Bir toplumu anlamanın en iyi yolu onların masallarını okumaktır. Çocuklarımızı hayata hazırlamanın yolu da onları masallarla küçük yaşta eğitmekten geçer. Tabi masallar sadece çocuklar için değildir. Büyüklerin de unuttukları bazı erdemleri hatırlaması için, zaman zaman masalların büyülü dünyasına dalması gerekir.
Egerton R. Young, bizzat bir Kızılderili şeften dinleyerek derlediği bu eserde, efsanevi masallarla erdemler ve sezgiler üzerine güzel bir kurgu oluşturmuş. ABD'de yerlilerle barış içinde yaşayan bir ailenin iki küçük çocuğu masal dinlemeyi tabi ki çok sevmektedirler. Hatta isimleri bile kızılderili diliyle nakledilmektedir. Ağabey Sagastao (Gündoğumu Efendisi) ve kız kardeşi Minnehaha (Gülen Su), kızılderili köyünü her ziyaret edişlerinde, özellikle Souwanas'tan hikaye dinlemekten büyük keyif almaktadırlar. Zaman zaman da evdeki bakıcıları Mary onlara masallar anlatır. Zaten Mary Kızılderililer arasında büyümüştür ve İngilizce'yi pek bilmemektedir. Hatta Souwanas ve Mary arasında çocuklara masal anlatmak hususunda tatlı bir rekabet vardır.
İki kardeş Sagastao ve Minnehaha, Souwanas'ın hep mitolojik karakter Nannaboozhoo hikayelerini anlatmasını isterler. Ojibwa ve Algonkin efsanelerindeki bu tanrısal varlık kızılderililerin kurucu atası olarak kabul edilmektedir. İnsanlarına tarımı, avlanmayı ve balık tutmayı onun öğrettiğine inanılır. Tüm bitki ve hayvanlara isimler verenin, hatta sonsuz okyanusların dibinden gelen bir kum tanesiyle dünyayı yaratanın da Nannahboozhoo olduğu anlatılır. Kitaptaki bir masalda da geçen ve Nuh Tufanı'na çağrışım yapan kısmı okurken bunları farkedebiliyorsunuz:
"Tüm gücüyle çalışmaya başlamış, kısa süre sonra suda yüzen tomruklardan büyük bir sal yapmış. Su, son kara parçasını da yutarken suda yüzen hayvanlar için üzülmüş, onları da sala, kendi yanına almış." (Sayfa 183)
Kızılderili kültürü doğayla insanlar arasında kurulan ruhsal bir denge prensibine dayanır. Hayvanlar bu mitolojinin içinde büyük yer tutar ki, eseri okuduğunuzda bu ayrıntıları yakalayabiliyorsunuz.
Avlanırken avına nezaketle yaklaşıp özür dileyen bir kültüre insan hayran olabiliyor. Ancak bunu yapmalarının sebebi bence kötü ruhlardan korkmaları ve sonrasında başlarına bir şey gelmemesi için bir dua görevi görmesidir. Kitabı okurken dikkatimi çeken ve hep düşüncelerimde bulunan 'dünyanın nereye gittiğine' dair yakaladığım ayrıntıyı alıntılayarak sözlerime son vermek istiyorum:
"Erkeklerle kadınlar da aynı şeyleri yiyerek yaşıyorlarmış. Hallerinden gayet memnun, mutlularmış. Fakat yıllar ilerledikçe insanların sayıları o kadar artmış, yerleşim yerleri yeryüzünün o kadar çok yerine dağılmış ki zavallı hayvanların çoğu, kendilerine yer açmak için sıkışmaya başlamışlar.
Buna bile katlanılabilirmiş fakat çok geçmeden insanlar yaylarla oklar, mızraklarla bıçaklar, başka türlü çeşit silahlar yapmaya hatta bunları korunmasız hayvanlar üzerinde denemeye, kısa zaman sonra da hayvanların etlerini yemeye başlamışlar. Daha sonra bu minval üzere elde ettikleri eti yeryüzünün meyve ve sebzelerine tercih etmeye başlamışlar." (Sayfa 112)