Toplam yorum: 3.285.254
Bu ayki yorum: 6.780

E-Dergi

Qudsulaqdas Tarafından Yapılan Yorumlar

12.11.2013

Günümüz belli başlı İslami hareketlerden birinin kurucusu olan Süleyman Hilmi Tunahan Hocaefendi’nin adını taşıyan bu kitap ciddi bir biyografi hususiyeti göstermiyor. İçeriği daha önce bazı süreli yayınlarda çıkmış haberlerden alıntılar ve hocaefendiyle bizzat tanışmayan ama duyumlarını paylaşan insanların beyanlarından oluşuyor.
İktibaslar bölümü tam evlere şenlik: Efendim ahlaki tavsiyeler arasında “güneşte hararet ve ziya yoktur, o Allah’ın nurudur hatta Almanların dediğine göre sudur!” gibi ilmi mi, tasavvufi mi, ne olduğu anlaşılmayan hezeyanları kitaba koymak hocaefendi hakkında ancak kafa karışıklığına sebebiyet veriyor. Biyografide Tabakat ve metodolojide Rivayet gibi ince ilimleri icad eden görkemli İslami gelenekten hiç pay alınmamış gibi çiğ bir kitap. Hem bir fıkıh alimi ile de mutasavvıf olan kimlikleri işlemeden lalettayin karıştırıp “işte derin bir hoca vardı, çok hizmetleri oldu, daha neler neler, siz bilmezsiniz, araştırın bakın” demek istiyor! İyi de kitap yazıp çıkardıysanız araştırıp incelemişsinizdir diye düşünüp kitabı satın alan ve gerçekten Süleyman Hocaefendiyi tanımak isteyenlere sunduğunuz kitap bu mu?
23.09.2013

İnancımıza göre insanın yaratılış sebebi Allah’a kulluk etmektir. Allah bu yolda peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Bu kitapların sonuncusu bir belagat mucizesi olan Kur’an, temsiller kullanarak doğrudan insana hitap etmektedir. İşte elimizde tuttuğumuz bu kitap öncelikle kendi usulünü ortaya koyarak teşbih ve temsille ilgili söz sanatlarını açıklamakla girizgah yapıyor, sonrasında Kuran’da ifade edilen şekliyle insanın yaratılışı ve temel özellikleri anlatılmış. İkinci bölümde mümin, münafık, kafir ve müşriklerin Kuranda zikredilmiş örnek tipler üzerinde duruluyor. Bu bapta başta Hz. Muhammed (sas) ve diğer peygamberler, ashab-ı kiram ve geçmişteki diğer müminler, ideal müminlerin taşıdığı genel özellikler, münafıklar, kafirler ve müşrikler sıralanmış. Son kısımda bunlar arasında bizzat Kuran’ın yaptığı mukayeseli temsiller inceleniyor.
Konulu tefsir sahasında güzel bir numune meydana getirilmiş. Kuran’da geçen hemen bütün temsili ifadeler kitapta açıklanıyor. Bendeniz gibi Arapçadaki yetersizliği dolayısıyla Kuran idrakleri meallerin ötesine pek sarkmayan mübtediler için fevkalade faydalı bir eser.
Yayınevinin diğer kitaplarına kıyaslanırsa yazar incelemelerini yaparken kimi zaman “Kuran’da” kaydını ıskalıyor. Ezcümle -daha ziyade ikinci bölümde- Kuran metni ve mealini müteakiben açıklamalar kısmında sahih hadisleri atlayarak usulünce kritiğini yapmaksızın tefsir kitaplarından menkıbevi alıntılar koymakta bir özensizlik görülüyor. Bu durum maksada hizmet etmediği gibi ciddi bir akademik eserde görülmemesi gereken ifade dağınıklıklarına ve Kuranî ilimler için artık birer terim olan mefhumlardan bahsederken lügavi hususlarda yer yer mana kaymalarına sebebiyet veriyor. Bir misal: Peygamberlerin muhsin olmasından söz edilirken ihsanı tanımlayan meşhur Cibril Hadisinden hiç söz edilmiyor, mana bakımından da herhangi bir işaret de yok; buna mukabil “iyilik” kelimesiyle tercümesi üzerinden hayr, ma’ruf, birr gibi farklı ve geniş mana yelpazesi olan mefhumların geçtiği ayetlere atıflar var.
Tabii ki bu bir Kuran sözlüğü veya fihristi değil, esasına dikkat edilirse her seviyeden okuyucunun Kuran’ı anlamasına katkı yapacak bir kitap. Kuran’la irtibatı muhafaza etmek için okuma listenizde bu tür inceleme kitaplarını eksik etmeyiniz.
09.09.2013

Teberrüken çizelge halinde duvarlarımıza astığımız, annelerimizin ellerinden düşürmediği dua mecmuası kitaplarında listelenmiş, kimilerinin efsun niyetiyle sayılarla okuduğu Esma’ül Hüsna’ya akademik bir yaklaşım...
Kur’an’ın iniş maksatlarının birincisi, iman ettiğimiz her şeyin Yaratıcısı, Tek Tanrı Allah’ı insanlara tanıtmaktır. Mahiyetini havsalamızın alamayacağı Rabbimizi biz bazı isim ve sıfatlarla tanırız. O isimlerle dua ederiz. Yazar bu isimleri (ve terkiplerini) surelerin kronolojik iniş sırasına göre sırasıyla inceleyerek Kurandaki ilahi isimlendirmenin geçirdiği ‘aşamaları’ nazara veriyor. Kendi kitaplarında tahrifi keşfettikten sonra kıyasen Kuran’a taarruz eden müsteşriklerin kullandığı kronoloji usulü kullanarak, yani onların silahlarıyla, bugün dahi dile getirilen –haşa- İslamın putperestlikten türediği, tanrısının icad edildiği, dinin beşeri bir “kültür” mecmuası olduğu gibi iddialarına ciddi cevaplar veriliyor.
Surelerin iniş sıraları arasındaki ihtilaflar cumhur İslam ulemasının esas aldığı iniş sırası esas alınarak halledilmiş. Yazarın kendisinin de ifade ettiği gibi, aynı sure içinde hangi ismin daha evvel varid olduğu hususunun esasa müessir olmayan faydasızlığı ve tespit imkansızlığı nedeniyle ilmi çıkarımlarda bulunma yoluna gidilmemiş. Nihayetinde akış Mekki-Medeni ayrımına gelip dökülüyor. Bizce isimler mushaf sırasıyla veya geçiş sıklığına göre yahut alfabetik sırayla hatta rastgele verilseydi de kitabın bize yaptığı katkı değişmezdi: Rabbimizi tanımak!
Kronolojik usulün bizi yönelttiği noktadan bakınca, kitabın yazılmasının bir maksadı da Kuran hakkında müsteşriklerin iftiralarını red ve İslami usuluddin açısından hatalı ifadelerini tadil olduğu kadar; yayınevinin meşrebi kitabın satırlarında ortaya çıkıyor: Sami dinlerinin bir asıldan olması ve dinler arası diyalog…
Yazar çok yönlü bir âlim olduğunu, uzmanlığının tefsir olmasına rağmen kendini aşıp, ilahın ismi olup olamayacağından, efendim onun hangi sıfatlarla nitelenebileceğinden başlayarak akaid, kelam, felsefe, mukayeseli dinler tarihi ve filoloji sahalarında ciddi söz söyleyerek, atıflar yaparak ispat ediyor. Sahasında bir elkitabı, efendim bir terimler sözlüğü olarak da kullanılabilir.
Diğer disiplinlerin tanrı anlayışları, şirk ve etrafındaki tahlillerle tamamlanan kitap kamilen hitama eriyor.
Usulü farklı olsa da; Esma’ül Hüsna’nın mana inceliklerine nüfuz ederek Rabbinizi Kur’an ışığında daha yakından tanımak için bu kitabı okuyun. Şahsen bendenizin ilmim yanında, marifetim ve muhabbetim de arttı.
22.08.2013

Eskiye bir güzelleme. Bir Maliye Nazırının konağı çerçevesinde Mutlakıyet devrinde Dersaadet’te yaşanan hayat, romandan ziyade bir belgesel mahiyetinde tasvir ediliyor. Zira olay yok denecek kadar az. Ana fikri, amiyane deyişle “Bakın biz neydik”. Fakat çizilen resim, umumi tablonun gerçeklerinden uzak. Şöyle ki o devirde bile, halkın çoğu köylü olduğundan yüzde seksen insanın bilmediği, şehirli olup da bilenlerin de pek azının tadıp böyle kaymağında yaşadığı masalımsı bir alem tasvir ediliyor ki okurken ütopik bir hava hissettik. Efendim, koninin tepesinde yüzlerce kul ve hizmetkar arasında yaşayan 5-6 kişilik bir nazır ailesi var. Etrafında halkalanan reaya ve halkla beraber hepsi “bizden”. Herkes şirin, dürüst, edepli ve vazifeşinas. Kötüler yok ancak bön veya gıcık tipler var onlar da hasbelkader öyleler ve zaten masumlar. Ayyaşlar, zaniler bile sevimli. Yani herkes gayet mesut. Kitap boyunca işittiğiniz ses “paşa dedem” diye söze başlayanları çağrıştıran ced-perest bir ses.
Paradigmasına bakalım: Aydınlanma Devri Batısından kuvvetle etkilenmiş bir zihin temeli üzerinde kurulmuş; 19. asır başından itibaren Napolyon Fransası kaynağıyla Avrupada hükümferma olmuş edebiyatta romantik hisler, siyasette milliyetçi sağ fikirler şeklinde tecessüm etmiş olan muhafazakar malzemeyle yoğrulmuş bir eser. Oryantalist değil. Bir kısmına şahit de olunan tarihi sadece nakletmekle kalmıyor felsefesini de yapıyor, bu bapta içtimai determinizmi açıkça dile getirmesi dikkat çekiyor. İlk baskısının 1964’te yapılmasından 1950’li DP’nin iktidarda olduğu yıllarda kaleme alındığı ve 27 Mayıs sürecinde son şeklini aldığı anlaşılıyor. İttihatçılık ve siyonizm karşıtlığını kuvvetli dile getirmesi kayda değer. Din, son tahlilde bir “heyecan”, bir “his” olarak tanımlanıyor ki dil, sanat, örf gibi, tedkik edilip felsefesi yapılmak için muhafaza edilmesi gereken başat bir “kültür” unsurundan başka bir şey değil. Bunu yazarın Kenan Rıfai’nin tilmizi olması dolayısıyla mutasavvıf kimliğiyle irtibatlandırarak açıklayabiliriz. Yeri gelmişken Kenan Rıfai’nin tekke postnişini olduğu, cerbezeli şiirler inşad etmekle beraber tekkelerin kapatılmasıyla sikkesini çıkarıp şapka takmaktan hicap duymayan modern-sufi bir karakter olarak hitam-ı ömr eylediğini de hatırlatalım.
Kozmopolit bir imparatorluktan söz ederken yönetici Türk elitini odağa koymakla kitabın ıskaladığı acı tarihi gerçek, okşadığı milliyetçilik fikrinin özlenen o medeniyetin parçalanmasında baş sebep olmasıdır.
Kitabın hissettirmek istediğini ilk duygu iki Türk bir araya gelsek edeceğimiz lakırdının birinci konusudur: “Nasıl oldu da bu medeniyetimiz elden gitti, vah vah, hep dış mihrakların yüzünden.”
Kitap boyunca hissettiğiniz bir diğer duygu müzede gezmeye benziyor: Metinde envai çeşit eşya, hal, tavır, kimlik boca edilmiş. Peki neyi muhafaza edeceğiz? Galatanın tahta köprüsünü mü? Habeş halayıkları mı? Kehribar tespihleri mi? Seyyar laternacıları mı? Kahve dibeklerini mi? Kupa arabalarını mı? Kimisinin orijinal numunesi kalmamış, kimisinin de işlevi kaybolmuş eski kültür unsurlarının çoğunu asli şekliyle diriltmek imkansızdır, olsa olsa modelini yapıp müzeye veya böyle hatırasını yazıp kitaba koyabiliriz.
Kültür milliyetçiliğiyle şalı çuhayı özlemle anmanın bugünümüze hiçbir faydası yok. Biz asıl bizi biz yapan mukaddesatımızı, cihanın hala nazargahı olan temellerimizi dehr eliyle değil devlet eliyle siyaseten ve kasten imha etmiş, kimliğini şaşırmış şizofren bir topluluğuz. “Vatanımız Edirne’den Van’a kadardır ötesindeki herkes bize düşmandır” deyip nizam-ı alem ruhundan, yetim kavimlere babalık hakkından vazgeçtik. Siz başkasınız deyip kendi vatandaşlarımızı katlederek, sürerek veya mübadeleyle söküp attık. Toprakların ve gönüllerin fatihleri alp-erenlerin yetiştiği dergahları kapatıp tasavvufu yasakladık. Patrik ve hahambaşına gösterdiğimiz müsamahayı Halife-i Resullallaha göstermeyip onu kovduk. Medeniyetimizin taşıyıcısı altı yüz küsur yıllık Osmanlı tahtını lağvettik. Niyetle bir harf yazarken bile sevap kazandığımız Kuran yazısını yasaklayıp Latin yazısını aldık. Dilimizdeki kelimeleri ırkçı saiklerle atıp evladımızı atasının dilini anlamaz bir hale koyduk. Batılı her fikir ve adeti sorgulamadan taklit ederek derdini çekmediğimiz hastalıklar için ilaçlar içtik. Kitab’ımızdaki ilahi kaideleri beğenmeyip yabancı kanunları aynen tercüme edip aldık. Ve saire… Bu kaybettiklerimiz yanında şalın çuhanın kıymeti nedir? Kitap bu asıl meseleyi pek cılız dile getiriyor.
Kitabın sonlarına doğru medeniyetin inkırazı ile konağın dağılıp halkının fakirleşmesini paralel hikaye etmesi sadece eğreti bir alegori olmuş. Yazarın “temel kaymamış kökler kurumamış olsaydı” kaydı ve giden gelmez iddiasına bakıldığında meşrebi olan “herşey aslına döner” fikrinin aksine “herşey biter” fikri ile bitirmesi, çelişki arz etmesinin ötesinde, iletmek istediği kayıp medeniyetimizin kapısını bize kapatması olarak göründü.
Nihayet, yazarın dilde kelimeleri sakınmadan, dışlamadan kullanması gayet hoş. Fakat yayıncı eliyle bazı kelimelerin bugünkü dildeki açıklamalarının parantez içine alınarak satır aralarında dercedilmesi pek sevimsiz bir şekil hatası olmuş. Bu yöntem okumayı sekteye uğrattığı gibi çeviride eksik ve yanlışlardan kaçınılamıyor. İlle yapılacaksa kitabın sonuna veya hiç olmazsa sayfa altlarına dipnot şeklinde lügatçe konulabilir.
11.07.2013

Giriş kısmında yazarın da belirttiği üzere geceler üzerine denemeler diye işe girişilmiş ancak diğer çalışmalarla beraber konuyla ilgili biriken malzeme ayrı bir kitaba vücut vermiş. Sonuçta çıkan eser geniş bir bibliyografya taramasıyla denemeden öte bir belgesel niteliği kazanmış. Bu yönüyle Beşir Hocanın “Güller Kitabı” adlı ödüllü eserinin küçük bacısı mesabesinde olan kitap ablası kadar şümullü değil; ezcümle bölüm arası numune metinler bulunmuyor, ayrıca zaman yönünden 16. asırdan geriye pek gitmiyor. Bir işçi didinmesiyle edebiyat üzerinde çalışmaya devam eden Beşir hoca ne yazsa okunur, okunmalı.