıyor. Prof. Dr. Küçükusta hâlen Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda öğretim üyesi olarak çalışıyor. Kitap 'Astım', 'Alerjiler' ve 'Metropol Hastalıkları' olarak üç bölüme ayrılıyor. Özellikle kitabın son bölümündeki "modern hayat" hastalıkları, kent yaşamıyla birlikte gelen hastalıklara yer verdiği için ilgiye değer. Janjanlı paketlerin hiperaktiviteye neden olması; güzel kokulu ürünlerin getirdiği zararlar; dövme yaptırmadan önce bilinmesi gerekenler; büyük binalardan, plazalardan kaynaklı hastalıklar; uzaktan kumandaların akciğerler üzerindeki etkileri; havai fişeklerin astım krizi yaratması; cep telefonunun yarattığı astım ve alerji tehlikeleri kitaptaki ilgi çeken konulardan bazıları.