Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

İzzet Eroğlu

1980'de doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı Üniversitede doktora çalışmasına devam etmektedir. Anayasa hukuku ve özellikle parlamento hukuku ve insan hakları alanında çeşitli makeleleri ve "İnsan Haklarının Parlamenter Denetimi" adlı bir kitabı bulunmaktadır. Biri (Suistimalci Anayasacılık) bağımsız, diğeri (Otoriter Anayasacılık) birlikte olmak üzere iki eseri TÜrkçeye tercüme etmiştir. Hukuk-edebiyat ilişkisi, tarihî romanlar ve hukuk tarihini edebi eserler üzerinden okumak gibi okumaya dair ilgili alanları bulunmaktadır.

İzzet Eroğlu Tarafından Yapılan Yorumlar

15.02.2021

Macar/Yahudi Türkolog Arminius Vambery’nin İstanbul’dan başlayıp Trabzon, Tebriz, Tahran, Gümüştepe, Hive, Buhara, Semerkant, Herat ve Tahran üzerinden tekrar İstanbul’da döndüğü maceralarla dolu seyahatine dair anıları eserde yer almaktadır. 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen seyahat Orta Asya çalışmaları bakımından büyük önemi haizdir. Sömürgeciliğe giden yolların bilimsel araç ve yöntemlerle kolaylaştırıldığı bir dünyada bu tür seyahatlere sadece seyahat gözüyle bakmak mümkün gözükmemektedir. Vambery’nin de dönüşte İstanbul’da sadece üç saat kalarak ardından buradan ayrılması da bu hususu teyit etmektedir. Eserde döneme ilişkin özellikle Orta Asya Türklerinin sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasi durumları hakkında önemli veriler ve ipuçları elde etmek mümkündür. Esere Vambery’nin seyahat rotasını gösteren bir harita eklenmesi okurlar için faydalı olacaktır.
08.02.2021

Anıları, duyguları, isimleri, mekânları çok derinlikli ve çarpıcı bir şekilde ele alan bu roman okuyup tadına varabilmek için emek istiyor. Yazarın üslubu özgün ve etkileyici. Çevirmeni de bu zor eserin hakkını verdiği için takdir etmek gerekiyor.
08.02.2021

Akıcı, zevkle okunacak bir roman. Bir ailenin hayatını merkeze alarak Alman toplumunu, burjuvazisini de anlamanızı sağlıyor.
Anne babası eşkıyalar tarafından öldürülen Kuyucaklı Yusuf’un Kaymakam Salahattin Bey tarafından evlatlık alınmasıyla başlayan ve devamında taşradaki sosyal ilişkiler ağının bir aşk hikâyesi üzerinden resmedildiği akıcı ve sürükleyici bir eser.
Taşradaki kasaba hayatının önemli yönleri, güç ilişkileri bağlamında eserde canlı bir şekilde ele alınmıştır. Kasaba eşrafı ve mütegallibesinin tüm zulüm ve hukuksuzluklarına rağmen taşraya hâkim olması, Sabahattin Ali’nin ifadesiyle kaymakamları “kukla”ya çevirmesi ve adalet mekanizmasının bunların oyuncağı olması taşra hayatının belki de hâlâ çözülemeyen sorunlarıdır. Kaymakamların kasaba eşrafının oyuncağı olması ve sonunda teneke çalınarak gönderilmesi klişesi, kim bilir belki de Yaşar Kemal’in “Teneke” adlı eserine ilham vermiştir.
Eser, hukuk-edebiyat ilişkisi bakımından önemli veriler sunmaktadır. Ölümle başlayan eserin ilk sayfalarında 1903 senesi koşullarında kaymakam, müddeiumumi (savcı) ve doktordan oluşan heyetin at sırtında olay yerine gitmeleri ve olay yeri incelemesi yapması ele alınır. Eserin ilerleyen kısımlarında, hâlâ taşra düğünlerinin bir vazgeçilmezi olan maganda kurşunları o devirlerde kasti olarak hedef bulmaktadır. Ancak rüşvetle kolluğun, jandarmanın etkisiz hâle getirilmesinden şahitlere baskı yapılmasına, delillerin karartılmasından rüşvete kadar her türlü araç; tüm kasabanın bildiği hakikati, eşraftan birinin oğlunun başkasını kasten öldürmesi olayını, örtmeyi sağlar. Bu durum, Jonathan Swift’in “Hukuk; küçük sineklerin yakalandığı ancak eşek arılarının delip geçtiği bir örümcek ağına benzer.” sözünün kasabadaki tezahürlerindendir. Tabii ki bunlar adalet mekanizmasına intikal eden olaylarla ilgili taşra eşrafının adaleti iğdiş etmesinin yollarıdır. Zaten olayların önemli bir kısmı kaynakta kesme yöntemiyle adalete intikal et/tiril/meden halledilir.
Eserde bürokrasi, bürokrasinin çalışma anlayışı ve bürokrasiyle eleman temin edilmesi bağlamında hâlâ güncelliğini yitirmeyen konular karşımıza çıkmaktadır.
Eserde günümüz Türkçesinde pek kullanılmayan az sayıdaki kelimelerin anlamlarının ilk geçtiği yerde verilmesi okuyuculara kolaylık sağlayacaktır.
Edebi eserlerde yazım kurallarına uyulmasına, diğer eserlerden daha fazla önem verilmelidir. Eserde azda olsa yazım yanlışları maalesef bulunmaktadır. Tırnak içindeki ifadelerin sonunda nokta işaretinin kullanılmaması (s. 18, 24, 34, 43, vd.), bölümlerden sonraki ilk paragrafta satır başı yapılmaması ve parantez içerisindeki cümlelere büyük harfle başlanmaması (s. 24, 43, 54, vd.) görülen yanlışlardandır. Ayrıca bazı kelimelerin yazılışlarında imlâ yanlışları bulunmaktadır: (candarma/ jandarma; aptes/ abdest; ramazan bayramı/ Ramazan Bayramı; teravi/ teravih; allahaısmarladık/ Allah’a ısmarladık; Allahını/ Allah’ını; yarabbi/ ya Rabbi; düstur ve mecelle/ Düstur ve Mecelle vd.)
Sabahattin Ali’nin eserlerinde hayatı anlamlandırma gayreti, arayış, bir işe yaramama ve hiçlik duygusu ile geçim kaygısı ele alınan başlıca konulardandır.
Tanzimat’tan 1950’ye kadar Türk romanının ana konusu Batılılaşmanın dışına çıkarak, taşra sorununun ve taşradaki güç ilişkilerinin ele alındığı ve toplum gerçekliğini yansıtan eser, 1937’de yayınlanması itibariyle öncü konumdadır.
Birey üzerinden irade zafiyetinin, toplum üzerinden ise yaygın riyakârlık, menfaatperestlik ve kısa yoldan köşeyi dönme anlayışı gibi bazı ahlaki sorunların ele alındığı bir eserdir.
Eser tesadüflere dayalı kurgusundan ziyade konusuyla dikkati çekmektedir. Konunun çekiciliği ve çarpıcılığı da kurguya dair eksiklikleri gidermektedir. Bu bağlamda eserin kurgu bakımından bir fevkaladeliği olduğu söylenemez. Belki de kurgudaki en önemli sorun tesadüflerin fazlalığıdır.
Eserde olaylar 1930’lu yılların sonlarında İstanbul’da geçmektedir. Postanede bir yakınının iltimasıyla işe giren Ömer, Darülfünundan mezun olamamış, hakikatleri görme ve anlama kapasitesi olmasına rağmen kolayca yönlendirilebilen ve okumaya, hayatın anlamını sorgulamaya meraklı bir tip. Arkadaşı Nihat ile bir gün vapurda giderlerken gördüğü Macide’ye kendini kaptırır. Macide ise Balıkesir’den gelmiştir. Emine teyzesinin yanında kalmakta ve müzik eğitimi almaktadır. Ömer de Emine teyzeyi uzak akrabalarından biri olması nedeniyle tanımakta, zaman zaman evlerinde yatıya kalmaktadır. Macide’ye gönlünü kaptırması üzerine Ömer, Emine teyzeyi daha sık ziyaret etmeye başlamış ve Macide ile yakınlaşmayı başarmıştır. Macide’nin eve geç gelmeye başlaması ve babasının da ölmesi üzerine masrafları için gönderilen para kesilir. Eve yine geç geldiği bir akşam sorguya çekilmesi Macide’ye ağır gelir ve gizlice evden ayrılır. Ömer ile karşılaşan Macide onun tek kişilik odasında yaşamaya başlar. Ömer de artık Macide’yi karısı olarak tanıtır. Çok geçmeden Orhan Veli’nin “Bırakmıyor son gördüğüm/Bırakmıyor geçim derdi.” dediği dert ikiliyi sarsmaya başlar. Zaman zaman iş yerindeki veznedara borçlanan Ömer, arkadaşı Nihat vasıtasıyla farklı bir arkadaş çevresiyle iç içedir. Bu çevre basit fikri çıkarımlarla insanlara hükmetmeyi ve menfaat sağlamayı hedefleyen bir grup olup tarih, kültür ve sanatla ilgili görünmesine rağmen bunlar daha çok bir perde olarak kullanılmaktadır. Bu arkadaş çevresi, basit fikrî çıkarımlarla insanlara hükmetmeyi ve menfaat sağlamayı hedeflemektedir. Ayrıca bu çevrenin kamunun önündeki yaşam tarzı ile yaşadıkları hayat da birbiriyle çelişmektedir. Bir tarih, kültür ve sanat etkinliğinden sonra sabahlara kadar İstanbul’un eğlence mekânlarında haz peşinde koşmaktadırlar. Ömer, Darülfünundan hoca ve arkadaşları olması nedeniyle bu çevrenin etkinliklerine katılmakta, hatta bazı fikir tartışmaları Ömer’in kaldığı evde yapılmaktadır. Geçim derdi Ömer’i son derece zorlamakta ve kendini farklı arayışlara yönlendirmektedir. Önceden aklından bile geçmeyen şeyler kolayca fiiliyata dökülmektedir. Bu durum iş yerindeki samimi olduğu veznedardan tehditle para almaya kadar varmıştır. Macide de artık Ömer’le devam edemeyeceğinin farkına varır ve bu ilişkiyi sonlandırma kararı alır. Ömer’e bir ayrılık mektubu yazmayı kafasına koyar. Tüm iyi niyetine rağmen bir türlü iradesine hâkim olamayıp istikrarı sağlayamayan Ömer’le yaşamak; tüm sevgisine rağmen artık Macide için imkânsızdır. Balıkesir’deyken Macide’nin müzik öğretmeni olan Bedri’nin ona Ömer’in gözaltında olduğunu söylemesiyle olaylar farklı bir noktaya gider. Macide birkaç defa Ömer’i, Bedri ile ziyarete gider. Ömer de artık bu ilişkinin yürümeyeceğini anlamış, ayrılık kararına varmıştır. Son ziyaretlerinde Macide ile görüşmek istemeyen Ömer konuyu Bedri ile konuşur. İçindeki Şeytan olarak tanımladığı iradesizliğinin artık Macide için katlanılmaz olduğunu belirterek ayrılmak istediğini Macide’ye bildirmesini ve ona yardımcı olmasını Bedri’ye iletir. Ömer tahliye edilir. Artık iradesine hâkim olmaya çalışarak yeni bir hayat kurmaya azmetmiştir.
İrade konusu insanlığın ortak sorunu olup her insanın tabiatına iyi ve kötü yanlar dercedilmiştir. İnsan hangi duygulara tabi olursa o yönde yol almaktadır. Ancak insanın eksiklikleri görerek buna göre bir yaşam tarzı belirlemesi belki de çoğu zaman mümkün olmamakta ve insan bahanelere sığınmaktadır. İnsan bir şey başardığında fail olarak kendini görmeye eğilimliyken olumsuzlukları görmek istememekte veya bunları değişik şeylere hamlederek kaçış yolu aramaktadır. Bu durum Kur’an’da şu şekilde dile getirilmiştir: “Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü?” (Furkan Suresi 24/43). Bu minvalde Şeytan, her kötülüğün sorumlusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Şeytan bir bakıma günah keçisi yapılmakta, sorumluluğu üstlenmeme ve yenilgiyi kabullenmemenin bir yolu olarak görülmektedir. Bu durum sadece bireysel anlamda değil kültürel olarak da yaşayışımızın çeşitli noktalarında karşımıza çıkmaktadır. Örneğin silahla ilgili bir kaza meydana geldiğinde bahane hemen hazırdır: Şeytan doldurdu. Veyahut suç işleyen birine suçu neden işlediği sorulduğunda cevap hazırdır: Şeytan’a uydum. Eserde iradesizlik, tembellik gibi olumsuzlukları Şeytan’a hamleden Ömer de gözaltı sürecinde bir nefis muhasebesi neticesinde gerçeği görür ve asıl Şeytan’ın tembellik, acziyet, iradesizlik, bilgisizlik ve hakikatleri görmekten kaçma alışkanlığı olduğunu acı bir şekilde anlar.
Eserde toplumsal değerler bağlamında ileri sürülen eleştirilerde gerçek kişilerin ve bir grubun hedef alındığı iddiası bağlamında Selim İleri’nin giriş yazısında belirttiği “roman sanatının ‘kurmaca’dan öte değerlendirilemeyeceği” düşüncesine katılmaktayım. Sanatçı yaşadığı toplumdan soyut şekilde düşünülemez, ister istemez gerçek hayatta yaşananlar sanatçıyı etkileyebilir. Ancak bir sanat eserindeki kişi ve gruplarla gerçek hayattaki bir zümre arasında bağlantı kurularak edebi bir eseri tarih kitabına dönüştürmek doğru değildir. Zaten eserdeki grup üzerinden dile getirilen eleştiriler de sadece bir gruba münhasır olmayıp tüm ideolojik gruplarda ve inanışlarda görülebilen durumlardır. Riyakârlık, menfaatperestlik ve kısa yoldan köşeyi dönme anlayışı gibi ahlaki sorunlar tüm toplumlarda ve çağlarda görülen genel sorunlardır. İnsan hakikatten kaçma hastalığının bir sonucu olarak içinde bulunduğu bu ahlaki sorunları, hele de kendisinin bundan bir menfaati varsa, görmez ve görmek istemez. İnanış ve ideolojilerin hemen hemen tamamında bu ahlaki sorunların, sorun olarak kabul edilmesi bu sorunların olgu olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Örneğin Ömer’in gözaltına alınması üzerine söz konusu grubun paçayı kurtaran bazı üyelerinin Macide’yi görmezlikten gelmesi; sadece normal ilişkilerde değil, çok yakın ilişkilerde de görülebilmektedir. Aliya İzzetbegoviç’in ünlü “Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” sözü de bu acı hakikatin bir göstergesidir. Toplumdaki ahlaki sorunlardan bazı gruplar muzdaripken diğerlerinin bundan azade olması düşünülemez. Az ya da çok tüm toplum kesimleri ahlaki sorunlardan nasibini almaktadır. Hz. İsa’nın bireylere yönelttiği “İlk taşı günahsız olanınız atsın!” sorusu toplum kesimlerine yöneltildiğinde hakikat bariz bir şekilde ortaya çıkacaktır. Ahlaki ilkelere riayetin sağlanmadığı hiçbir grupta başarılı olunması mümkün değildir. Bireysel ve toplumsal ahlak sorunu, tüm sorunların temelidir. Zayıf durumda olanların muktedir olunca nasıl bir zulüm makinesine dönüştüğüne tüm tarih şahittir. Eserde, toplumsal ahlak bağlamında söz konusu grup üzerinden ahlaki sorunlar ele alınmakla birlikte, bunlar yoğunluk bakımından tali düzeyde kalmaktadır.
Eserin dili akıcı ve anlaşılır olup olaylar sürükleyici bir tarzda gelişmektedir. Günümüz Türkçesinde pek kullanılmayan Osmanlıca kelimelerin bir kısmının dipnotlarla anlamlarının verilmesi okuyucuya yardımcı olmaktadır. Bununla birlikte, bu tür kelimelerin tamamının anlamı verilmediğinden bunlara aşina olmayanların sözlük kullanması gerekmektedir. Bunun yerine eserin sonuna günümüz Türkçesinde kullanılmayan bu kelimeleri içeren bir lügatçe eklenmesi daha uygun olurdu.
Modern Türk edebiyatının bu tanınmış romanında yazım kurallarına en ince ayrıntısı ile uyulması beklenir. Maalesef eser bu bakımdan beklentileri karşılamamakta ve azımsanmayacak ölçüde yazım yanlışı barındırmaktadır. Belki eserin ilk basıldığı 1940’ta yazım kuralları tam oturmadığından veya bu kurallarda değişiklik yapıldığından eserde bu bakımdan yazım yanlışları olduğu ileri sürülebilir. Günümüzde geçerli yazım kurallarına göre, eserde gerekli düzeltmelerin yapılmasının esere müdahale anlamını taşıdığı kanaatinde değilim. Tırnak içindeki ifadelerin sonunda nokta işaretinin kullanılmaması (s. 22, 33, 35,48, 53 vd.) ve bölümlerden sonraki ilk paragrafta satır başı yapılmaması yaygın görülen yanlışlardandır. Ayrıca kelimelerin yazılışında önemli miktarda yazım yanlışı bulunmaktadır: (rahmana/ Rahman’a; Ermeninin/ Ermeni’nin; küçükbey/ küçük bey; apteshane/ abdesthane; allahaısmarladık/ Allah’a ısmarladık; ortamektep/ orta mektep; sumen/ sümen; yarabbi/ ya Rabbi; aybaşı/ ay başı; koltukaltı/ koltuk altı; hamt olsun/ hamdolsun; karıkoca/ karı koca; Laotse/ Lao Tse vd.)
Eser, bireysel ve kısmen toplumsal düzeydeki sorunların edebi olarak ifade edilmesi bakımından önem arz etmektedir. Toplumsal ahlakın yerleşmesinde bireyin kendini bulması ve gerçekleştirmesi, sürüden olmadığını fark etmesi ve menfaat odaklarının oyuncağı olmaması bağlamında bireysel düzlemde iradeye ket vuran engellerin görülmesi ve “büsbütün başka bir hayat” talep edilmesi için eserin yakın tarihin karanlık hadiseleri de göz önünde bulundurularak ibretle okunması gerekir.