Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Yasin özcan Tarafından Yapılan Yorumlar

23.12.2007

Edebi yönden çok bozuk bir kitap.Bilginiz ne kadar çok olursa olsun onu yazıya aktarma yani edebiyat yeteneğiniz yoksa pek bir anlam ifade etmiyor.
Bunun dışında çok güzel bir konu işlenmiş ve kısmen de başarılı bir çalışma diyebilirim.Kısmen diyorum çünkü;çok fazla konuya girmesine rağmen özet bir şekilde anlatmış.Ayrıca anlatım tarzı çok sıkıcı ve kapalı olduğu için pek beğenmedim.
Dediğim gibi konu güzel ama anlatım yok.
21.12.2007

Muhammed kutub hocamızın insan psikolojisi üzerine yaptığı çok derin tahlilleri içeren bir kitap.Birçok batılı yazar ve düşünürün görüşlerini ortaya koyup kimisini olumlu olarak görürken kimini de eleştiriyor.Okunması gereken güzel bir çalışma fakat bu tip eserlere aşinalığı olmayanlar için son derece sıkıcı olabilir.
17.12.2007

Kitap Falih Rıfkı Atay'ın 1926 da Mustafa Kemal ile yapmış olduğu röportajdır.Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanmış bir röportaj.Mustafa Kemal'in Suriye de ki komutanlık sürecinden Samsun'a gönderilişine kadar olan olayları anlatıyor.Kitap tamamen Mustafa Kemal'in ağzından yazılmıştır.Nutuk ile paralellikler arz etmektedir.Zaten nutuk da 1927 yılında yazılmıştı.

Kitabın en son bölümü olan "Padişahla son görüşme" kısmı oldukça dikkat çekicidir.Bu bölümde Vahdettin'in Mustafa Kemal'e söylemiş olduğu söz ve o söze Mustafa Kemal'in yaptığı yorumu 1926 şartlarına bağlamak uygun olur diye düşünüyorum.Öyle ya yeni bir rejim kurulmuş ve o rejimde Vahdettin gibi bir hainin ! yeri elbet olamazdı.

Kitapta dikkati çeken başka bir konuda şu; Vahdettin bazen bir deli bazen de aklı başında bir adam olarak gösteriliyor.Acaba bunu neye bağlamak gerek.Mustafa Kemal sürekli olarak Erkan-ı harbiye reisi(genel kurmay başkanı) olmak için didiniyor.Fakat bu arzusu bir türlü gerçekleşmiyor.Hatta kitapta bunu açık seçik itiraf dahi ediyor.Acaba bu ve bunun gibi rütbe veya belirli yerlere gelme konusu mu buna sebep olmuştur.
Birde şöyle düşünelim; Mustafa Kemal'e istediği makam verilse idi acaba İstanbul da kalıp nasıl bir tavır alırdı.Bunu da çok merak ediyorum doğrusu.

Bilindiği gibi Falih Rıfkı Atay tam bir Atatürkçüdür.Hatta biraz daha ileri gidelim o Mustafa Kemal’i ilah edinmiş bir insandır.Bu gibi insanlara elbette taassupları olduğu için fazla güven olmaz.Onun içindir ki tarihin bu bölümünü mukayeseli olarak okumak gerekmektedir.Gerçi şunu söyleme hakkınız var;neyi mukayese edeceğiz ? Son yıllara kadar bu tip konularda yazıp çizmek en büyük suç değil mi idi ? Üzerinde bu kadar baskı olan bir konunun elbette akademik çalışmalara konu olacağı düşünülemezdi.
16.12.2007

Yazar giriş bölümünün en sonunda şöyle bir soru soruyor.”Bir başka deyişle şu soruyu doğru cevaplandırmak gerekmektedir: Kur’an tek kaynak mı temel kaynak mı? “ İşte bu kitap bu sorunun cevabını aramaya çıkmış bir çalışmadır.Aslında yazar kitabını yazmadan önce bu sorunun cevabını kendi zihninde çoktan vermiştir.Daha sonra da kitabını kaleme almıştır.Yani bir araştırma değil de zihninde ki malumu ilan etmekten başka bir şey değildir.Kitabı tamamen okudum ve bazı notlar aldım.Birçok yerde yazara katılmakla beraber onu eleştirdiğim noktaları da var.Şimdi bu eleştirilerimi sayfanın müsadesi ölçüsünde aktarmaya çalışacağım.

Yazar Kur’an-ı farklı yorumlayan iki grubu eleştirerek başlıyor.Zaten bütün kitap bu iki grubun düşüncelerini çürütmekle geçiyor.Bunlardan bir tanesi “tarihselcilik” dediğimiz akım bir diğeri ise “mealciler” olarak bilinen grup.Yazar bu iki gruba da gayet haklı eleştiriler yöneltiyor.Fakat eleştirilerini yöneltirken Kur’an eksenli değil de daha çok felsefi ve akli dayanaklardan hareket etmesi gözden kaçmıyor.Kur’an ve sahih sünnet dururken bu yola girilmesi pek de anlaşılır değil.
Yazar,hadis külliyatına zanni bilgi olarak bakmaktadır.Fakat aynı yazar yeri geldiği zaman o kaynağı da sonuna kadar kullanmaktadır.Bunun ise belli bir ölçüsünü-metodoloji-koyamamaktadır.Ona göre hadisler Kur’an’a arz edilmelidir.Bu çok subjektif bir değerlendirmedir ve bu çağın hastalıklarından biridir diyebiliriz.Bu konu da bir iki isim müstesna olmak üzere yapılmış kısmi çalışmalar varsa da 1400 yıllık İslam Hadis edebiyatın da Kur’an’a arz diye bir şey yoktur.Hadis konusunda önemli olan senettir.Zaten sahih hadisin Kur’an la çelişmesini düşünmekte abesle iştigaldir.Tabi ki istisnaları bunun dışında tutmak gerekir.En sahih olarak bildiğimiz hadis kaynakların da dahi problem olabilir.Fakat bunlar kısmidir,bunları genel olarak kabul etmek bizi yanlış yollara sürükler.Kur’an’a arz konusun da Hz. Aişe validemiz sürekli ön plana çıkarılmaktadır.Fakat bu konu ile ilgili olanlar Hz. Aişe validemize atfedilen haberlerin zanni olup olmadığı konusun da hiçbir tereddüt göstermemektedirler.Bu da bence çok sorunlu bir bakış açısıdır.
Yazar kitabın 59. sayfasın da şöyle bir tespitte bulunuyor:”Hatta ilahi denetim altında oluşmuş ve bize kadar sadık haberlerle gelmiş olan Rasulullah’ın sünnetine dahi…..” Yazar burada sünnetin ilahi denetim altında oluştuğunu ve bize kadar sadık-doğru-haberlerle geldiğini söylemesine rağmen kitap içerisinde birbirini nakzeden farklı yorumlara da girmektedir.Sünneti Kur’an’a onaylatmaya çalışan bu yeni fikir akımlarını anlamak elbette mümkün değildir.Namaz,oruç,hac gibi konularda sünneti delil olarak kabul eden bu akımlar neden metafizik konularda geri adım atmaktadırlar bunu az çok anlıyoruz aslında.Bu fikir akımlarının kesinlikle pozitivist dünya görüşünden etkilendiklerini söylemek durumundayız.Dante gibi bir müsteşrikin yazmış olduğu “ilahi komedya” gibi kitaplar bu insanları çok etkilemiş olmalı.Ve galiba metafizik konuları öne çıkarmaktan dolayı da rahatsız olmaktadırlar.Nedeni çok basit çünkü pozitivist dünya görüşü bunlarla dalga geçmektedir ve onlar bu dalga geçme eyleminin muhatapları olmadıklarını göstermek için işte böyle bir yönteme başvuruyorlar.(bu konuda belki de yanılıyorumdur ama durum onu gösteriyor)

Yazar Rasulullah’ın namazı önceden bildiğini iddia etmektedir(sayfa 213) bu son derece yanlış bir malumat olsa gerek.Ayrıca bu bilgiyi herhangi bir yere de dayandırmamaktadır.Namazın Müşrik Mekke toplumun da bilindiğine dair tarihi vesikalarda hiçbir bilgi yoktur(burada bahsettiğimiz namaz bilinen İslami namazdır).Aynı zamanda risaletin ilk dönemlerinde de bilinmiyordu.Rivayetlere göre bu namazı öğretme işi bizzat Cebrail tarafından yapılmıştır.Fakat hadis kaynaklarına zanni bilgi olarak bakan insan elbette bunu kabul etmeyecektir.Ama kendi kafasından da namazın o dönem de bilindiğini söyleyecektir.Yazar Miraç olayından önce namazın bilindiğini söylüyor(sayfa 233) bu elbette doğru bir tespit.Hem Kur’an hem de hadis yolu ile bunu zaten biliyoruz.
Ayrıca yazar Kureyzaoğulları’nın Medine den sürüldüklerini söylemektedir(sayfa 220) Bu bilgi de yanlış bir bilgidir.Kureyzaoğulları’nın bütün erkekleri infaz edilmiştir kadınları ve çocukları ise esir olarak alınmıştır.
Yazar,nikah konusuna da el atmış ve cariyelere nikah yapıldığını iddia etmiştir.Bu son derece yanlış bir bilgidir.Cariyelere nikah yapılması söz konusu değildir.Fakat isteyen de bunu yapmakta serbesttir.Yani cariye ile cinsel bir birliktelik için nikaha lüzum yoktur.Cariye sizin malınızdır.Fakat bugün için bu tartışmanın pratik bir faydası da yoktur.Yazar bu konuda Mustafa İslamoğlu hocamızı takip ediyor.(Hocamızı severim ama doğruyu daha çok severim) Muta konusunda ise yazara katıldığımızı ifade etmek isteriz.

Yazar sayfa 296 da hadis ravilerini “filanca ve feşmekanca” diye nitelemektedir.Bu bizce yanlış bir tutumdur ve saygısızlıktır.Bu ravilerin içinde mevzuatçı birkaç isim var diye böylesine bir toptan silme anlayışını doğru bulmuyoruz.Ayrıca yazarın kendi sünnet anlayışına bakarak ta onun içinde aynı şeyleri söyleyen insanların olduğunu da biliyoruz.
Yazar Rasulullah’a büyü yapılmış olmasını reddetmektedir ve bunu Nas ve Felak sürelerinin Mekki olmasına bağlamıştır.Acaba elinde nasıl bir karine veya belge var ki bu surelerin kesin olarak Mekki olduğunu söyleyebiliyor.
Yazar sayfa 366 da tırnak içinde “Allah’ı göremezsiniz” diyerek bunun Kur’ani bir hüküm olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır.Bu konu da farklı ayetler olmasına rağmen onları hiç zikretmemiştir.Buda yazarın objektifliğine gölge düşürmüştür.Çok tartışılan bir konu olması hasebiyle böyle üstünkörü geçiştirilmesi pek uygun görünmüyor.En azından insan tevakkuf-askıya alma-kurumunu işletebilir.
Aslında daha çok eleştirilerim olacaktı fakat yer yokluğundan dolayı bitirmek zorundayım.
Her kitap gibi bu kitaptan da öğrenilecek bir şeyler muhakkak vardır.
07.12.2007

Bu kitap 1920 li yıllarda Amerika birleşik devletlerinin en nüfuzlu ve zengin işadamlarından olan Henry Ford tarafından kaleme alınmıştır.Bilindiği gibi Henry Ford,Ford marka arabaların ilk üreticisi ve aynı zamanda sahibidir.Bu isminden de anlaşılıyor zaten.Fakat bu kitabı kendisi bizzat kaleme almış mıdır.Aslında onun kaleme alıp almadığı şüpheli bir konudur.Kitabın önsözüne bakacak olursak eğer,kitabı kendi yayın organına hazırlatmış ve yayınlatmıştır.Belki daha sonra kendi adına bastırmışta olabilir.Bu konu aslında pek de önemli değil önemli olan kitabın ne anlattığı ve ne kadar objektif olduğudur.

Esasen bu kitabın adını daha önce çok defa duymuştum fakat okuma şansım olmamıştı.Şimdi ise okudum ve çok basit bir çalışma olduğunu düşünüyorum.Önceden bildiğim kadarıyla Henry Ford'un Yahudilerle bazı takıntıları olmuş.Bir şekilde Yahudilerle anlaşamamış ve bu kitabı yazmış veya yazdırmış.Daha sonra ise Yahudiler bu adama iyi bir ders vermişler.Yahudiler Ford marka arabaları alıp bozup bozup otoban kenarlarına atmışlar ve bunun propagandasını yapmışlar sonuçta Ford firması iflas etmiş ve Yahudiler bu firmayı bedavaya kapatmışlar.Yani sizin anlayacağınız bugün Ford markası ile Henry Ford arasında isimden başka bir bağ bulunmuyor.Bu olay çok anlatılır,adeta bir şehir efsanesi gibi gerçek midir değil midir bilemiyorum.Fakat kitapta bu konu ile alakalı herhangi bir şey mevcut değil.

Kitap tamamen Yahudileri kötülemek amacıyla kaleme alınmıştır.Onların ne entrikalar çevirerek yeryüzünde nasıl iktisadi ve siyasi alanda söz sahibi olduklarını anlatıyor.Aslında bu konu bize veya dünyada yaşayan diğer insanlara pek de yabancı sayılmaz.Yahudilerin bu konumları herkes tarafından kabul edilir.Bu bir realitedir.Bunu görmezden gelemeyiz.

Ben aslında bir işadamı olarak Henry Ford’un Yahudilerle olan diyaloglarını anlatmasını umuyordum.Yani bir çeşit hatırat gibi fakat maalesef kitapta bu yönde de bir şey yok.Kitap edebi yönden sıfır diyebilirim.Bu acaba mütercimden mi kaynaklanıyor bunu da bilemiyorum.Kitaptan bir şey anlamanız için adeta oturup çözümle yapmanız gerekiyor.

Uzun lafın kısası bu kitap okumaya değmez bir çalışma.