Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

İzzet Eroğlu

1980'de doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı Üniversitede doktora çalışmasına devam etmektedir. Anayasa hukuku ve özellikle parlamento hukuku ve insan hakları alanında çeşitli makeleleri ve "İnsan Haklarının Parlamenter Denetimi" adlı bir kitabı bulunmaktadır. Biri (Suistimalci Anayasacılık) bağımsız, diğeri (Otoriter Anayasacılık) birlikte olmak üzere iki eseri TÜrkçeye tercüme etmiştir. Hukuk-edebiyat ilişkisi, tarihî romanlar ve hukuk tarihini edebi eserler üzerinden okumak gibi okumaya dair ilgili alanları bulunmaktadır.

İzzet Eroğlu Tarafından Yapılan Yorumlar

16.04.2021

Osmanlı’nın son zamanları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarını yaşayan ve Türkiye’de laik hukukun yerleşmesinde özellikle yayınlarıyla öncülük eden Gad Franko; başarılı avukatlık, fikir ve yayın hayatından sonra maruz kaldığı Varlık Vergisi zulmüyle neye uğradığını şaşırmış ve hayatını kaybettiği 1954’e kadar psikolojik, sıhhi ve fikri bakımdan bir daha toparlanamamıştır. Lozan Antlaşması görüşmelerine de katılarak Türk Heyeti’ne katkı sağlayan, yeni rejimin benimsenmesinde gayretle çalışan ve anayasa hukukunda yurt dışında ilk doktora yapanlardan Gad Franko’nun gadre uğraması son derece hazindir. Yazar önemli bir fikir adamı ve hukuk âlimini ele almakla öncülük etmiş olmasına rağmen eserin niteliği hakkında aynı şeyi söylemek maalesef mümkün değil. Öncelikle kısmen veri eksikliğinden olsa Gad Franko’nun hayatı tam ele alınamamıştır. Gad Franko’nun Eski Türkçe ve Fransızca yazıları esere eklenmiş olmakla birlikte dil bariyeri nedeniyle bu metinlerden çoğunluğun istifadesi mümkün değildir.
George Orwell’ın hicvi nitelikte bir eseri olan Hayvan Çiftliği ilk olarak 1945’te yayımlanmıştır. Eser; sahiplerine isyan eden ve hayvanların eşit, özgür ve mutlu olduğu bir toplum oluşturmayı düşleyen çiftlik hayvanlarının sıra dışı hikâyesini anlatmaktadır. Bununla birlikte hayvanların isyan hareketi ihanete uğrar ve çiftlik hayal edildiğinin aksine önceki kadar kötü bir hâle dönüşür.

Hayalden hakikate sıra dışı bir iktidar mücadelesinin ele alındığı eser alegorik olarak önemli mesajlar vermektedir. Yayımlandığında Stalin döneminin eleştirisi olarak bilinen eser esasında sadece Stalin dönemi için değil, tüm otoriter ve totaliter rejimlere önemli eleştiriler yöneltmektedir. Bu nedenle Batı da dâhil olmak üzere otoriterleşme hareketlerinin gündemden düşmediği dünyada eserin eleştirileri güncelliğini devam ettirmektedir. Eserdeki metaforik olarak ele alınan her olayda insan ister istemez yakında veya uzakta bir hukuk dışı olayla bağlantı kurmaktadır.

Sovyet Rusya’nın kapitalist dünyaya verdiği ilk tavizlerden ticari ilişkilerin başlatılması da komşu çiftliklerle kereste ticareti ve şehirdekilerle yumurta ticareti olarak eserde yer almaktadır.

Eserde hayvanların lideri hâline gelen Napoleon, yanındaki Squealer ve olaylar insana o kadar yakın gelmektedir ki o ortamı bir yerlerden anımsıyormuşuz hissi uyanmaktadır. Söz gelimi Squealer, Hitler'in Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Goebbels’e ne kadar benzemektedir. Squealer hayvanların ikna edilmesinde ve hakikatlerin tersyüz edilmesinde sanki Goebbels’in “Yalanlar ne kadar büyük olursa insanlar o kadar kolay inanır.” sözünü uygulamaktadır.

Günah keçisi ve tarihin yeniden yazımı üzerinden önemli mesajlar verilmektedir. Otoriter rejimler, Hitler Almanya’sında Yahudi ve McCarthyciliğin hâkim olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde komünist gibi değişik adlar altında günah keçileri üzerinden iktidarlarını sağlamlaştırmaktadır. Eserde Snowball üzerinden günah keçisi metaforu etkili bir şekilde ele alınmıştır: Napoleon her başı sıkıştığında günah keçisi Snowball’u devreye sokmaktadır. İsimler farklı olsa da yöntemler ne kadar tanıdık gelmektedir.

Koyunlar üzerinden işlenen yardakçı metaforu otoriter rejimlerde lidere göre söylem değiştiren gazeteci ve trol ordusuna ne kadar da benzemektedir! Küçük bir eleştiriye bile müsaade edilmeyerek eleştirinin susturulması, etkisizleştirilmesi ve bastırılması sistematik olarak gerçekleştirilmektedir.

Lider kültü de eserde başarılı şekilde ele alınmıştır. Liderin tanrılaştırılması bağlamında “Napoleon Yoldaş’ın önderliği olmasaydı, gölün suyu bu kadar tatlı olur muydu?” sözü gelinen aşamayı gözler önüne sermektedir.

Herkes çok zor şartlara katlansa da yöneticiler ve onları koruyanlar bu durumdan etkilenmemektedir. Napoleon’un annelerinden ayırıp canavarları özel olarak yetiştirmesi otoriter rejimin devamı bakımından püf noktalara işaret etmektedir.

Hukuk kurallarının dejenere edilmesi, cahil grupların kim konuşuyorsa ona inanması, halkın cahil bırakılması, karar alma mekanizmalarının işlevsiz hâle getirilmesi, her eleştiri girişimini düşmanla korkutma ve bastırma, liderin zaaf ve ikiyüzlülüğünün taktik olarak nitelendirilmesi, istatistiklerle halkın kandırılması, duruma göre düşmanın değişmesi, “yanılmışız” klasiği ve liderin tanrılaştırılması gibi otoriter rejimlerin kullandığı pek çok yönteme eserde rastlanmaktadır.

Domuz üzerinden verilen mesaj, bunların insanlara benzemeye çalışması ve son kertede domuzların insanlardan ayırt edilememesi, mefhumu muhalifinden insan topluluğu yönetimlerinin de domuzlaşması ve onlardan ayırt edilemeyecek hâle gelmesi metaforunu içermektedir.

Eserin tercümesi genel olarak akıcı olmakla birlikte birkaç yerde kullanılan kelimeler dikkati çekmektedir. Örneğin “birerlekol” (s. 13), “ürküye kapıl”mak (s. 48), “tecimsel” (s. 70) ve “anafordan” (s. 106) kelimelerinin yerine yaşayan Türkçede olan kelimelerden sırasıyla “tek sıra”, “korkuya/telaşa kapıl”mak, “ticari” ve “yolsuzluk yaparak” kullanılsa bu kelimelerin kullanıldığı cümleler daha anlaşılır olurdu. Eserde, bölüm başlıklarının ve bazı kelimelerin yazılışından tırnak içerisindeki ifadelerin yazılışına kadar azımsanmayacak kadar yazım yanlışına rastlanmaktadır. En çok satılan eserler listesinde yer alan eserler genel okuyucu kitlesine hitap ettiğinden bu tür eserlerde yazım kurallarına daha fazla riayet edilmesi beklenir. Bu eserin orijinal metni olan İngilizcesinde beş adet yazım yanlışı bulana helal olsun!
George Orwell’in II. Dünya Savaşı sonrası yazdığı ve elli yıl sonrasının resmedildiği bir distopya ile karşı karşıyayız. Esasında eserdeki çoğu unsur günümüzde distopya olarak da kalmamış modern devletlerin yönetme aygıtına dönüşmüş durumda. Geçmişte başta kölelik olmak üzere çeşitli şekillerde insan bedenine hükmedilirken şimdi insana hükmetme sadece insan bedeniyle sınırlı kalmamakta aynı zamanda insan zihnine de hükmedilmektedir. İnsanlar artık kendilerini özgür olarak görerek gönüllü köleliğe razı olmaktadır. Gelişmiş iletişim araçlarıyla insanlara zihinsel olarak da hükmedilmektedir. Belki de insan, günümüzde geçmişle mukayese bile edilemeyecek ölçüde bedenî ve zihnî köleliğe maruz kalmaktadır, hem de kendisinin ulusal ve uluslararası insan haklarına dair belgelerle teminat altına alınan hak ve özgürlüklere de sahip olduğunu düşünerek.

Eser, insanın tüm eylemlerinin takip ve kontrol edildiği bir modern devletin eleştirisi niteliğinde. İnsanlar; yaşam tarzlarından, kullanacağı kelimelere ve cümlelere kadar her yandan kuşatılmış hâlde, adeta kapana sıkıştırılmış fare misali.

Hayvanlar üzerinden insan üzerinde kurulan hâkimiyeti ele alacak olursak insanın ne kadar zavallı bir konuma düşmüş olduğunu göreceğiz. Bir çiftlikteki inekleri ele alalım. Bedenlerine hükmediliyor olsa da dillerinden anlamadığımızdan ne düşündüklerini ve ne konuştuklarını bilemiyoruz. İnsanlar üzerindeki tahakkümü ele aldığımızda çiftlikteki hayvanların belki de daha iyi konumda olduğunu söyleyebiliriz. İnsanların neyi, nasıl ve hangi kelimelerle, cümlelerle düşüneceği bir merkez tarafından dikte edilmektedir. İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu durum, aşk dâhil hiçbir şeyin masumiyetinin kalmadığı yeni, gelişmiş araçlarla teçhiz edilmiş ve gönüllü modern kölelik düzeni.

İnsanlığın belki de ilk defa maruz kaldığı geniş çaplı bu modern kölelik düzeni, eserde özellikle vurgulandığı üzere kelimeler üzerinden insan zihnine ve düşüncesine hakim olma anlayışına dayalıdır. Bu bağlamda anlatılanlar ise tarihin yeniden inşası ve yazımı, yalanın hakikat olarak kabulü, kelime dağarcığı gittikçe azalan bir dilin empoze edilmesi, farklı düşüncenin ve farklı düşünmeye giden yol ve araçların kullanılmaz hâle getirilmesi vb.

Eserde, dil ve kelime üzerinden insan düşüncesine tahakküm etkileyici bir şekilde ele alınmaktadır. Bu tahakkümün boyutu da insanın kullanabileceği dil ve kelimeler üzerinden düşünebileceği alan, düşünce suçunun imkânsız olduğu bir durum olarak nitelendirilmektedir. İnsanın konuşması ile ördeğin vakvaklaması arasında kurulan bağlantı da modern otoriter devlette insan konuşmasının neye münhasır kılınması gerektiğinin bariz bir göstergesidir.

Dille ilgili öngörüler eserde kısmen müsamahalı şekilde ele alınmıştır denebilir. 1984’te yapılan konuşmaların 2050’de anlaşılamayacağı öngörüsünde bulunulmaktadır. Bundan daha hızlı değişimlerin yaşandığı toplumlarda zihnin maruz kaldığı durum tahminleri zorlamaktadır.

Otoriter modern sistemlere özgü olarak belirtilen özellikler dikkati çekmektedir. Piyangoda sadece küçük meblağların ödenmesi ancak büyük meblağları kazananların mevcut olmaması çarpıcı bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Dahası toplumda korkuyu hakim kılmak için Londra’nın yabancı güçler tarafından değil, bizzat devletin kendisi tarafından bombalanması da modern devlet zihniyetinin gelmiş olduğu aşama bakımından devletin yapabilecekleri arasında sınır tanımayacağının açık bir göstergesidir. Savaşın amacı yeni yerler ele geçirmek değildir. Savaş, sosyal yapıyı korumanın bir aracıdır. Devlete itaat de yeterli değildir. Devlet, vatandaşının acı çekmeden itaatli kalacağına da güvenmemektedir.

Eser; dört bir yandan kuşatılmış bireyin etrafındaki tahakküm araçlarını görmesi, yaşadığı olayları farklı açılardan yorumlayabilmesi ve hayatında anlamlı olacak şeyleri sorgulayabilmesi ve benimseyebilmesi için fevkalade bir önemi haizdir.
1953’te yayımlanan ve distopya türünün önde gelenlerinden biri olan eser, kitapların yasaklandığı ve itfaiyecilerin buldukları her kitabı yaktığı 2049 yılının Amerikan toplumunu anlatmaktadır. Kitabın adı da Fahrenheit ölçeğinde kitabın yanma derecesine işaret etmektedir. Soğuk Savaş sıralarında Amerika’da McCarthy akımının etkili olduğu bir dönemde yazılmıştır. Eser; o dönem Amerika’sında antikomünist kuşkuculuğun vardığı noktadan hareketle otoriter yönetimlere bir eleştiri şeklinde okunabileceği gibi, aynı zamanda kitle iletişim araçlarının insanı âdeta esir aldığı ve okuma devrinin bitip ekran çağının başladığı bir dönemin eleştirisi olarak da okunabilir.

Kitapları yakmakla sorumlu itfaiye biriminde çalışan Guy Montag’ın hayatı, iş dönüşünde mahallesinde karşılaştığı ilginç bir genç kızla tanışmasıyla değişir, ardından yerleşik düzeni sorgular ve eyleme geçmek, mücadele etmek kararını alır.

Otoriter düzene eleştiri bakımından tüm teknolojik araçlarla insanın ve insan düşüncesinin kuşatıldığı, farklı düşünceye müsaade edilmediği, sorgulamaya giden yolların tamamen kapatıldığı, kitapların yok edildiği bir dünya kurgulanmıştır. Bu anlamda eser otoriter düzenlere karşı önemli eleştiriler yöneltmekte ve insanın kuşatılmışlığını, acziyetini ortaya koymaktadır. Son yıllarda dünyayı da kasıp kavuran otoriterleşme eğilimleriyle birlikte okunduğunda eserin yönetime dair eleştirileri hayatta da karşılık bulmaktadır. İnsanın âdeta tüm hareketlerinin takip edilebildiği günümüz dünyasında kitaptaki öngörüler büyük ölçüde gerçekleşmiş durumdadır. Eserdeki şu ifadeler otoriterliğin boyutunu göstermesi açısından fevkalade dikkat çekicidir: “… Okulda yapmaya çalıştığın şeyin büyük bölümü ev ortamında bozulabilir. Anaokulu yaşını bu yüzden her sene azalttık; artık neredeyse beşikten alıyoruz onları.” (s. 81) Aşağıdaki alıntı da Nazi Almanya’sını yaşayan ilahiyatçı Martin Niemöller’in meşhur açıklamasını (“Önce Yahudiler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım çünkü ben Yahudi değildim. Sonra komünistler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım çünkü ben komünist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler ve ben sendikacı olmadığım için yine sesimi çıkarmadım. Sonra benim için geldiler ve benim için ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”) andırmaktadır:
“… ‘Suçluları’ kimsenin dinlemediği zamanlarda konuşup onları ifşa edebilecek masumlardan biriydim ama konuşmadım ve dolayısıyla ben de suçlu oldum. Kitapları itfaiyecileri kullanarak yakan sistemi sonunda kurduklarında da birkaç kez homurdandıktan sonra duruldum, çünkü artık benimle birlikte homurdanan veya bağıran kimse kalmamıştı. Şimdiyse çok geç.” (s. 104)

Eser; ekran/görüntü çağı bakımından ise esasında hayata dair önemli tespitler içermektedir. Ekran araçları ile insanların düşünme yetileri âdeta iğdiş edilerek düşünmemeleri ve sorgulamamaları sağlanmaktadır. 1953 Amerika’sında odanın dört tarafı ekranla kuşatılmış bir hayat kurgulanmışken esasında 2049 gelmeden dünyamızda daha fazlası gerçekleşti. Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım.” mantığı günümüzde Tayfun Atay’ın deyişi ile “Görünüyorum, o hâlde varım.” şekline dönüşmüştür. Bireylerin kitle iletişim araçlarıyla oyalandığı, beyinlerinin dumura uğratıldığı ve farklı düşünmeye meşruiyet tanınmayan bir dönemde, her ne kadar ulusal ve uluslararası belgelerle insanın hak ve özgürlükleri kabul edilmiş ve koruması da teminat altına alınmışsa da gerçek anlamda bireyin özgür olduğundan bahsetmek son derece güç.

Eserin dikkat çektiği iki durum birbirini tamamlar niteliktedir. Ekran çağının imkânlarıyla bireye zaten farklı düşünme olanağı sağlanmamaktadır. Bir şekilde aradan kaçanlar da otoriter düzenin teknolojik araçlarıyla ortadan kaldırılmaktadır.

Eserin tercümesi, tercümenin daha iyi olması gerektiği izlenimini uyandırmaktadır. Modern dünya edebiyatının önde gelen yapıtlarından biri olan bu eserde azımsanmayacak ölçüde yazım yanlışı bulunmaktadır. Tırnak içindeki cümlelere büyük harfle başlanmaması ve ifadelerin sonunda nokta işaretinin kullanılmaması, bölümlerden sonraki ilk paragrafta satır başı yapılmaması, tırnak içerisindeki ifadelerden sonra virgül işaretinin kullanılması (s. 14, 26 vd.) ve üç noktadan sonra cümleye büyük harfle başlanmaması (s. 12, 15, 25 vd.) yaygın olarak görülmektedir. Mesela okuyucu Türkçeye tercüme edilen eserde “UCLA”nın ne olduğunu bilmek zorunda değildir. Tercümanın bunun Türkçesini belirtmesi gerekir. Bu kısaltmanın Los Angeles Kaliforniya Üniversitesini ifade ettiği çoğu okuyucunun aklına gelmeyeceği düşünülerek bunun Türkçe karşılığı verilmeliydi.

İyi okumalar...
25.02.2021

Distopya tarzını sevenler için okunması gereken bir kitap. Düşünce yönünden etkileyici, kurgu yönünden zaman zaman tıkandığını söylemek mümkün.