Eskiye bir güzelleme. Bir Maliye Nazırının konağı çerçevesinde Mutlakıyet devrinde Dersaadet’te yaşanan hayat, romandan ziyade bir belgesel mahiyetinde tasvir ediliyor. Zira olay yok denecek kadar az. Ana fikri, amiyane deyişle “Bakın biz neydik”. Fakat çizilen resim, umumi tablonun gerçeklerinden uzak. Şöyle ki o devirde bile, halkın çoğu köylü olduğundan yüzde seksen insanın bilmediği, şehirli olup da bilenlerin de pek azının tadıp böyle kaymağında yaşadığı masalımsı bir alem tasvir ediliyor ki okurken ütopik bir hava hissettik. Efendim, koninin tepesinde yüzlerce kul ve hizmetkar arasında yaşayan 5-6 kişilik bir nazır ailesi var. Etrafında halkalanan reaya ve halkla beraber hepsi “bizden”. Herkes şirin, dürüst, edepli ve vazifeşinas. Kötüler yok ancak bön veya gıcık tipler var onlar da hasbelkader öyleler ve zaten masumlar. Ayyaşlar, zaniler bile sevimli. Yani herkes gayet mesut. Kitap boyunca işittiğiniz ses “paşa dedem” diye söze başlayanları çağrıştıran ced-perest bir ses.
Paradigmasına bakalım: Aydınlanma Devri Batısından kuvvetle etkilenmiş bir zihin temeli üzerinde kurulmuş; 19. asır başından itibaren Napolyon Fransası kaynağıyla Avrupada hükümferma olmuş edebiyatta romantik hisler, siyasette milliyetçi sağ fikirler şeklinde tecessüm etmiş olan muhafazakar malzemeyle yoğrulmuş bir eser. Oryantalist değil. Bir kısmına şahit de olunan tarihi sadece nakletmekle kalmıyor felsefesini de yapıyor, bu bapta içtimai determinizmi açıkça dile getirmesi dikkat çekiyor. İlk baskısının 1964’te yapılmasından 1950’li DP’nin iktidarda olduğu yıllarda kaleme alındığı ve 27 Mayıs sürecinde son şeklini aldığı anlaşılıyor. İttihatçılık ve siyonizm karşıtlığını kuvvetli dile getirmesi kayda değer. Din, son tahlilde bir “heyecan”, bir “his” olarak tanımlanıyor ki dil, sanat, örf gibi, tedkik edilip felsefesi yapılmak için muhafaza edilmesi gereken başat bir “kültür” unsurundan başka bir şey değil. Bunu yazarın Kenan Rıfai’nin tilmizi olması dolayısıyla mutasavvıf kimliğiyle irtibatlandırarak açıklayabiliriz. Yeri gelmişken Kenan Rıfai’nin tekke postnişini olduğu, cerbezeli şiirler inşad etmekle beraber tekkelerin kapatılmasıyla sikkesini çıkarıp şapka takmaktan hicap duymayan modern-sufi bir karakter olarak hitam-ı ömr eylediğini de hatırlatalım.
Kozmopolit bir imparatorluktan söz ederken yönetici Türk elitini odağa koymakla kitabın ıskaladığı acı tarihi gerçek, okşadığı milliyetçilik fikrinin özlenen o medeniyetin parçalanmasında baş sebep olmasıdır.
Kitabın hissettirmek istediğini ilk duygu iki Türk bir araya gelsek edeceğimiz lakırdının birinci konusudur: “Nasıl oldu da bu medeniyetimiz elden gitti, vah vah, hep dış mihrakların yüzünden.”
Kitap boyunca hissettiğiniz bir diğer duygu müzede gezmeye benziyor: Metinde envai çeşit eşya, hal, tavır, kimlik boca edilmiş. Peki neyi muhafaza edeceğiz? Galatanın tahta köprüsünü mü? Habeş halayıkları mı? Kehribar tespihleri mi? Seyyar laternacıları mı? Kahve dibeklerini mi? Kupa arabalarını mı? Kimisinin orijinal numunesi kalmamış, kimisinin de işlevi kaybolmuş eski kültür unsurlarının çoğunu asli şekliyle diriltmek imkansızdır, olsa olsa modelini yapıp müzeye veya böyle hatırasını yazıp kitaba koyabiliriz.
Kültür milliyetçiliğiyle şalı çuhayı özlemle anmanın bugünümüze hiçbir faydası yok. Biz asıl bizi biz yapan mukaddesatımızı, cihanın hala nazargahı olan temellerimizi dehr eliyle değil devlet eliyle siyaseten ve kasten imha etmiş, kimliğini şaşırmış şizofren bir topluluğuz. “Vatanımız Edirne’den Van’a kadardır ötesindeki herkes bize düşmandır” deyip nizam-ı alem ruhundan, yetim kavimlere babalık hakkından vazgeçtik. Siz başkasınız deyip kendi vatandaşlarımızı katlederek, sürerek veya mübadeleyle söküp attık. Toprakların ve gönüllerin fatihleri alp-erenlerin yetiştiği dergahları kapatıp tasavvufu yasakladık. Patrik ve hahambaşına gösterdiğimiz müsamahayı Halife-i Resullallaha göstermeyip onu kovduk. Medeniyetimizin taşıyıcısı altı yüz küsur yıllık Osmanlı tahtını lağvettik. Niyetle bir harf yazarken bile sevap kazandığımız Kuran yazısını yasaklayıp Latin yazısını aldık. Dilimizdeki kelimeleri ırkçı saiklerle atıp evladımızı atasının dilini anlamaz bir hale koyduk. Batılı her fikir ve adeti sorgulamadan taklit ederek derdini çekmediğimiz hastalıklar için ilaçlar içtik. Kitab’ımızdaki ilahi kaideleri beğenmeyip yabancı kanunları aynen tercüme edip aldık. Ve saire… Bu kaybettiklerimiz yanında şalın çuhanın kıymeti nedir? Kitap bu asıl meseleyi pek cılız dile getiriyor.
Kitabın sonlarına doğru medeniyetin inkırazı ile konağın dağılıp halkının fakirleşmesini paralel hikaye etmesi sadece eğreti bir alegori olmuş. Yazarın “temel kaymamış kökler kurumamış olsaydı” kaydı ve giden gelmez iddiasına bakıldığında meşrebi olan “herşey aslına döner” fikrinin aksine “herşey biter” fikri ile bitirmesi, çelişki arz etmesinin ötesinde, iletmek istediği kayıp medeniyetimizin kapısını bize kapatması olarak göründü.
Nihayet, yazarın dilde kelimeleri sakınmadan, dışlamadan kullanması gayet hoş. Fakat yayıncı eliyle bazı kelimelerin bugünkü dildeki açıklamalarının parantez içine alınarak satır aralarında dercedilmesi pek sevimsiz bir şekil hatası olmuş. Bu yöntem okumayı sekteye uğrattığı gibi çeviride eksik ve yanlışlardan kaçınılamıyor. İlle yapılacaksa kitabın sonuna veya hiç olmazsa sayfa altlarına dipnot şeklinde lügatçe konulabilir.