Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570
E-Dergi
Özgür Balmumcu Tarafından Yapılan Yorumlar
HER ŞEY BİZİM ELİMİZDE OLABİLİR Mİ?
Öyle veya böyle bir "kişisel gelişim" kitabı var okuyucunun karşısında. Özellikle The Secret ile hiç hoş olmayan bir okuma deneyimi yaşayanlar (mesela ben) bu kitaptan uzak durmak isteyebilir. Çünkü temelde savunulan fikir her ikisinde de aynı. Bir farkla...Tanrılar Okulu savunduğu düşünceyi ortaya koyarken bunu bir felsefi düşünce akımıyla desteklemeye çalışıyor. Daha derli toplu, daha okunabilir, daha ciddi... Yani The Secret gibi bir balon yok ortada. Ancak bütün bu olumlu işaretler okuma deneyimini kolaylaştırmıyor. Şu güne kadar iki kitabı okurken çok zorlandım: Biri Savaş ve Barış diğeri de bu! Belki çevirisi kötüydü, bilmiyorum. Şimdi yeni bir yayınevinden yeni bir çevirmenle çıktı; belki o daha iyidir. Lakin ortada akmayan gitmeyen bir metin, daha önemlisi bir hikayesizlik durumu var. Yazar kişisel gelişime dair düşüncelerini bir felsefe akımıyla desteklerken aynı zamanda da bu süreci bir hikayenin içine yerleştirmek niyetinde. "Niyetinde" diyorum çünkü ortada amaca ulaşan bir sonuç yok, niyet olarak kalmış. Ayrıca yazar görüşlerini ortaya koyarken okuyucunun "Hadi canım ordan" demesini engellemek için bunu ilk ağızdan baş karakterine sürekli söylettirerek bir nevi okuyucunun muhtemel alaylarını ve itirazlarını engellemek istemiş. Ya da hemen kitap içinde cevaplayarak okuyucuyu yatıştırmak istemiş. Amacına ulaşmayan bir cinlik daha, en azından benim gözümde. "Sofi'nin Dünyası" nda olduğu gibi en ağır felsefi metinleri bile okutacak kadar iyi bir hikaye ya da kurgu yok ortada ne yazık ki. Ve bu belki de kitabın en ciddi sorunu. Kurgu umurumda değil bana düşünceler yeter diyorsanız ilginç bir deneyim olabilir. Özellikle de ölümsüzlük üzerine görüşlere sıra geldiğinde...
Vedat Türkali 90'ını devirmiş bir yazar olarak hala üretiyor. Son romanı "Yalancı Tanıklar Kahvesi" yine Türkiye'nin çalkantılı bir dönemini metafor olarak kullanıyor. Yine diyorum çünkü önceki romanları da benzer dönemleri, ülkenin darbelerle sonuçlanan kaos dolu yıllarını anlatıyordu. Bu sefer 80 darbesi öncesi yaşananları Muhsin karakteri üzerinden anlatırken, bir insanın arada kalmışlığını çok kıvrak bir dille okuyucularına sunuyor. Devrimci hevesleri, kadınlara düşkünlüğü ve ağa oğlu olması arasında sıkışıp kalmış bir gencin hezeyanları ve dönemin politik ortamı öyle etkili harmanlanmışki bu tip konulara uzak a-politik okuyucuları bile avucunun içine alacak cinsten. Geçmiş romanlarında da benzer temaları işlemesine rağmen bir yazar olarak hiç tekrara düşmemesi de övgüye değer. Romanın ismiyse kimi zaman hayata dair nasıl yalancı tanıklık yaptığımızı yüzümüze vurur cinsten. Bazen olan biteni kabullenmek zorunda kalmayanımız yok çünkü!
Üstün Dökmen alanında ülkemizin önemli bilim insanlarından biri. İnsan psikolojisi alanında keyifli bir sunumu ve günlük yaşama cuk oturan örnekleriyle ön plana çıkmış bir uzman. Ancak bu kitabı belli bir yaşa gelmiş okuyucuyu sıkmaktan öteye gidemiyor. Öncelikle kitap aşırı biçimde didaktik ve daha çok bir ders kitabı niteliğinde. Daha da kötüsü eserin hitap şekli alt yaş grubuna yönelik sanki. Çünkü dil ve üslup aşırı şekilde basit ve sıkıcı. Psikoloji alanında herhangi birşey okumayanlar için belki iyi ama bu alanda birkaç kitap okumuş olanlar aşırı şekilde çocuk yerine konuluyormuş hissine kapılabilirler.
“Brown her zamanki gibi roman maskesi altında, bir film senaryosu yazmış.” Romanın yurtdışında çıkmış eleştirileri arasında belki de en vurucu olanı. Da Vinci bir roman türü olarak ilkti ve özellikle de din hakkında kurgu ile gerçek arasında gidip gelen iddiaları pek çok okur için cezbediciydi. Aradan geçen 5 yıldan sonra bahsi geçen türün adeta cılkı çıktı, bir sürü yazar tarafından bir sürü roman peydahlandı. Adam Fawer bunlardan en ünlüsü… Hal böyle olunca, tür itibariyle bir dejenerasyon yaşandı. Bazı şeyler daha çabuk eskidi, klişe oldu. Böyle bir ortamda Dan Brown yazım üslubunda, kurgusunda ve roman karakterlerinde hiçbir değişiklik yapmadan yeni romanı KAYIP SEMBOL ile okuyucunun karşısına çıkmakta herhangi bir sakınca görmemiş. Robert Langdon karakterini kullandığı bu üçüncü romanında baş karakteri hakkında okuyucunun hala bir arpa boyu yol alamaması edebiyat adına içler acısı bir durum. Yazar çeşitli semboller ve bilmeceler konusunda harcadığı enerjiyi biraz da karakterini geliştirmek konusunda harcasa ortaya daha edebi şeyler çıkma ihtimali olabilir. Ancak belli ki Brown’ın böyle bir kaygısı yok. Ortada bir formül var ve sadık bir biçimde onu uyguluyor. Bu seferki merakı Masonlar ve ne yalan söyleyeyim okuyucuyu da meraklandırmayı başarıyor. Romanın en önemli özelliği de o zaten; okuyucuda aşırı bir heyecan ve merak uyandırma kabiliyeti… Lakin bu heyecan dalgası Kayıp Sembol’de bir sona, doyurucu bir finale ulaş(a)mıyor. Bir kere CIA’in olayın peşinden ısrarla koşması ve bunu bir ulusal güvenlik sorunu olarak ilan etmesinin sebebi romanda hiç de tatmin edici bir şekilde sunulmuyor. Ben de oluşan duygu “ Eeee nolmuş yani?” şeklinde oldu. Hele ki şifreler çözüldükten, olaylar bittikten sonra bir 30 sayfa kadar insanlığın aydınlanması üzerine nutukvari bir final bölümü var ki evlere şenlik. Sanki Tanrılar Okulu’nu okuyorum. Özgürleşen insan, beynin kapasitesi ve umut üzerine tatmin edicilikten uzak, son derece eğreti duran bir final var. Da Vinci Şifresi en azından dişe dokunur, somut şeyler söyleyerek bitiyordu ve okuyucunun bütün bir roman boyunca üst düzeyde olan merakını tatmin ediyordu; şaşırdığım pek çok anı vardı romanın. Kayıp Sembol’de ise, her ne kadar heyecan ve merakla okuyarak bir haftada bitirmiş olsam da sadece bir kere şaşırdım. Sanırım bu tespit bile tek başına romanı özetliyor: Karakterlerini bir kenara bırakmış, sırtını sadece uyandırdığı meraka yaslamış bir romanın sadece bir kere şaşırtabilmesi kendi adına ciddi bir sorun olsa gerek!
Türk edebiyatıyla pek yıldızı barışmayan bir okuyucu olarak şu memlekette kıymet verdiğim üç yazardan biri Orhan Pamuk!Oğuz Atay, Vedat Türkali ve Orhan Pamuk benim için üç silahşörler gibi...Neyse, bu roman her na kadar geri planda kalmış bir roman gibi görünsede Orhan Pamuk'un en iyi romanlarından biri bence.Çok kapsamlı bir roman olmasa da(sayfa sayısı itibariyle) özellikle iki karakter arasındaki gelgitler insanı aşırı şekilde kitabın içine çekiyor.Bazen monologlar bazen iki karakter arasındaki gelgitler kitabı sürekli zinde tutuyor. Yazıldığı yıl itibariyle Türk Edebiyatı için gerek kurgu gerekse üslup olarak çok yenilikçi bir roman olduğunu da unutmamak lazım.Yazmaya devam etmen dileğiyle Orhan Pamuk...