Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Qudsulaqdas Tarafından Yapılan Yorumlar

08.07.2013

Beşir Ayvazoğlu edebiyat hocalığı kimliği ile titiz araştırmacı hasletini bir araya getirerek harika biyografiler ve monografiler kaleme alıyor.
Haşim, büyük âlimler çıkarmış Bağdatlı Alûsî ailesinin soyadını taşımakla beraber (kitaptan öğrendiğimize göre meşhur Ruh’ul Meani Tefsirinin yazarı Mahmud el Alusi öz dedesinin babası oluyor) Galatasaray Sultanisinin yetiştirdiği özünden uzak nesillerin tipik bir örneğidir. Fransız edebiyatını kuvvetli tesiriyle memleketimizin en sıkıntılı zamanları olan 20. asrın ilk kısmında âfâkî şiirler yazmış, çokça kınandığı gibi hayattayken takdir de edilmiş, cenazesi kalabalıklarla kaldırılmış farklı bir edebiyatçı.
Ayvazoğlunun diğer bazı eserlerinde görüldüğü gibi bölüm aralarında konu edinilen kişinin eser örneklerine yer verilmemiş fakat şiirlerin sanatsal (bir yönüyle istatistiki) incelemeleri mükemmel bir çalışmanın ürünü olduğunu gösteriyor. Ama bendeniz bazı fikirlerine iştirak etmesem de Haşim’in gezi yazıları ve gazeteci ismi altında yazdığı fıkraların en az şiirleri kadar hatta daha kıymetli olduğu kanaatindeyim.
02.07.2013

Hepimizin ilk okumayı söktüğünde kendini kucağında bulduğu, edebiyatımızdaki gelmiş geçmiş en büyük hikayecilerden birinin hayatı da kısa olmasına rağmen fevkalade yoğun. Asker Ömer Seyfettin’le ilgili kısımlar özellikle bir Balkan Harbi gazisi olarak hatıraları oldukça çarpıcı. Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’undaki karakterlerden gibi mutlakıyet, meşrutiyet ve mütareke dönemlerinin merkezinde Makedonya ve Dersaadet’te yaşamış bir münevverin ruh yapısının, cumhuriyet devrini görmemekle beraber kurucularının reflekslerini değerlendirmek için güzel bir vesile.
Yazar dikkatli bir ustanın boya üzerine vernik sürmesi hassasiyetiyle bölümler halinde emeğini şekillendirmiş. Sanatçı biyografisi yazarlarının kolayca düştükleri, kurgusal eserlerden ipuçları bulup gerçeklere ulaşma yersizliğine fazla bulaşmadan, geniş bibliyografik malzeme tahlil ve terkipleri ile çalışmış.
Ömer Seyfettin’in en verimli çağında –zira eserlerinin çoğunu son birkaç yılda vücuda getirmiş- şimdilerde ölümcül bir hastalık sayılmayan diyabetten henüz 36 yaşında ölmesi pek hazin. Kim bilir, ölümünden sonra 25-30 yıl bir kâbus gibi irfanımızda, bizi biz yapan mukaddesatımızda devlet eliyle yapılacak tahribatı göstermeyerek takdiri ilahî ilham veren safiyetiyle “Gizli Mâbed” gibi onun çipil gözlerinde eserlerini o ânıyla sakladı.
12.06.2013

Değişik zamanlarda, ortamlarda ve farklı gerekçelerle kaleme alınmış 43 ayrı makaleden oluşan kitap bir lisan olarak Türkçe hakkında yazarın fikirlerini ihtiva ediyor. Kitaptan da anlaşılacağı üzere Nihad Sami sağ-ülkücü meşrepten gelen bir yazar olmakla beraber kendini eleştirebilen, ilmin keşifleriyle fikirlerini geliştirebilen biri. Ona göre diller yeryüzünde değişik büyüklükte etki sahalarına yayılmış olup büyük diller medeniyetler kuran milletlerin dilleridir ki Türkçe de onlardan biridir. İmparatorluklar nasıl pek çok ülkeye hâkim oldularsa, dilleri de değişik kökenden pek çok kelimeyi kendi ses zevklerine uyarlayarak almış, kendilerine mâl etmişlerdir. Orhun Kitabeleri devrinden beri imparatorluk dili olan Türkçe’nin Tanzimat’tan sonra yaşadığı karmaşa ve köklü dönüşüm sonrası cumhuriyet devrinde resmi ideolojinin teyidi ile 1930’lardan 70’lere kadar edebî mahfillerde hâkim olan akıma itirazlarını okuyoruz. Dilbilgisi ve husûsan etimoloji konularıyla ilgilenenler için numûneler ve delillerle zenginleştirilmiş, çok faydalı, okunması da hoş bir kitap. Dili musiki ve hareket yönlerinden incelemeleri fevkalâde ufuk açıcı.
Dilimize yerleşmiş (yazar bunlara “fethedilmiş” diyor) kelimeleri atma, yerlerine “ya tutarsa” fehvasınca kelime uydurma, bunu yaparken “yönümüz batıya doğrudur, Arapça ve Farsça kökenli olmasın da ne olursa olsun” diyerek bizi birbirimizi anlamaz, korkudan okumaz, yazmaz bir hâle getirildik.
Osmanlı dönemlerinde “medeniyet dili” oluşturmuş olmamızı müteakip reddimiras ilan eden bir evlat gibi ait olmadığımız başka bir medeniyet ailesine evlatlık girme teşebbüsüyle ne yaptığımıza dair ilginç bir noktayı yazar işaret ediyor: Türkçe’nin büyük şairleri Farsça ve Arapça’da da büyüktüler, eser verip divan oluşturacak kadar bu dillere hâkimdiler. Günümüz ve yakın geçmişteki batıcı Türk edebiyatçıların kaçı herhangi bir batı dilinde kabul görmüş, takdir edilmiş tek bir şiir kitabı ya da mesela bir trajedi yazabilmişlerdir?
06.06.2013

Görgüsünü, tecrübesini artırmak isteyen bir genç için biyografi okumak en kestirme yoldur. Hele elimizde tuttuğumuz gibi bir edebiyatçının dilinden yine bir sanatçının hayat hikâyesini okumak ayrıca insanın edebine ayrı bir letâfet, davranışlarına hoş bir zarâfet katacaktır.
Zweig ile bu kitapla tanıştım. Bir Aşkenaz Yahudisi olarak II. Harb-i Umûmînin ‘kasvet’li günlerinde (bkz. Bakara 74) gurbette bulunduğu Brezilya’da hayatına kendi eliyle son vermekten başka bir çıkar yol bulamayan bir yazarın evrak-ı metrûkesinden düzenlenerek vücûda getirilmiş bir eserdir. Yazarı türünde bir magnum opus olması niyetiyle titiz bir araştırma ile kaleme almış. Kitabın son şekli büyük ölçüde yazarı tarafından verilmişse de yalnızca son 1/5’lik kısımda yer yer tekrarlar ve çelişkili ifadelerden eserin tamamlanmadığı anlaşılıyor. O son kısımda da üsluba veya hatıraya saygıdan esasa müessir tadilat yapmayıp Zweig’in adının altına kendi adını ikinci muharrir diye yazdırmayarak mütevazıca dostunun ölümünden sonra ürün vermesini temin eden Richard Friedenthal’i tebrik etmek lazım. Tercüman satırında iki isim gözüküyor ki onlar da kitabın dili Almanca (ayrıca atıflarının ve deyimlerinin dili Fransızca)’ya son derece hâkimler, diğer Can kitaplarında pek rastlanmayan, zorlamalardan uzak, edebî bir Türkçe’yle işlerini yapmışlar.
Balzac’a gelince, kısacası tıpkı şimdinin birer “dünya” kurma iddiasındaki J. K. Rowling, Stephenie Meyer, Tolkien, Becca Fitzpatrick, Suzanne Collins gibi çağında bir pop-yazar, şu farkla ki fantastik değil. Uzuncası, Napolyon sonrası 19. asır Fransa’sının edebiyatta roman gemisinin yelkenlerinden biri olarak, günümüzde sosyal medya tarafından yerine getirilen yakın geçmişte sinema ve televizyonun yönettiği o efsunkâr bir o kadar da meş’ûm “âlemlerde” cereyan eden, “pek yakında”, “çok satan”, “korsan”, “dünya ile aynı anda”, “sosyete-magazin”, “paparazzi” gibi tekno-modern kelimelerin ilk işitildiği paradigmada boy göstermiş, asilzade olmadığı halde takıntıyla soyluluk ve servet peşinde koşmuş, bu uğurda işler kurup batırmış, hepsi evli sayısız kadınla düşüp kalkmış, yegâne fazileti çalışkanlık olmakla beraber güç ve zekâsını tenperverlik uğruna ‘sisifos’ gibi tüketerek daha dünyadayken cehennemde yuvarlanan ‘fos’ bir adam… Etkisi Frankofon lisandan, Frankofil hissiyattan, Frankodominyon zihniyetten gelen, adına Dante’den mülhem “İnsaniyet Komedyası” dediği ‘boş söz’ yığını şeyler üretmiş, sureta Asteriks ‘komik’lerindeki Oburiks... Bendeniz gibi okur mukallidi, yazarlık özentisine gösterip de “yaratıcı-yazarlık ancak böyle olur” denirse, ben almayayım üstü kalsın diye düşündüm.
Hülasa, cihan edebiyatında biyografi türünün en iyilerindendir. Tavsiyemdir.. Okuyunuz, ibret alınız efendim.
30.05.2013

Kitapyurdu’na teşekkür ederek başlamak istiyorum. Bu sitenin güzelliklerinden birisinden daha faydalanarak topladığım puanlarla aldığım ilk kitap budur.
Kanaatiacizemce romanın ortaya çıkışında İskender Pala’nın son zamanlarda makalelerinde çokça konu edindiği Endülüs ilgisinin ve tabii kendisinin denizcilik tarihi dersleri veren sabık bir bahriye subayı olmasının etkisi vardır.
Adının altına yazılmış sıfatına bakıp Hızır Reis nâmıdiğer Kaptân-ı Deryâ Barbaros Hayreddin Paşa’nın maceralarının anlatıldığı zehâbına kapılmayınız, bu roman onun değil! Mübalağa etmiyorum efendim. Şöyle ki, Barbaros’tan bahsedilen kısımlar var ama bunlar üçüncü, hatta dördüncü kademede kalıyor ki ancak bir fon teşkil eder. Öncelikle tasavvufî divan şiirinden esinlenerek düzenlenip iki tarafın dilinden ayrı ayrı anlatılan bir aşk hikâyesi var, arasında gerilim unsuru olarak kullanılan bir serî-katl hikâyesi, paralelinde heykellerin, haritaların dolaştığı bir gizem hikâyesi… Evet, İskender Hoca hayal gücünün şahikalarında dolaşıp hikâyeler arası örgülerle merakı diri tutuyor ama Babil’de Ölüm ya da Od romanlarının aksine kitaba ad olan isimleri bu sefer sahnenin kenarında figüran gibi bırakmış.
Barbaros’tan bahsedilen kısımlarda kanca, papağan, hayalet gemi gibi klasik korsan hikâyesi unsurlarına ufak dokunuşlar var. Sanırım, yazar eğreti durmasın diye bunları tadında bırakmış, bahsettiğim ana mihver hikâyelere katıp fanteziye girmemiş.
Yazar, kendisinin mâruf edebine pek uymayan bir rahatlıkla her romanında kullandığı iğrençlik ve şiddet içeren sahneleri; efendim kitâbî olmamakla beraber argo inceliğine ulaşmamış sevimsiz, hatta düpedüz kaba sözleri bunda da ihmal etmemiş.. Ezcümle, Akdenizliler arasındaki konuşmalarda, burada dilimin varmadığı, Kafkas ağzına benzer bir sövgüyü sıkça anıyor.
Nihayet şunu söyleyeyim, kitaba başladığınızda üzerinize denizcilik terimlerinin boca edildiğini görüp gözünüz korkmasın, son kısmına bir harita ile beraber küçük bir lügat eklenmiş –gerçi bir açıklama olmadığı için kardeşiniz, üşenmeyip not ettiği kelimelerin orada olduğunu çok geç fark etti..