Toplam yorum: 3.285.259
Bu ayki yorum: 6.785

E-Dergi

Qudsulaqdas Tarafından Yapılan Yorumlar

03.12.2013

Bir üniversite öğretim üyesi olan yazar evvelce hakkında hiçbir şey bilmediği ama Atatürk resimlerinin arka planından herkesin göz aşinalığı olan Fevzi Paşa’yı daha yakından tanımaya çalışırken bir kitap yazma ihtiyacı duyduğundan söz ederek işe girişiyor. Cumhuriyet devrinin iki mareşalinden birini anlatan bir biyografi kitabı okuyoruz.
Bazı sahneler gereksiz ayrıntılarla fevkalade uzatılmış. Özellikle 1. Dünya Savaşı ile ilgili saat saat, köy köy ayrıntıların hangilerinin Fevzi Paşayla doğrudan ilgili olduğu da net değil. 1918-1938 döneminde anlatım çoğu kere Fevzi Paşayı tayyedip Mustafa Kemal mihverinde devam ediyor. Mustafa Kemal’i zaten her yerde okuyoruz, Fevzi Paşa ne yapmış onu görmek isteriz. Bu arada kitap boyunca sadetten saparak bir şekilde ilgi kurulup İnönü’nün kötülenmesi yersiz ve pek sevimsiz; hakeza Sultan Vahdeddin’in Anadolu hareketine müzahir olduğuna dair temize çıkarma gayreti de eğreti duruyor. Zira bu hususlardaki şüpheli ama kritik rivayetler başka kaynaklarla teyid edilmeden öne sürülmüş.
Bibliyografya bolluğu takdire değer ama alıntıların bazılarını sadeleştirilmiş metinlerden, bazılarını orijinalinden alınması; ayrıca gazete köşe yazılarına ve internete (özellikle Vikipedi’ye) atıflar yapması kitabın güvenilirliğine gölge düşürüyor.
Görseller; cenaze fotoğrafları, madalyalar ve birkaç evraktan müteşekkil. Paşanın girişteki cumhuriyet devri Genelkurmay Başkanı üniforması içinde portre fotoğrafı ve sonda iki hasta fotoğrafı dışında net gözüktüğü görsel kaydı yok.
İstiklal harbi ve “birinci cumhuriyet” diye tabir olunan devirleri, zaten inkılap tarihi kitaplarında özetlenmiş Nutuk’la yetinmeyip, böyle ilk elden efendim Fevzi Paşa, Kazım Karabekir, İnönü, Rauf Orbay, Yakup Kadri, Halide Edib gibi farklı meşrepten başka kişilerin bakışından okumanın daha adil bir değerlendirme sağlayacağı kanaatindeyim.
02.12.2013

Kitap felsefedeki illiyet (kozalite) kavramını iman gözlüğü ile inceleyip sebepleri de sonuçları da doğrudan Allah’a verme ana fikrinde. Tabiat, kuvvet nazariyesi, Gazali-İbn Rüşd arasında cereyan eden “tehafüt” polemiği, Hume ve Newton’a atıflar, determinizm ve soft-determinizme ilzam edici cevaplar okuyoruz. Sözün özü Said Nursi’nin meşhur Hüve Nüktesi’nin felsefe tarihi, akaid çerçevesinde yeniden dillendirilmişi de diyebilirsiniz. Bu nükte atomların davranışlarından bahsetmekle tevhid muhaliflerinin üzerine söz söyleyemediği Nursi’nin ifadesiyle “şeytanı bile susturan” bir makaledir. Fakat risalelerini okuyormuş gibi bir hava hissetseniz de nedendir bilinmez kitapta ona hiç atıf yapılmamış.
25.11.2013

Vehbi Koç’un 1961-1976 yılları arasında 15 yıllık dönemini gözler önüne seren kitap ilkinin aksine konu başlıkları hariç Can Dündar’a ait herhangi bir anlatım içermiyor. Koç o kadar teferruatlı arşiv kurmuş ki bir belgeselci için bulunmaz bir hazine ortaya çıkmış. Kiminle hangi tarihte ne görüşülecek, önceden planlamış, söyleyeceklerini not etmiş, görüşmeden sonra da tekrar yazmış! Darbeler, Kıbrıs savaşı, koalisyonlar, ambargo, sağ-sol çatışması gibi çalkantılı bir dönemde İnönü, Demirel, Özal, Ecevit vs. pek çok siyasi simayla yakından irtibatı olan Koç, kendi yağıyla kavrularak nasıl kuşaktan kuşağa devredilen bir iş kurulacağına dair gençlere güzel bir örnektir. Başardığı bu şey ülkemiz için bir ilktir.
Şirketinin kurumsal yapısını dünyadaki benzerleri gibi bir holding ve vakfa dönüştürmek isterken, kanunların buna müsaade etmemesi durumu gerçekten ilginç. “Holding nedir? Şirketler şirket kuramaz, kurarsa her birinden de üst holdingden de ayrı kurumlar vergisi alınır” denmiş. Vakıf da kuramamış. Oysa “eski hukuk” bunlara müsaade eder. Böylece 1400 yıllık hukuk birikiminin tamamen reddedilip Batılı mehazlardan tercümeyle başına “Türk” sıfatı eklenerek alınan Medeni Kanun ve Ticaret Kanununun zamanında Koç gibi pek çok büyük düşünen insana ayak bağı olduğunu görüyoruz. Bir hukukçu olarak bakınca bu kültür tahribinin hala okullarda mecburi ders olarak okutulması şayan-ı hayrettir.
Kitabın önsözünde son 20 yılın anlatılacağı 3. ciltten söz ediliyor, ancak yıllar geçti hala yayımlanmadı.
20.11.2013

Kuran okunarak anlaşılıp uygulanmak üzere insanlığa gönderilmiş ilahi bir kitaptır. Ama biz onca kaynak eser varken anlamadığımız bahanesiyle başta tembelliğimiz yüzünden bu yüce kitaptan uzak kalıyoruz. İşte bu şekilde kütlesi küçük kitaplarla sure sure Kuran’ın tefsir edilerek insanların Kuran’a yakınlık ve ülfetinin daha kolay temin edilebileceğine kaniyim. Dinimizi, kimliğimizi doğru bir şekilde tanımak için Kuran’dan kopmamamız duasıyla Davut Aydüz Hocanın bu mesaisinde muvaffakiyetler temenni ederim.
20.11.2013

Osmanlı İmparatorluğunun dağılış yıllarını Rumeli merkezinde anlatan bir tarih kitabı. Bazı şekil sıkıntılarına bakılmazsa konusunda derli toplu bir bilgi edinmek için biçilmiş kaftan.
Kitap Balkanlardaki mozaiğini tasvir hususunda ırkçı (Aryan-Turan) bir tablo çizilerek işe girişiyor; Türkler, Macarlar ve Bulgarlar Turanmış. Bu bazı şeyleri açıklamayınca kavmiyetçi (Türk, Germen, Slav, Latin) bakışa geçiliyor, o da yetmeyince hakim devlet isimleri (Türkiye, Rusya, Avusturya, İtalya, Almanya) devreye giriyor, bu tutmayınca etnik-dini sıfatlar kullanılıyor (Müslüman Slav=Boşnak, Ortodoks Slav=Sırp, Müslüman Bulgar=Pomak vs) ki bir sıfat karmaşasına kadar varmasına rağmen Osmanlı Milletler Sistemi tabirlerinden ısrarla kaçınılmış. Hatta “Osmanlı Devleti” ifadesini de hiç kullanmıyor; ya “Türkiye” diyor ya da “Türkiye İmparatorluğu” diyor. Yayınevinin ve yazarın adına bakılırsa buna şaşmamak gerekir fakat cumhuriyet döneminde üretilip 1970’lere kadar kullanılan bu dar kavmiyetçi bakış Balkanlarını net anlamamızı zorlaştırıyor. Zira kendi hakkımızdaki Batı icadı ithal tabirlerin birer teşhis hatasından başka bir şey olmadığını tarih gösterdi, gösteriyor.
Efendim adlandırmalara takılmaz da kitaba girişirseniz, yazarının tarihçilik sahasındaki uzmanlığı bizim gibi tarih meraklılarınca tartışılmaz ama kitabın tarihsel belgelere atıflarda bulunmadığını görüyorsunuz. Birkaç yerde şahıs görüşlerini ihtiva eden metin içi alıntılar var fakat onların da nereden alındığına dair bir kayıt koymamış. Öztuna atıf yapan değil atıf yapılan bir telif eser vücuda getirmiş!
Kitabın dörtte biri 93 harbini muharebeler ve figürler ekseninde anlatıyor. Balkan harbinde içinse düşmeden savunulan üç kaleden ve Çatalca hattından söz ediliyor. Başkaca tek bir muharebeden bahis yok. Bir Kumanova yok! Mesela, Vardar-Yenice Muharebesinden hiç söz etmediği için de, yenik ordunun çekildiği Selanik’in “kurşun atmadan” Yunanlara teslim edilmesini utanç verici buluyor ve sormayın gitsin diyor! Katliam ve tehcirlere dair başlıklar var ama içeriğinde başka şeylerden bahsediliyor. Vurgular özellikle ordunun siyasileşmesi ve İttihatçıların yaptıkları büyük hatalar konularında toplanıyor. İttihatçıları yerden yere vurup II. Abdülhamid’in yeteneğini takdir ederken kitabın son sayfasında ittihatçıların ülkücü-kavmiyetçi olduğunu hatırlayıp kurtuluş savaşına vücut veren tohumları attıkları iddiasıyla onları hoş görerek bitiriyor.