"Medine'deki son şehidimiz Milaçıklı Hasan oğlu Hüseyin...
Bilmem Medine'ye uğrayanlardan bir selam alıyor musun?
Bilmem tanış çıkanlar var mı?
Sen Hasan... Ben Hüseyin...
O mübarek dizlerde bekle beni..
Secde yerinde kana kana şefaat içeceğiz.
Gök ekin gibi biçildik,
Eski sevdalara bayrak biçeceğiz...
Nice Kerbela'dan aştık da geldik Ya Rasülallah...
Okşa bizi biraz... Sev bizi biraz... Yorgunuz diyeceğiz..."
Bizim sevgimiz bambaşka bir sevgiydi. Sultan Abdülhamid Hicaz demiryolunu yaptırırken, sırf Allah Rasülünün manevi şahsiyeti rahatsız olmasın diye raylara ses çıkarmamaları için yumuşak keçeler döşetmişti. Araplar ise bir hırsa kapılıp hepsini talan etti. İttihat ve Terakki'nin uygunsuz davranışları yüzünden isyan ettiklerini söylediler. Türkiye'nin hilafet ve Saltanatı kaldırmış olmasından dolayı isyan ettik dediler. Oysa onların isyanı buna değildi. Oysa onlar bütün bunlar yapılmadan önce isyana kalkışmışlardı. Bizim Kabe'yi topa tuttuğumuzu söylediler halka. Bakın Abdullah ne diyor:
"Namaz bizim namazımızdı, kitap bizim kitabımızdı. Şehadet kelimesi dinimizin esası, zekat vergimiz, oruç perhizimizdi ve hac bizim memlekette yapılıyordu... Bizler üstün olduğumuz halde hakir görülürken hakir görülmesi gerekenler tepemize biniyordu..."
Sanırım bu cümle her şeyi anlatmaya yeter de artar bile. Sadece asırlar içinde Osmanlı egemenliği altında bir ve bütün olarak yaşamayı hazmedemediler. İngilizlere ardından Fransızlara güvendiler. Büyük Arap direnişi dedikleri şeyden bugün ellerinde onlarca parçaya ayrılmış emirlikten başka bir şey kalmadı. Dahası Osmanlı zamanında uğramadıkları "Sömürge" denen canavara da uğramış oldular. Üstelik şimdi Suudi ailesinin elinde bulunan yönetimin tekrar Haşimi ailesine verilmesi için direniyorlar. Her sözünün ardında "Allah her şeyi görendir." diyordu Abdullah. Gerçekten doğruydu bu söz. Allah her şeyi gördü ve seni emellerine ulaştırmadı. Bağımsız bir birlik ararken Allah sana sömürülmüş küçük parçaları müstehak gördü... Allah her şeyi görendir...