Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tosmakangel Tarafından Yapılan Yorumlar

Bir toplumu anlamanın en iyi yolu onların masallarını okumaktır. Çocuklarımızı hayata hazırlamanın yolu da onları masallarla küçük yaşta eğitmekten geçer. Tabi masallar sadece çocuklar için değildir. Büyüklerin de unuttukları bazı erdemleri hatırlaması için, zaman zaman masalların büyülü dünyasına dalması gerekir.

Egerton R. Young, bizzat bir Kızılderili şeften dinleyerek derlediği bu eserde, efsanevi masallarla erdemler ve sezgiler üzerine güzel bir kurgu oluşturmuş. ABD'de yerlilerle barış içinde yaşayan bir ailenin iki küçük çocuğu masal dinlemeyi tabi ki çok sevmektedirler. Hatta isimleri bile kızılderili diliyle nakledilmektedir. Ağabey Sagastao (Gündoğumu Efendisi) ve kız kardeşi Minnehaha (Gülen Su), kızılderili köyünü her ziyaret edişlerinde, özellikle Souwanas'tan hikaye dinlemekten büyük keyif almaktadırlar. Zaman zaman da evdeki bakıcıları Mary onlara masallar anlatır. Zaten Mary Kızılderililer arasında büyümüştür ve İngilizce'yi pek bilmemektedir. Hatta Souwanas ve Mary arasında çocuklara masal anlatmak hususunda tatlı bir rekabet vardır.

İki kardeş Sagastao ve Minnehaha, Souwanas'ın hep mitolojik karakter Nannaboozhoo hikayelerini anlatmasını isterler. Ojibwa ve Algonkin efsanelerindeki bu tanrısal varlık kızılderililerin kurucu atası olarak kabul edilmektedir. İnsanlarına tarımı, avlanmayı ve balık tutmayı onun öğrettiğine inanılır. Tüm bitki ve hayvanlara isimler verenin, hatta sonsuz okyanusların dibinden gelen bir kum tanesiyle dünyayı yaratanın da Nannahboozhoo olduğu anlatılır. Kitaptaki bir masalda da geçen ve Nuh Tufanı'na çağrışım yapan kısmı okurken bunları farkedebiliyorsunuz:

"Tüm gücüyle çalışmaya başlamış, kısa süre sonra suda yüzen tomruklardan büyük bir sal yapmış. Su, son kara parçasını da yutarken suda yüzen hayvanlar için üzülmüş, onları da sala, kendi yanına almış." (Sayfa 183)

Kızılderili kültürü doğayla insanlar arasında kurulan ruhsal bir denge prensibine dayanır. Hayvanlar bu mitolojinin içinde büyük yer tutar ki, eseri okuduğunuzda bu ayrıntıları yakalayabiliyorsunuz.

Avlanırken avına nezaketle yaklaşıp özür dileyen bir kültüre insan hayran olabiliyor. Ancak bunu yapmalarının sebebi bence kötü ruhlardan korkmaları ve sonrasında başlarına bir şey gelmemesi için bir dua görevi görmesidir. Kitabı okurken dikkatimi çeken ve hep düşüncelerimde bulunan 'dünyanın nereye gittiğine' dair yakaladığım ayrıntıyı alıntılayarak sözlerime son vermek istiyorum:

"Erkeklerle kadınlar da aynı şeyleri yiyerek yaşıyorlarmış. Hallerinden gayet memnun, mutlularmış. Fakat yıllar ilerledikçe insanların sayıları o kadar artmış, yerleşim yerleri yeryüzünün o kadar çok yerine dağılmış ki zavallı hayvanların çoğu, kendilerine yer açmak için sıkışmaya başlamışlar.
Buna bile katlanılabilirmiş fakat çok geçmeden insanlar yaylarla oklar, mızraklarla bıçaklar, başka türlü çeşit silahlar yapmaya hatta bunları korunmasız hayvanlar üzerinde denemeye, kısa zaman sonra da hayvanların etlerini yemeye başlamışlar. Daha sonra bu minval üzere elde ettikleri eti yeryüzünün meyve ve sebzelerine tercih etmeye başlamışlar." (Sayfa 112)
Bosnalı yazar Meşa Selimoviç kimilerinin gözünde Balkanların Yaşar Kemal'i olarak nitelendirilir. Aslında şu an bilinen en ünlü eseri 'Derviş ve Ölüm'dür. Elimizdeki bu kitap 'Sis ve Ay Işığı' da bence okunması gereken klasikler arasına girebilir.

2. Dünya Savaşı yıllarının Alman işgali altındaki Yugoslavya'sında bir karı koca olan Luba ve Yohan evlerini mecburen partizanlarla paylaşmaktadır. Zaten mutsuz olan ve birbirlerine hiç uymayan bu çift için hayat yeterince zor ve karmaşıkken, yaralı bir askerin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmaları ile tam bir girdabın içine düşerler.

Luba büyüdüğü kasabadaki kadınlardan farklı, alımlı ve derin hayalleri olan bir kadındır. Dolayısıyla evlenmek mecburiyetinde kalınca sakin köy yaşamına alışmakta oldukça zorlanmıştır. Yohan içine kapanık, kaba saba bir köylüdür. Karısını anlamakta ve ona uygun davranmakta güçlük çekmektedir. Ki ataerkil toplumun dayatmaları zaman zaman aklını karıştırmakta ve hem kendisinin hem karısının yalnızlaşmasına neden olmaktadır.

Eserde, savaşın ruhu ve insanları ne şekilde etkileyebildiği oldukça güzel betimlenmiş. Selimoviç zaten kendisi de savaş yıllarını yaşadığından bu kasvetli havayı yansıtmakta başarılı oluyor. Genel itibariyle eseri beğendim. Sade dili, akıcı ve anlaşılır üslubu ile sizlerde çok rahat okuyabilirsiniz.

Madem Selimoviç'e Balkanların Yaşar Kemal'i dedik, o halde ünlü dörtleme 'Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana/ Bir Ada Hikayesi 1'den bazı alıntılarla savaşa dair vurgulamaları paylaşarak noktayı koyalım.
“Aaaah, savaş. Şu yeryüzünde canlı koymadı kırdı geçirdi. Gökteki kuşu, yerdeki börtü böceği, sudaki balığı...” (sayfa 302)

"Biz her şeyimizi, insanlığımızı yitirdik. Bu savaşlar neyimiz var, neyimiz yoksa hepsini aldı götürdü. Yüreğimiz çırılçıplak kaldı." (sayfa 274)
30.01.2021

Yazar Pınar Kür'e bu kitap ile ilgili dava açılmış. Neymiş müstehcenmiş. O da 1988 yılında çok güzel bir savunma yazmış. Hem konuyu anlamanız açısından hem de oldukça etkili bir savunma yazmış. Tamamını alıntılayamıyorum. Son bölümünü paylaşıyorum.

'... gerçek bir olaya dayanan ve toplumumuzun eski ve hala kapanmamış bir yarasına parmek basan bu roman, Türk edebiyatının en acıklı, en trajik öykülerinden biridir ve iddia edilenin tam tersine, ahlakçı bir yaklaşımla yazılmıştır. Kadınların para ile alınıp satılması geleneğinin hala yer yer sürdürüldüğü ülkemizde, bu sorunun bir değil birçok sanat eserine konu olması gerekir.
30.01.2021

Piraye ve Nazım'ın aşklarını sanki Piraye anlatıyormuş gibi okumak. Evet Nazım Hikmet'in edebi yönüne değer vererek okursanız siz de seversiniz bu kitabı. Aksi takdirde benim feminen duygularım kabarırdı ki zor tuttum. Hoş bir okuma oldu yine de. Ağır kitaplardan sıkılanlar için dinlencelik olabilir.
30.01.2021

Varoluşçu felsefenin öncülerinden Kirkegaard dindar babasının etkisiyle din eğitim almış ve katı bir dini atmosfer içinde yetişmiş Danimarkalı yazar ve teologdur. Sanırım bu zorlama ve baskının etkisiyle Hristiyanlığa tepkili bir kişi olmuş, Hristiyan inancının tamamen yenilenmesime dair eleştirilerde bulunmuştur.

'Meseller' eserinde de bu konuya değindiğini görebiliyoruz. Kirkegaard'ın Hristiyanlık içinde veya karşısında nasıl iyi bir Hristiyan olunacağı kaygılarına rastlıyoruz. Yalnız çeviride bir sıkıntı var ki, pek çok kişinin okuduğunu anlamakta zorlanacağı aşikar.