Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

kha6 Tarafından Yapılan Yorumlar

19.02.2008

tek kelimeyle nefis bir kitap. bu kitabının odağının "meta fetişizmi" olduğunu düşünüyorum, tabii farklı okumalar da, analizler de yapılabilir..metis yayınevinden çıktığını görünce gözüm kapalı almıştım, iyi ki almışım dedim kitabı okurken. kitabın türü: deneme
04.05.2007

ne garip bir kitap. ne zaman tanıtımı yapıldığını bile anlamadan en çok satanlar listelerine kuruluverdi. geçen gün inceledim kitabı. klasik "kişisel geliştirme kitapları"na benziyor ama daha nitelikli daha derinlikli tabii. sonra internetten araştırdım yazarının başka çok satan kitapları da mevcut üstelik dünya genelinde..
30.04.2007

Kitaba ismini veren, kırk yedi sayfalık öyküyle açılıyor, eser. “Kazı”, yazar Orhan Duru’nun kendi geçmişinden, belleğinden çıkardıklarından oluşuyor. Öykü olarak değil de düz anlatı olarak değerlendirilmeli. Bayram ziyaretlerinde, dedeler torunlarına kendi zamanlarını, eskileri anlatırlar ya, bu uzun öyküye de o hava egemen. Ne var ki, sade ve sürprizsiz anlatımı ve akışı, “Kazı”nın bir öykü olarak okunabilirliğini ve akılda kalıcılığını zedeliyor. Elbette her yazar, oluşturduğu metinlerde öz yaşamöyküsünden çekip çıkardığı karakterler ve anılardan faydalanabilir ancak kaleme aldığı her satırda “edebi tadı” sağlamak şartıyla. Kitap, daha sonra çeşitli kısa öykülerle devam ediyor. Ancak bunlar da öyküden çok denemeye, sohbet türüne yakın duruyorlar. Sanki akşam olmuş, geçen günün değerlendirmesini yapıyor, yazar. “Kandırılma”da Duru, yer yer mizahi bir biçemi tercih etmiş. “Bunamalar”da yazar, cep telefonu bağımlılığımızı, bu sayede iletişim kurduğumuzu sanırken aslında nasıl da yalnızlaştığımızı ustaca anlatıyor. Ve yine maalesef “anlatıyor” çünkü bu da bir öykü değil bence, köşe yazısı, makale sayılmalı belki de. “Kazı”dan sonraki kısa öykülerde, kendini çok eskilerde, gerilerde hisseden yaşlıca bir adamın hızla değişen her şeye, yeniliklere olan garipsemiş tavrını duyumsuyoruz. “Boğultu” ise son yıllarda yaygınlaşan kredi kartları kullanımımızı eleştiriyor. “Çittagong”, keyifli bir kısa öykü, ismini Bengal Körfezi kıyısındaki ilginç ve güzel kentten alıyor. Unutkanlığı ciddi boyutlara varan, yalnız yaşayan, yaşlı bir adamın yakınmaları, keyif veriyor okurken. Son kısa öyküsü “Dubai ve Dümbelek” ise, İstanbul’a yapılması planlanan ikiz Dubai kulelerinden, mortgage’tan hatta El Kaide örgütünden bahsediyor. Orhan Duru’nun en büyük özelliği, dilinin, anlatımının tıpkı soyadı gibi, sade oluşu. İlk öyküsünü yayımlatmasının (1953) üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçen Duru’nun “Kazı” dışında on öykü, altı düzyazı, üç tane de hazırladığı kitabı var. Uzunca öyküsü “Kazı” ve kitapta yer alan kısa öykülerine bakınca, “Kazı”yı öykü kitapları arasına değil, düzyazı kitapları arasına koymak gerektiği söylenmeli, son söz olarak.

27.04.2007

Genç öykücü Ahmet Büke, peşpeşe, kısa cümleler kuruyor. Hatta yer yer tek sözcüklük. İçten, sıcakkanlı öyküler bunlar, İzmir kokan, Ege ruhlu öyküler… Yeni öykü kitabı, “Zaman Kırığı” ve “Leo Ferre Sokağı” hariç yirmi üç kısa öyküden oluşuyor. Kısa öykülerinden birinde, kendisini otuzbeş yıldır rahat bırakmayan, biraz endişe ve korkuya yakın bir ürpertiden, utancından bahsediyor (Tanaba Tanaba Entububa). Bu minik anlatı, böyle bir öykü seçkisinin içinde yer alacağına, keşke yazarın günlüğünde kalsaymış. “Gene Gelirim…”, biçem olarak Büke’nin Radikal İki’de yayımlanan metinlerini andırıyor. Okurun bir sonraki cümleyi merak edeceği öykülerden biri. “Leo Ferre Sokağı”nda öykü karakterlerinden biri, yazarlara küfrediyor. Yazarların üstlerine vazife olmayan şeylerle uğraştıklarından, sahici olmadıklarından, tuğla gibi kitap yazanların kağıda daha doğrusu ağaçlara yazık ettiklerinden bahsediyor. Büke’nin karakterleri genel olarak, sıradan. Bu yüzden okuduktan sonra hiçbir öykü karakteri iz bırakmıyor belleğinizde. Birkaç öyküde besbelli kendinden yola çıkmış, Büke. Edebiyat dergilerine gönderilen ürünlerin yayımlanma / yayımlanmama tedirginliği var, yazarlık bulaşan veya karakteri yazar olan öykülerinde (örneğin “Düşüş”). Kitabın sonlarına doğru öyküler, dağınık, bağımsız rüya tasvirleri biçimini alıyor. “Bulanık Bir Şehir”de, öykü kahramanı, karmaşanın içinde yitip gitmemek için defter tuttuğunu, yazdığını anlatıyor. Büke de aynı nedenle kaleme, kağıda sarılıyor olabilir mi? Sondan bir önceki öyküsü olan “Delilik Şeylerim”, akıcı ve farklı bir biçemle yazılmış. Kitabın ilgi çekici öykülerinden biri. Aslında Ahmet Büke’den çok daha derinlikli, daha akılda kalıcı karakterlerin olduğu, çok katmanlı, daha kaliteli öyküler bekliyordum. Çiğdem Külahı, 1970 doğumlu Ahmet Büke’nin ikinci öykü kitabı. 2004’te yayımlanan ilk öykü kitabı İzmir Postası’nın Adamları’ndaki sert ses tonundan bahsedilir hep. Oysa Çiğdem Külahı’nda bırakın sert ses tonunu, herhangi bir sesten, tondan bile bahsetmek, zor.
25.04.2007

Cinsel öğeler barındıran, cinsel deneyimleri aktaran metinler kaleme almak, zordur. Yazarken farkında olmazsınız, bir de bakarsınız öykünüze sadece bir araç olarak misafir ettiğiniz cinsellik, cümlelerinizi esir alıverir. Sıradanlığa kayıverir, öykü. Cinselliği basite kaçmadan anlatmayı başarmış Deniz Kavukçuoğlu, yeni öykü kitabı “Canım Acıyor Baba”da. On üç öyküden oluşan kitap, modern kadın-erkek ilişkileri üzerine odaklanan “Mor Kâbus”la açılıyor. Aniden başlayan, ne zaman başladığı gibi ne zaman bittiği de anlaşılamayan garip bağlılıklar. İki kişilik yalnızlıklar. “Mor Kâbus”un konusu o kadar yoğun ve canlı ki, akıp götürüyor insanı ister istemez. Tek problemiyse, bütün öyküye yedirilemeyen, bir yerde toplanan tasvirler (Buket’in tanıtıldığı kısım). “Yalan”, cep telefonları, iletilerle dolu ilginç bir öykü. İşte modern öykü diye bir tür varsa, Kavukçuoğlu’nun bu ilk iki öyküsü, o tür içinde ele alınmalı. Durum ağırlıklı değil hep olay ağırlıklı öyküler yazıyor, Kavukçuoğlu. 1997 yılından beri düzenli olarak Cumhuriyet gazetesinde okuduğumuz yazar, dil duyarlılığı ve sözcük seçimleriyle de ustalığını gösteriyor. “mesaj” sözcüğü yerine “ileti” sözcüğünü kullanması bile Türkçe yetkinliğini kanıtlıyor. “Mefharet Abla”, yeni yetmeliğin on yedi yaşında, bir genç delikanlının cinsel içerikli rüyalarında geziniyor. Yazarın akıcı biçemi, bu öyküde de kendini gösteriyor. Kitaba ismini veren “Canım Acıyor Baba”, en çok ismi yüzünden puan kaybediyor. Çünkü öykünün ismi, konusunu apaçık belli ediyor. İlk öyküyü okuduktan sonra önümüzde bir ensest öyküsü olduğu, ortada. Oysa tüm yazarlar ama belki de en çok öykü yazarları, öykülerine isim koyarken dikkatli olmalılar. İsim, öykünün gizemini kesinlikle korumalı. Özellikle “Ayrılık”ta yazarın bir başka problemi su yüzüne çıkıyor: Kavukçuoğlu’nun karakterleri, yanlı çizilmişler yani tek taraftan bakılarak ortaya konmuşlar. Hep kadınlar haksız. Hep kadınlar cinsel yönden yeni tatlar arıyorlar. Oysa ilişkiler, cinsel zayıflıklar ve güdülere yenilmekten bahsedilecekse, karakterler her iki cinsin bakış açısını da yansıtabilmeli. Ahmet Ümit çok haklı, bir yazar çift cinsiyetli düşünüp yazabilmeli. Kadınların aldatma, farklı erkekleri tanıdıkça deneyim kazanıp kocalarını daha mutlu etmeleri üzerine neredeyse aynı cümleler birkaç defa yinelenmiş. “Arka Bahçe”yi okurken, daha önceki “İntikam”ı sanki bir defa daha okuduğumuzu duyumsuyoruz. Öykü, tek cümlede atmosferine buyur etmeli okurunu. Merak duygusu ile cümlelerin yoğunluğu içinde kaybolup gitmeli, okur. Karakterleri iz bırakmalı; okuduktan sonra, sayfalardan çıkarak ayaklanıp boğazımıza yapışmalı, öykü karakterleri. Yaşamalılar. Füruzan’ın öykülerinde olduğu gibi, örneğin. Deniz Kavukçuoğlu’nun son öykü kitabı “Canım Acıyor Baba” basıldığı ay içinde ikinci baskısını yaparken, Füruzan’ın öykü kitapları raflarda eskiyor, buna ne dersiniz? Cinselliği hâlâ tabu olarak gördüğümüzden olabilir mi?