Antik filozoflar çok düşünmüşler, 'insanın elleri olduğu için mi aklı vardır, yoksa aklı olduğu için mi elleri vardır?' diye. Anaksogaras kararını vermiş, 'insan elleri olduğu için akıllıdır, el ilk alettir' demiş. Malum, bu meseleyle en çok Engels uğraşmış, 'uygarlığın insan emeği üzerinde yükseldiğini, emeğin de el sayesinde ortaya konabildiğini' uzun uzun anlatmıştı. Düşünce el sayesinde bir esere dönüşebiliyor, bu eser iyi ya da kötü ne olursa olsun.
Uygarlığımız sadece gurur verici eserlerden oluşmuyor tabii, her tür hainlik ve yıkıcılık da bu uygarlığın bir parçası ve onları da üreten birtakım eller var. Selçuk Demirel'in Manuel'i daha çok bu kozdan açıyor elini. Bir manuel, insanlığı okuma kılavuzu gibi tasarlanmış bu kitap. İnsanlığa dair bir el kitabı gibi... Diğer Selçuk Demirel kitaplarına benzer biçimde yine sessiz ve bilgece bir hikâye anlatılıyor. Parmak uçlarından başlıyor, parmaklar uzuyor, birbirine dolanıyor şeklini bulup el oluyor; geliyor kafanın etrafını sarıyor ve düşünce başlıyor. El adam burada ortaya çıkıyor, bir iki hoplayıp zıplayıp kendini buluyor. Kafadan elliler (Ulusel'in kafadan bacaklılarına bir selam verelim...) uygarlık tahayyülüyle doğrudan bir ilişki kuruyor, hani Kant der ya 'el dışarıya uzanmış beyindir' diye; aynen öyle...
Parmaklar insana, insan parmaklarına eziyet ediyor; birileri birilerini parmağında oynatıyor. Derken eller kravat takıp elbiselerini giyip her şeyin kontrolünü ele alıyor. kendi aralarında anlaşıyor. Para da bilim de sanat da onlardan soruluyor, onlar birbirini kullanıyor, bazen insanları ezip bastırıyor, bazen seviyor, bazen dua ediyor. İnsanın bir diğerine yönelttiği dostluğu, şiddeti, hinliği bedenimizden çıktığı son noktada, yani ellerimizde yakalayıp açık ediyor Selçuk Demirel.El'e atfettiğimiz güzelliğin de izinden yürümüyor değil; sanat tarihine uğruyor, doğayı elleştiriyor sonra parmaklar bacak oluyor, eller de birer insan. Kitabın son çizimlerinde yalınlaşan, birer desen halini alan çizimler el'i tekinsiz bir güzelliğe dönüştürüyor; ya da insanı salt bir ele. Kendi portresini yapan kafadan elli'nin açıkça söylediği gibi önce kendimizi yaratıyoruz. Sonra da birbirini çizerek sonsuz bir daireye dönüşen kollar gibi kendi uygarlığımızı.
Çizginin hınzır filozofu Selçuk Demirel yine sessiz bir şenlik tertip etmiş. Düşüncesini el becerisiyle yaratıcılığa, sanata dönüştüren birinin, bir çizerin, elleri hakkında hepimizden çok kafa yorduğu muhakkak. Ama kolay değil tabii işin içinden çıkabilmesi, hele bu bir insanlık meselesiyse... İşte o nedenle Selçuk, kitabına Melih Cevdet'in mısralarıyla başlamış, biz de onlarla bitirelim: Bu dünya ne tuhaf/ Alışamadım bir türlü denize/ Beş kıtaya, insan sesine/ Her gün yeniden düşünüyorum hepsini/ Alışamadım desem doğrudur/ Ellerime.