Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Qudsulaqdas Tarafından Yapılan Yorumlar

27.05.2013

Pek roman okumam fakat Mehmed Akif biyografisinde tanıdığım Mithat Cemal Kuntay’ın edebî kemâline hayran olmuştum. Üç İstanbul da onun şâh-eseri denince âdetimin aksine kitabı okuma listeme dâhil ettim.
Mutlakıyet, meşrutiyet ve mütareke dönemi İstanbul’unu yetim göçmen çocuğu bir genç (Adnan) mihverinde anlatan bu kitap üslûbundaki istiârelerle mecazlarla dolu zarâfet ve parlaklık, okurken bir edebî eserle mülâki olduğunuzu hiç unutturmuyor.
Gerçek kişiler kenarda olmak kaydıyla kurgusal tiplemeler etrafında, büyük olayların, kişilerde nasıl değişiklikler meydana getirdiği vurgusuyla cereyân ediyor. Uzatmalı TV dizilerinde görüldüğü üzere karakterler sıkça kaybolup umulmadık yerlerde sahneye geliyor. Bu belki, akış kalemin götürdüğü yere gitsin sonraki aşamalarda kullanılır düşüncesiyle olabilir; belki maksat üç paradigmayı yansıtmaksa karakterler birer kahraman kadar işlenmemelidir düşüncesi olabilir; yahut belki hikayenin koordinat düzlemindeki geometrik şekillerin kenarları daha sahih ortaya çıksın diye daha çok referans noktası vermek babından olabilir, ne olursa olsun bize karakter sayısı gereğinden fazla geldi. O derece ki, yazar yeniden sahneye koyduğu birinin romanın evvelinde nasıl anıldığını hatırlatma ihtiyacı duyuyor.. Yayıncıya not: 70’li yılların romanlarının başına konduğu gibi kimin kim olduğuna dair bir liste eklense pek faydalı olur.
Karakterlerin mali durumlarında klasik bir siyah-beyazlık var; fakirler çok fakir, zenginler çok zengin… Sonradan fakirler dilenci, sonradan zenginlerse Karun...
Öte yandan karakter çokluğunun da etkisiyle olaylar da çoğalmış ki bazıları öylesine geçip giden ve maksada hiçbir şey vermeyen bir takım kafa karışıklıklarıdır. Bu gereksizliklerin en rahatsız edici yönü, karakterlerin hemen hepsinin inançsız ve ahlâksız olması; dindar görünenlere sahtekâr birer portre çizilmesi. “Bunca çürümüşlükle koca Osmanlı çökmesin de ne olsun” demek istiyor gibi.
Aynı meyanda yatak maceralarının kapsadığı oran haddinden fazla ki, vaziyet yüz kızartıcılığın ötesinde mide bulandırıcı. Sanki herkes karısını, kocasını aldatmak için yarışıyor. Bir aşk-entrika hikâyesiymişçesine, kimin eli kimin cebinde şaşıp kalıyorsunuz. 80’lerde TRT’de ekrana aktarması yapıldığını işittim ama seyretmedim- bu hususta son zamanların tutulan uyarlama dizi yapımcıları için pek mebzul bir eser. Abartmıyorum, Aşk-ı Memnû’yu gölgede bırakır.
22.05.2013

Kitap bir makaleler toplaması mahiyetinde. İsmi geçen üç yazarın dışında editör Ayhan Yıldırım’ın yazdığı giriş kısmından oluşuyor. Yazarların birbirinden bağımsız olarak hatta yekdiğerinden habersiz gibi ayrı mihverlerde olduğu görülüyor.
Ayhan Bey ezanın yasaklanma sürecini anlatmış. İkinci meşrutiyet döneminde gelişen ve cumhuriyet dönemi başında bugün hâlâ sorgulamaya çekindiğimiz, anayasaya aykırılığı öne sürülemeyen “kazanımlar” diye ifade edilen ihtilalci, milliyetçi laiklik çerçevesinde, ilk indiği şekliyle korunmuş olan şeâirin nasıl tahrif edilmek istendiğini anlatıyor. Yalnız bunu yaparken –kitabın sırtında da yazılı olduğu üzere- ittihatçıların Osmanlı ismini korumak için Türkçülüğe sarılmasıyla bağlantılandırması maksadıyla uyuşmayan bir düşünce olmuş.
İkinci olarak Harun Bey tarafından kaleme alınmış, Hz. Bilal ve ilk ezanı anlattığı bir yazı var. Bu bire bir Mustafa Akkad’ın Çağrı filminin ilgili sahnelerinin romantik bir üslupla tahkiyesinden başka bir şey değil. Mesela, Bilal işkence görüyor içimden dedim, şimdi Hind gelecek beyaz ayakkabısıyla Bilal’in yerdeki siyah eline basacak, aynen yazdı. İşin orijinalliği bir yana, filmi ben de çok severim, videosunu tekrar tekrar seyrederim fakat aynen alıntılandırıldığı halde kaynak dahi gösterilmemesi telif hakkına da dokunur.
Üçüncü olarak Hayreddin Hocanın ezan özelinde İslam’ın şeairlerini incelediği yazısı var. Bundaki tekrarlar en az iki yazının peş peşe eklenmesi ile oluşmuş oluğunu gösteriyor. Zira bırakınız hocayı, kimse tek bir kalemde bir konuyu birkaç defa tahlil edip aynı alt başlıklar ve aynı atıflarla baştan yazmaz. Kitabın en sağlam yönünün burası olması gerekirdi. Fıkhi bir yazı, peygamberin (sav), selefin ve müteahhirûnun bu husustaki içtihatlarını bulurum diyorsanız beklentiniz boşa çıkar. Hoca değerlendirmelerini kültür-medeniyet çerçevesinde ele almış birkaç ayet atfı ve fakih görüşü ile yetinmiş. İşi benim gibi biraz deşeleyen bir hukukçuysanız “ezan Türkçe okunabilir” fikrinin yeterince çürütülmemişliği sizi tatmin etmez.
Nihayet etrafı en düzgün yazı Ümit Hocanın kaleminden çıkmış. Ümit hoca, ezanın davet ettiği namaza vurgu yapıyor. Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasının vakit namazlarında bir buçuk saf cemaat toplanacaksa bir mana ifade etmeyeceğini söylüyor. Yeryüzünün müslümanlara mescid kılınması dolayısıyla her yere ezanın yayılması gerektiğinden ve yayılacağından, Hristiyanlığın tasaffi etmesiden, Eyfel Kulesinde ezan okunmasından söz ediyor.
Evet, ezan aslî şekline çevrilmiş. Peki ya diğerleri? Son tahlilde bir parti programı olan fikirleri hâlâ çocuklara ders olarak okutulan, sevilmesi-kanunlarca-emrolunmuş Atatürk’ün emriyle, bizi birbirimize bağlayan, bizi biz yapan en temel değerlerimiz olan Sultanlık, Halifelik, Ezan, Hutbe, İslam hattı, vakıflar, şer’i mahkemeler, tasavvuf tekkeleri ve sair şeairin yok edildiğini, kötülenip karalandığını, sonunda kimliksizleştirilmiş şizofren yetim çocuklar yığınına döndürüldüğümüzü unutmamak için daha çok okumaya ihtiyacımız var.
06.05.2013

İttihatçılığa bir güzelleme.. Enver Paşa’ya bir tezkiyename.. Yorumcu arkadaşlara katılıyorum: Bu ayrıntılarla yüklü cüsseli kitabı okumakla evet Enver Paşa tanınır. Fakat tanıyacağınız Enver’i sever misiniz, o ayrı. Bendeniz sevmedim.
Yazarın tarihçilerde görülen ve tevekküle benzeyen cebrî bir rahatlıkla “Olacak olan olmuştur. Bütün bunlar tarihin ortaya koyduğu olaylar ve kişilerdir; devletler yıkılıyorsa da kalkınıyorsa da halktandır” derken ıskaladığı temel bir kaide var: Tevfik Hak’tansa muvaffakiyet halktandır; muvakkafiyetsizlik halka değil başta olana irca olunur efendim. Onun için bir topluluk başarılıysa lideri çıkar, nefsine pay çıkarmadan vesile olanlara teşekkür eder; başarısızsa da istifa eder, şerefi varsa. Ama biz kahramanlara meraklı bir millet olduğumuz için kaideyi ters-yüz edip muvaffakiyeti lidere muvaffakiyetsizliği halka, olaylara, şansa, -ve haşa- kadere yüklüyoruz.
Yazarı açıkça “Abdülhamid’den 100 sene sonra bugün bile yine öyle düşünen rahatsız genç subaylar var. Enverciği mazur görünüz” diyerek ne kadar tezkiye etmek isterse istesin, onun önce anayasa gelsin diye dağa çıkarak, sonra 31 mart oyununda hareket ordusunda, nihayet Babıali baskınında önderlik yapmış halis bir DARBECİ olmasının üzerini örtemez. Evet ordunun siyasete müdahalesi geleneğini o icadetmedi ama ÜÇ darbesiyle bunu öyle semirtti ki Balkan bozgununun en büyük sebebinin ordudaki siyasi cepheleşme olduğunu herkes kabul ediyor. Tek parti, demokrat, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 şubat, 27 nisan... Ve teşebbüs halinde kalan sayısız cuntalar, çeteler… Bu rahatsız askerler ve siyasiler arasında bir yola dönüşmüş. Enver’in ittihatçı ruhu atılmış olduğu geri dönüşüm kutusundan çıkan bir hayalet gibi hala peşimizde.
“Damad-ı Halife” ünvanını kullanarak Trablusgarp’ta, Türkistan’da hamiyetli milislere nasıl kumandanlık yaptığını övmekle, yine damatlık dolayısıyla tecrübe ve liyakatinin çok üzerinde bir şekilde, özel kanunla, 34 yaşında Paşa ve Harbiye nazırı olduktan sonra son derece hassas dönemlerde ülkede yönetimi ele alıp bir oldubittiyle padişahın, sadrazamın dahi haberi olmaksızın alelacele Harbi Umumi’ye sokarken ölen milyonlarca candan aldığı vebali hiç kimse masum gösteremez.
Kitapta en çok tahşidat yapılan husus savaştan kaçınmak da tarafsız kalmak da mümkün değildi fikri. Diyelim öyledir, bırakınız herşeyden çok sevdiği Devlet-i Alî’nin “Enverland” diye anılacak hale gelmesini, savaşı yönetirken koruyamadığımız sınırların ötesine (Kanal’a, İran’a, Kafkasya’ya) taarruz ederek düşmanın menfaati olmadığı halde işgaline sebep olduğu kutsal toprakların, parça parça olan ülkelerimizin, Ortadoğuda dinmeyen kanın hesabı hala diğer ittihatçılarla beraber onun amel defterine yazılıyor.
Savaştan sonra hop Berlin’de hop Moskova’da görüyoruz Enver’i. Yenilen pehlivan güreşe doymaz fehvasınca koşturmuş. Başka iklimlerin dertleri için icadedilmiş devaları bünyemize tatbik etmeye çalışan o meş’um zihniyetten hayatı boyunca kendini kurtaramamış; eksensiz, kıblesiz gah halaskarzabitancılıktan, gah osmanlıcılıktan, islamcılıktan, ihtilalcilikten, milliyetçilikten hatta bolşeviklikten dem vurmuş, medet ummuş. Bir liderde en başta bulunması gereken bilgi, tecrübe ve teenniden yoksun pembe hayalperestliği ile giriştiği işler indiilahide o raddeye ulaşmış ki gayretullaha dokunarak her tutunduğunun kuruduğunu, her kurduğunun solduğunu hayattayken görmüş. Korumak için canını vereceğini söylediği saltanat ve hilafetin zayiine sebebiyeti de cabası.
Şehit midir? Allah katında öyle olmasını umalım. Yoksa işi zor.
18.04.2013

Zeytin Dağı üç semavi dince kutsal sayılan Kudüs’ün eski şehrine yukarıdan bakan bir tepe. Üzerinde peygamber kabirleri var. Hz. İsa burada ibadet ederken tutuklanıyor. Hz. Ömer şehre buradan giriyor. Falih Rıfkı, Harbi Umumide Zeytin dağında karargah kurmuş Cemal paşanın maiyetinde görevli ama mekandan aldığı ruhaniyet neredeyse sıfır. Hele kitapta bir bölüm var ki, Enver ve Cemal paşalarla beraber Medine'yi ziyaret edip Peygamber aleyhisselamın kabrine girme sahnesi... Kendimi yerine koyuyorum da heyecandan başım dönüyor. Bence yazar için büyük şeref; Suudi ailesi dışında bugün kimseye bu imkan sunulmuyor. Kabrin kandillerini yakma merasimini icra ediyorlar fakat yazarımızda o hassasiyet nerede?
Ölümünden sonra kabrini ziyaret edenlerin hayattayken ziyaret etmiş gibi olduğunu söyleyen Hazreti Muhammed (s.a.v.) için sadece "Muhammet" tabirini kullanıyor. Belki inanmıyor, tamam inanmasın da mülakatın heybetinden duygulanan paşalar hakkında da alaylı bir dil kullanıyor. Enver paşanın göz yaşlarını yapmacık bulurken, Cemal paşanın sakallı yüzünün yumularak bir kıl topuna döndüğünden söz ediyor.
Hey gidi Falih Rıfkı, ne işimiz var bu çöllerde demiştin; bu aymazlıkla şimdi bak hangi zalimlere teslim ettik mukaddes mekanları? Kimin elinde Zeytin Dağı? Hani Kudüs? Medine? Mekke? Bağdad? Şam?
17.04.2013

Bir yüzyıla yakın sanat hayatı boyunca yazı sevdasıyla Meşrutiyet günlerinde yurdunu terk edip Dersaadet’e yerleşmiş, Hamdullah’ın meşk zincirine doğrudan bağlanmadığı halde pek çok hocadan feyz alarak Aklam-ı Sitte’nin tamamında Râkım’ların, Mustafa İzzet’lerin Sami Efendilerin şahikalarına ulaşmış, yeteneği ve azmiyle Erkan-ı Harbiye (Genelkurmay) hattatlığına kadar yükselmiş, görevli olarak 1. Dünya Savaşı yıllarında bulunduğu Almanya’da haritacılık, matbaacılık, reklamcılık gibi mesleğinin etrafındaki teknik yenilikleri şahsında mezcederek hurufatın değiştiği, tek elif yazmanın suç sayıldığı, tarihindeki en zor günlerinde hat sanatımızı omuzlamış birkaç insandan biri, yurdunda menkup iken dünya çapında şöhret sahibi olmuş, yetiştirdiği talebeleri günümüz hat sanatını taşımakta olan Şeyh Musa Azmi el-Amidi -kalem ismiyle- Hâmid Aytaç’a “armağan” niteliğindeki bu çalışma fotoğraflar eşliğinde talebe ve muhiplerinin yazılarına hat kompozisyon örneklerinden bir albüm eklenmesinden müteşekkil bir kitap.
Kapak resmi olarak bu çizim yerine bir fotoğrafı kullanılsaydı daha hoş olabilirdi. Hatla ilgilenenlerin okuması, el altında bulundurması gereken arşivlik bir eser. Öte yandan fotoğraf kalitesi çok kaliteli değil ki fiyatını düşük tutmak için bizce gayet tabii.