II. Dünya Savaşı’nda Yugoslavya’da savaş koşullarının, bir köyün dışındaki çiftlikte yaşayan şehirli bir kadının beklentileri üzerinden ağırlıklı olarak psikolojik tahlilinin anlatıldığı bir eser. II. Dünya Savaşı’nın şartlarını yaşamış yazarın iç dünyasına yönelik önemli unsurlara eserde ulaşılabilir.
Eserin olay örgüsü son derece basit olup köyün dışındaki müstakil çiftliklerinde kendi hâlinde yaşayan mutsuz bir çiftin, Luba ve Yovan çiftinin, Partizanların gelip gitmeleriyle başlayan ve sonrasında Nazilerin gelmesiyle sonlanan hayatlarından bir kesit sunulmaktadır. Luba şehirde yetişmiş ve sonra bir köylü ile evlenen düşünceleri, konuşması, hâl ve hareketleri köylü kadınlardan ayrılan bir kadın. Şehirdeki hayatından sonra sosyallikten uzak son derece monoton bir hayatın içerisinde. Aynı zamanda kendi hâlinde tarla ve hayvanlarıyla uğraşan Yovan’ın içine kapanık hâleti ruhiyesi ise Luba’yı daha da yalnızlaştırmakta. Partizanların evlerine sık sık geldikleri zorunlu ziyaretlerin birinde yaşadığı şehirle ilgili anlatılan bir hatıra Luba’yı alır ta uzaklara götürür. Kalbinin gizemli bir dehlizindeki hatıralar tekrar canlanır ve bu hatıralar kendisini adeta esir alır. Luba’nın iç dünyasındaki aşk ve savaşla ilgili korku, beklenti ve ümidin anlatıldığı tahlillerle bezenmiş bir eser.
Eser; Luba üzerinden savaşı, kadın bakış açısıyla ele almaktadır. Zaman ve atmosfer eserin anlattığı dönemi aşmaktadır. "Derviş ve Ölüm" adlı eserinde olduğu gibi yazar bu eserde de kendi şahsi hayatından hareketle evrenselliğe ulaşan bir bakış açısıyla konuyu ele almıştır.
Luba, sakin köy yaşamının aksine aktif olup geleceğe yönelik hayallerle doludur. Ayrıca eserde çok sayıda iç konuşma/diyalog mevcuttur. Zaman zaman tasvirler ve detaylar monotona dönebilmekte ve eserin genel bakışını anlamayı zorlaştırabilmektedir. Buna ilaveten diyalogların nasıl gerçekleştiği ve diyaloğa kimin nasıl geldiği zaman zaman karışabilmektedir.
İç dünyalardan ayrı olarak yazarın kadını resmetmesi dikkati çekmektedir: “Bir kadının aklından geçenleri kim bilebilir ki! Kapalı ve dipsiz bir mağara gibidir,…” (s. 18). Esasında bu ibareden kadın ve erkek yapılarının farklılığı, kadının kendine özgü bir yapısının olduğu, ancak erkeğin de her şeyi kavramak istediğine dair bir isteğinin olduğu sonucuna ulaşılabilir.
Yazarın hayata dair tecrübelerine ilişkin sevgi ve nefretle mukayese edildiğinde yok sayılmanın muazzam ağırlığından, sosyal mesafenin izafiliğinden ihanete kadar farklı konularda görüşler ortaya konulmuştur. İnsanlardaki sahiplenme duygusunun başka bir dünyanın var olduğuna inanamamalarına bağlanması da (s. 48) bu bağlamda zikredilebilir.
Kadına karşı ataerkil bakış açısıyla ilgili toplumdaki yaklaşıma dair izlenimler az da olsa eserde yer almaktadır. Eşlerinin kadınları dövmelerinden ve onlara bağırıp çağırmalarından köy yaşamının türlü zorluklarına kadar ataerkil yapı eserden anlaşılmakta, ancak yazar bilgeliğiyle kadının dövülmesiyle ancak erkeklerin kendi ruhlarını öldürdükleri sonucuna varmaktadır.
Eserinin ismindeki sis ve ay ışığı çeşitli metaforları ifade eden anlamlar taşımaktadır. Sanki, gün geceden oluşmakta ve aydınlık (ay ışığı) ile karanlık (sis) olmak üzere iki parçadan meydana gelmektedir. Eskilerin aşina oldukları ay ışığına odaklı çalışma ve hayatı tanzim etmeye dayalı hayat tarzına dair önemli çıkarımlar eserde bulunmaktadır. Geceden hareketle esere genel bir sessizlik duygusu hâkim. Belki de sessizliğin romanı olarak niteleyebiliriz eseri. Eserin sonunda da Luba’nın karanlığa ve yalnızlığa yürümesi de eserin genel atmosferini destekler niteliktedir.
Eser, Türkçenin kullanımı ve imla kurallarına uyum bakımından genel olarak iyi. Eserin tercümesi sade, akıcı ve anlaşılırdır. Bu bağlamda eserin yazıldığı dil olan Boşnakçadan tercüme edilmesi de metnin doğrudan Türkçeye aktarılması bakımından önemlidir.
Bir hatıranın anlatılmasının anlamından gözyaşına kadar çeşitli ve anlamlı duyguların yüklü olduğu ve psikolojik tahlillerin ağırlıklı olarak yer aldığı güzel bir eser.