Toplam yorum: 3.284.585
Bu ayki yorum: 6.091
E-Dergi
bilgeoguz Tarafından Yapılan Yorumlar
Kitabın başında Pazyryk halısının Frigya’dan (ki bununla bir bağlantı kurmak oldukça güçtür) veya İran’dan geldiğini iddia etmesi beni ciddi anlamda hayal kırıklığına uğrattı. Altay bölgesinde benzer bir halının bir daha bulunmaması, onun Türk kültürüne ait olmadığına delil sayılamaz. Zira MÖ 5. yüzyılda ne Anadolu’da ne de İran coğrafyasında bu nitelikte bir halıya rastlanmaz.
Söz konusu halı, dünyanın bilinen en eski el dokuma halısıdır ve Altay Dağları’nda yaklaşık 2500 metre yükseklikte bir kurganda yapılan kazıda ortaya çıkarılmıştır. O dönemde, bugün “Aryan” kavramı üzerinden İran’a yakıştırılan siyasi-kültürel oluşumlar henüz mevcut değildi. Ahameniş İmparatorluğu yeni yeni şekillenmekteydi ve aslında Medlerin devamı niteliğindeydi; “Persler” ve “Persepolis” gibi tabirler ise henüz tarih sahnesine çıkmamıştı.
Ayrıca halıdaki ren geyiği tasvirlerinin İran coğrafyasıyla hiçbir zaman örtüşmediği de açıktır.
Tarihte Türkler, “Türk” etnik adıyla birlikte farklı boy ve aile adları altında birçok devlet kurmuşlardır. Kaşgarlı Mahmud, Divânü Lügati’t-Türk’te Türk boylarını ve lehçelerini (o dönemde “lügat” olarak adlandırılan farklı konuşma biçimlerini) sıralarken Tabgaç, Kitay ve Tangutları da bu boylar arasında saymaktadır. Göktürk yazıtlarının çözümünde ise Tabgaçlar genellikle bugünkü Türkçeye “Çinliler” olarak çevrilmiştir. Bu yanlış yorumu Arif Cengiz düzeltmektedir. Gerçekte, yerleşik Türkler olan Tabgaç Devleti ile yapılan savaşlar, Türk boyları arasındaki bir tür kardeş savaşıdır.
Kaşgarlı Mahmud’un eserinde bazı Türk boylarının “farklı dilleri” olduğu şeklindeki ifade aslında bir tercüme hatasından kaynaklanır. Çünkü o dönemde “lehçe” kavramı bilinmiyordu; farklı lehçeler “lügat” olarak ifade edilmekteydi. “Lehçe” kelimesi ise Türkçeye, eski Polonya halkının farklı konuştuğu Türkçe için kullanılan bir terimden geçmiştir.
Mutlaka okunması gereken, son derece önemli bir araştırma. Arif Cengiz, Türk tarihine dair şaşırtıcı ve çoğu kez göz ardı edilmiş gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Bu kitapta, Bilge Kağan Yazıtı’nda Tabgaçların Çin yazısıyla kaleme aldıkları bölümler de ayrıntılı biçimde inceleniyor.
Bugüne kadar bize, kuzeyli göçebe Türklerin güneydeki Çin İmparatorluğu ile mücadelesi olarak aktarılan olayların aslında iki Türk boyu—yerleşik Tabgaç Türkleri ile göçebe Göktürkler—arasındaki güç mücadelesi olduğu ortaya konuyor.
Arif Cengiz, bu çalışmasıyla Türk tarihine yeni ve ufuk açıcı bir perspektif kazandırıyor. Türk tarihini belirli bir bölgeye ve dar bir zaman dilimine sıkıştırma çabalarına karşı çıkarak, tarihimizin Çin, Yunan, Roma, Pers, Arap ve Yahudi tarihlerinden çok daha eskiye dayandığını güçlü kanıtlarla ortaya koyuyor.
Atatürk’ün tarih tezinden bu yana ilk kez Türk tarihine dair böylesine canlı, umut verici ve bilimsel açıdan zengin bir hareketlilik yaşanıyor. Genetik, arkeoloji ve etimoloji alanlarında yapılan araştırmalar birbirini tamamlayarak güçlü bir bütünlük oluşturuyor. Arif Cengiz Erman ve Semih Güneri’nin ardından Kaan Arslanoğlu da kaleme aldığı eserlerle yerleşik kabulleri sarsan, ezber bozan bir çizgi ortaya koyuyor.
Batı’nın oryantalist varsayımlarından sıyrılarak yürütülen bu çalışmaların, uzun yıllardır Batı merkezli akademik kalıpların dışına çıkamayan Türkolog ve tarihçilerden gelmemesi son derece doğal. Onlar kariyer kaygısıyla “bilimsellik” adı altında nakliyeciliğe devam ededursun, yeni kuşak araştırmacılar gerçek anlamda özgün ve cesur bir perspektif sunuyor.
Bu yazarları okumanızı özellikle tavsiye ederim.
Türk dilinin ve belki de Arapçanın ilk sözlüğü olan Divânu Lügati’t-Türk, dil ve kültür tarihimiz açısından eşsiz bir hazinedir. Bugün kullandığımız pek çok sözcüğün kökenini bu eserde bulmak mümkündür. 11. yüzyılda kaleme alınmış bu kitapta farklı Türk lehçeleri, boyları, aralarındaki farklar ve sayısız atasözü ile deyim yer alır. Bunları keşfetmek gerçekten heyecan verici.
Özellikle dikkatimi çeken nokta, Anadolu Türkçesinde hâlâ yaşayan ama Orta Asya’da unutulmuş kelimelerin varlığıdır. Bu durum, eserin Türk tarihi ve dili açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Ne yazık ki şimdiye kadar hak ettiği ilgiyi görmemiştir. Kaşgarlı Mahmud, eserinde Türkçenin Arapça ve Farsçayı nasıl etkilediğini de anlatır. Anadolu’da hâlâ kullanılan “çar çur etme” gibi deyimlere rastlamak ayrı bir heyecan.