Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

İnsanın Fabrika Ayarları (İFA), üç kitaptan oluşan bir bütün aslında. İlk kitap, “Beden”, özellikle hareket etme ve beslenme düzeni konularında kaleme alınmış. İkinci kitapta, ilişkilerimiz ve stres yönetimi, üçüncü kitapta sınırları aşmak üzerine bilgiler verilmiş.

Serinin ikinci kitabında öncelikle bir insan için olumlu ve zengin sosyal ilişkilerin önemi, detaylarıyla sunuluyor. Bu konuda çok sayıda alt başlık sıralanmış. Her şeyden önemlisi, insan sosyal bir varlık, diğer insanlar olmazsa veya daha doğru ifadeyle diğer insanlarla iyi bir iletişimimiz, olumlu ilişkilerimiz olmazsa yaşam kalitemiz düşüyor, ömrümüz kısalıyor.

“… sosyal bağlanma ve diğer insanlarla duygusal ilişkiler kurma konusunda, beynimizden salgılanan oksitosin hormonunun etkileri halk arasında meşhur olacak kadar bilinir hale geldi. Normalde süt salgılanması ve doğum gibi olaylarda ‘kasların istemsiz olarak kasılmasını’ yöneten bir hormonun, aynı zamanda birbiri ile olumlu ilişkiler kuran, duygusal olarak yakınlaşan insanların beyninde de salgılanıyor olması, ilginç bir bağlantılar dizisini de işaret ediyor… Bir başka insanla samimi sohbetler ettiğinizde, tokalaştığınızda, beraber bir şeyler başardığınızda, aynen doğum yahut orgazm anlarında olduğu gibi, beyindeki oksitosin salgısında önemli miktarda bir artış oluyor. Bu da “biyolojik olarak” bizi birbirimize bağlayan en önemli etkenlerden birisi haline geliyor.” (s. 22)

İyilik yapmanın insanlara özgü bir davranış olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz: “İyi olmak için insan olmaya gerek yoktur. İyilik, sosyal canlılar için vazgeçilmez temel ayarlardan birisidir. Evet, insan olabilmenin ön şartlarından birisidir iyi olmak. Fakat diğer canlılardan farklı olarak ‘doğasına aykırı davranışlar’ sergileyebilen insanlar, bu biyolojik ihtiyaç ve kurgularını sıklıkla ‘unuturlar’ ve bu nedenle ‘hatırlatmalara’ ihtiyaç duyabilirler. İşte bütün geleneksel öğretiler, masallar, söylenceler, efsaneler, inançlar ve dinler insana bu özelliklerini hatırlatma işlevini değişik şekillerde yürütürler.” (s. 93) Bu noktada insanı diğer canlılardan ayıran noktalar olduğu da vurgulanıyor: “İnsanın yardımseverliği başka boyutlara da genişleyebiliyor. Hayvanları, ağaçları yahut sanat eserlerini korumak için canlarını tehlikeye atan insanlar duyduğumuzda fazla şaşırmıyoruz. Çünkü insanın zihinsel kapsayıcılığı, uygun şartlar sağlanmışsa evreni içine alabilecek kadar genişleyebilme potansiyeli taşıyor. Öte yandan bunların tamamen zıddına, yıkıcılığı ve gaddarlığı sınır tanımayan bir türe dönüşebilme potansiyeli de taşıyoruz.” (s. 96)

Kitabın ilk yarısında, ilişkilerimizin bir parçası olarak, mizahın gelişmiş beyinlerin işi olması, kadın ve erkek arasında komiklik farkları, olumsuz deneyimlerin gelişime etkisi, sosyal medyanın etkileri gibi birçok başlıkta aydınlatıcı bilgiler sıralanıyor.

Kalan kısım ise düşük stresli bir yaşamın faziletlerine ayrılmış (s. 117 vd.). Stres, modern çağın ve modern insanın en önemli sorunları arasında en başlarda yer alan bir kavram. Canan hoca, konuyla bağlantılı olarak “anda” kalmanın değerini anlatıyor sayfalarca: “şu anda” olarak olasılıkları daha duru bir zihinle, kendi zanlarımız ve endişelerimiz dışında değerlendirebiliriz. Daha anlaşılır -ve kültürümüze uygun- bir tâbirle söylersek, işin içine “nefsimizi” ve “endişelerimizi” katmadan karar alma noktasına çok daha fazla yaklaşabiliriz. Her bir ânın farkında olarak yaşamaya devam ettikçe “kaderimizin direksiyonu” da bizim elimizde olur. Sürüş kabiliyetimiz ve mevcut “yol durumu” çerçevesinde, direksiyonu istediğimiz yöne çevirebiliriz. Bu anlayışı içselleştirebildiğimizde, “kaderimiz” için endişelenmek yerine elimizden gelen işe başlayabilme cesaretine de zamanla daha fazla temas edebiliriz. (s. 145)

Kitapta, stresi yönetme becerisi kazanma adına bazı basit egzersizler de ihmal edilmemiş. (s. 182 vd.) Bu egzersizler neden önemli sorusuna da hocanın cevabı şu şekilde: “Bu tip çalışmaların faydası, sadece bazı ilginç duyumlarımızın oluşmasıyla sınırlı değildir. Farkındalık egzersizleri sürekli ve düzenli olarak tekrarlandıklarında beynimizin, özellikle de ön beynimizin yoğunlaşma, dikkat ve dikkati sürdürme devrelerinde kalıcı değişikliklerin ve etkinlik artışının olmasını sağlar. Bu da gün içinde yaptığımız işlere dikkatimizi doğru şekilde verme, dikkatimizi bir iş üzerinde yeterince sürdürme konusundaki yetkinliğimizi artırır. Ayrıca bu egzersizler, kapasitesi oldukça dar olan bilinçli zihnimizin kapasitesini de artırarak günlük olaylara daha serinkanlı ve daha geniş açılı bakmamıza yardımcı olurlar.” (s. 188)

Meraklıları için:
Yazarın şahsi web adresi (sinancanan.net) ve ayrıca (acikbeyin.com) adresi önemli.
Konu hakkında yazarla yapılmış bir söyleşi için bkz.: bit.ly/3B0L4e8

İyi Okumalar!
Yazar Prof. Dr. Sinan Canan, kendi deyimiyle “kaotik ve fraktal olan her şeye tutkun, bilgiye ve hikmete dair her öğrendiğini herkese anlatma takıntısından mustarip” bir bilim insanı. Biyoloji, fizyoloji ve sinirbilim üzerinde çalışıyor. Son yıllarda, anlattıklarıyla fazlasıyla ilgi çekmeyi başarmış durumda. Yüksek satış rakamlarına ulaşan kitapları ve sosyal mecralarda çokça izlenen videoları bunu teyîd ediyor.

İnsanın Fabrika Ayarları (İFA), üç kitaptan oluşan bir bütün aslında. İlk kitap, “Beden” üst başlığı altında, özellikle hareket etme ve beslenme düzeni konularında kaleme alınmış. İkinci kitapta, ilişkilerimiz ve stres yönetimi, üçüncü kitapta ise sınırları aşmak üzerine bilgiler verilmiş.

Canan, bu serinin yazılış amacını, “kendim gibi modern zamanlarda büyümüş çocuklara, kendi çocuklarına da anlatsınlar diye sıklıkla unuttuğumuz ayarlarımızı hatırlatmaktır” diyerek ifade ediyor (s. 52).

Beden hakkında verdiği bilgilerde, atalarımız arasında hareketli olanların avantaj sağladığını, hareketsiz olanların ise elendiğini anlatıyor; hareket etmek için tasarlanmış bu vücudu, hareketsiz bıraktığımızda başımıza gelebilecek sıkıntılarla dolu bir tablo çiziyor bize. “Çok hücreli bir canlıda yer değiştirme şeklinde bir hareket varsa, bir beyin; bir beyin varsa da bir şekilde hareket olmak zorundadır… Fiziksel olarak hareket etmek, bu canlıların hayatta kalma olasılığını ve hastalıklara karşı savaşma kabiliyetini artırıyor.” (s. 64-65)

Atalarımızdan daha iyi imkanlara sahip olduğumuz muhakkak. Bu kitabı okuduğunuzda bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğu hakkında biraz düşünceye dalmanız olası. Beslenme imkanlarındaki gelişmeler, besinlere daha kolay erişim, teknolojik gelişmeler… tüm bunların insan bedenine etkileri kitapta etraflıca tartışılmış ve yaşanması muhtemel sıkıntıları önleme adına reçeteler sunulmuş.

Bugüne kadar doğru bildikleriniz konusunda sizi şaşırtacak bilgilere rastlayacağınız bir kitap olduğunu da belirtelim. Mesela “kaos” çoğu insan için kaçınılası bir kavram, hiç de iyi çağrışımlar yapmıyor. Sinan hoca, ise “kaos güzeldir” diyor: “tabiatın ana işleme mantığına biz bilimde kaos diyoruz… kaos, zihnimizin alışık olduğu ve içinde programlandığı ana sistemdir.” Buradan hareketle de ayarlardan “sıfırıncı” ayara ulaşıyor: “Günlük faaliyetlerimizde ve zihinsel süreçlerimizde rutinden kaçınmamız, arada bir sistemi şaşırtacak beklenmeyen değişikliklere izin vermemiz gerekir.” (s. 58) “ne yaparsak yapalım, rutinden kaçınalım; kaosu hayatımıza davet edip, onu kullanmanın yollarını öğrenelim… Fazla programlı ve yeknesak bir yaşam, beden sistemimizle uzun vadede bozuşmamıza neden olabilir.” (s. 59)

Meraklıları için not düşelim:
Yazarın şahsi web adresi (sinancanan.net) ve ayrıca (acikbeyin.com) adresi önemli.
Yazarın dilinden "İFA-1, Beden" kitabının tanıtımı için bkz.: bit.ly/3O8R4oc

İyi Okumalar!
Kapitalizmle sorunları olan bir iktisatçının yazdıkları ilginizi çekiyorsa Peter Fleming tam da ihtiyaca uygun, günlük arkadaş sohbeti kıvamında bir kitap yazmış. Normalde iktisat konulu kitaplar, bu konuda uzmanlığı olmayanlar için sıkıcı gelebilir. Bu eserde durum farklı: Teoriye boğulmadan ve fazla uzatmadan, anlatılmak istenenler, 100 sayfada anlatılmış.

Eser, bir kişisel gelişim kitabı değil! Daha çok yazarın, kapitalizmin sunduğu ortamda, “yükselen pis kokulu gelecekler arasında dolaşırken” kendince faydalı bulduğu bazı ipuçlarını bir araya getirdiği bir eser.

Kitabın büyük bir kısmı, Haziran 2018’de Sydney’de kaleme alınmış. Fleming, modern çağın göçmen akademisyenlerinden. Kitabın içinde buna dair çokça izlere rastlamak mümkün.

Kitapta neler anlatılıyor?

Tüketim çılgınlığı, almış başını gidiyor. Araştırmalar, mevcut küresel tüketim oranımızı gelecekte de sürdürebilmemiz için 1,5 dünya gezegeninin gerekeceğini, bu oranın ABD için 4, İngiltere için 2,5 dünyaya tekabül ettiğini gösteriyor. Yazara göre, küresel ekonomiyi yönetenler, empati, suçluluk hissi ve vicdan denen şeylerden tamamen mahrum görünüyorlar. Doğru fiyata ninenizi bile seve seve ezip geçecek nakit-robotlarından çok farkları yok (...)

Bu iç karartıcı duruma iki önemli nedenle düştük: 1980’lerden beri, teknokratik iktidar yapısı, tüm dengeleyici güçleri kasten bastırmaya çalışıyor. Diğer yandan, piyasa neoliberalizmi modernlik sürecinin kendisini gasbetti. (s. 19)

Yazar, neoliberal dogmaya olan sarsılmaz sadakati açıklamanın yollarından birini, onun tarikatvâri bir nitelik taşıması fikriyle ele alıyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, yüksek faizli konut kredilerinde patlama, kemer sıktıkça düşen üretkenlik, piyasalara hükmeden tembel tekeller ve daha nice olumsuzluklara rağmen ateşli serbest piyasa fanatikleri, bir türlü inançlarını yitirmiyor. Neoliberalizm tarikatından kurtulmak için izlenecek yollar elbette var ama bu noktada yazar, Cultwatch’a atıf yapıyor: “Firar asla bireysel bir eylem olamaz. Cemaatin kirletemediği yakın müttefiklere bağlıdır. Çünkü ancak daimi bir dayanışma bir çıkış yolu sunabilir. Fakat yol üstündeki tuzaklara karşı insanın dikkatli olması şarttır. Büyük bir filozofun da zamanında gözlemlediği gibi, çıkış yolu kapıdan geçer... ancak yine de çok az insan bu yöntemi kullanır.” (s. 45)

Eserde, robot teknolojisinde yaşanan gelişmelerin ekonomiye ve istihdama etkileri, ofis ortamında çok çalışmanın ve eve iş getirmenin muhtemel zararları, “Sayko-Dadı” rolüne bürünen devletin göçmenlere uygulanan şiddette olduğu gibi içerde ve dışarda pervasızca güç uygulayan bir aygıta dönüşmesi, insanoğlunun doğayla ilişkisinin dibe vuran boyutlara varması, eko-sistemin bozulması, yapay zekanın ve diğer teknolojik gelişmelerin insanlığa muhtemel etkileri farklı boyutlarıyla tartışılmış.

Son kısımda, yazarın, bilinen bazı kavramları kendince tanımladığı ve yorumladığı bir "Sözlükçe" yer alıyor. Burada, yerine göre mizahlaştırılmış ifadelere de rastlamak mümkün. Mesela, vergiden kaçınma için şöyle denilmiş: “Şirketlerin ve zengin plütokratların bizim ödemek zorunda olduğumuz vergilerden paçayı kurtarma yöntemi; gelir eşitsizliğini modern çağda eşi benzeri görülmemiş seviyelere çıkarma mekanizması; kamusal alanı nakit paradan mahrum bırakma yöntemi; dünyanın sonu yaklaşırken açgözlülüğün aldığı hâl.” (s. 114)

Yazarın, öngörülerinin ve önerilerinin isabetli olup olmadığını ise zaman gösterecek.

İyi okumalar!
Yazar Malcolm Gladwell, Time tarafından hazırlanan en etkili 100 arasına girmiş, New York Times’ın en çok satanlar listesinde beş kitabıyla yer almış dünya çapında bilinen başarılı bir insan. Psikoterapist bir annenin ve matematik profesörü bir babanın üç erkek çocuğundan birisi. İngiltere’de doğmuş.

Çizginin Dışındakiler (Outliers), tanıdığımız ya da tanımadığımız birçok sıradışı başarı göstermiş insanı ve gösterdikleri başarıların temelinde yatan unsurları irdeleyen ve ortaya tezler sunan bir kitap. Herhangi bir arama motoruna ya da Youtube’a adı yazıldığında, hakkında çok sayıda kaynak bulunabilen bir eser.

Kitabın ilham kaynağı, sonsözde belirtildiği üzere yazarın Jamaika asıllı annesi, Joyce Gladwell. Yazar, burada temel olarak büyük annesinin ve büyük babasının, iki kızını ne şartlar altında okutmaya çalıştıklarını anlatıyor. Bu mücadele sonunda elde edilen başarının, sadece zeki ya da akıllı olmakla izah edilemeyeceğini belirtiyor: “Bir parça beyaz olmanın, melez azınlığa sağladığı olağanüstü avantaja bakın. Tarlalarda değil de evde çalışmış, yurttaşlık haklarının tümüne 1826’da sahip olmuş, köleleştirilmek yerine değer verilmiş, şekerkamışı tarlalarına gönderilmek yerine anlamlı bir iş yapma şansına kavuşmuş atalarının olması, iki üç kuşak sonra mesleki başarıda bütün bu farkları yaratmıştı. Bir diğer deyişle, Daisy Ford’un, kızları için arzuladıkları hiç yoktan ortaya çıkmamıştı. Bir ayrıcalık mirası devralmıştı.”

Kitap, 1882’den itibaren peyderpey İtalya’dan ABD-Pennsylvania’ya göç etmeye başlayan Roseto Valfortore (Foggia) sakinlerinin hikayesiyle başlıyor. Kurdukları bu yeni İtalyan kasabası, hekim Stewart Wolf’un kasaba sakinleri hakkındaki bir keşfine kadar pek de dikkat çekmemiş görünüyor: Kendisine gelen hastalar arasında 65 yaş altında neredeyse hiç kalp hastası olan ya da kalp krizi geçiren yok. Yazar Gladwell, normal kurallara (!) uymayan çizginin dışındaki bu kasaba üzerine Wolf’ün sergilediği anlama çabasını, “başarı” teması üzerine uygulayarak onu tahlil etmeye çalışıyor.

Dikkate değer beceri, yetenek sahibi, azimli insanların yaşamlarını incelerken, başarının anlamı hakkında büyük bir yanılgıya düşüldüğünü anlatıyor. İnsanlara, başarıya giden yolun sadece kişisel özelliklerle izah edilemeyeceğini ispat etmeye çalışıyor. Bu bağlamda, hokey takımı Medicine Hat Tigers oyuncularını, Billy Joy’u, Mozart’ı, Beatles’ı, Bill Gates’i, Steve Jobs’ı, Chris Langan’ı ve daha birçok ismi, konu hakkında yapılmış bilimsel araştırma verilerini artılarıyla eksileriyle birlikte meraklılarına sunuyor.

“Onlar, tarihin ve toplumun, fırsatın ve mirasın eseri. Başarıları sıradışı ya da gizemli değil. Kimi hak edilmiş, kimi hak edilmemiş, kimi kazanılmış, kimi sadece şansla gelmiş - ancak hepsi de o kişiyi o kişi yapan - avantajlardan ve miraslardan örülü bir ağın ürünü. Çizginin dışındaki sonuçta hiç de çizginin dışında değil.”

Yazar ve tüm çalışmaları hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için kişisel web sayfasını not düşelim: gladwellbooks.com

İyi Okumalar!
İngiltere’nin 50 Yeni Radikal’inden biri seçilen, çevreci yazar Natalie Fee, dünyada yaşanan çevre kirliliği karşısında, bireylerin farkındalık kazanması halinde, yaşanması çok kuvvetli ihtimaller dahilinde olan felaketlerin önüne nasıl geçilebileceğini anlatıyor. Hem de büyük bütçeler ayrılmadan yapılacak bireysel hamlelerle bunların ‘bedavaya’ mümkün olduğunu ispatlıyor.

Fee, giriş kısmında, dünyada yaşanan çevre kirliliğinin boyutlarını önümüze seriyor. 1965’ten bugüne 8 milyar tondan fazla plastik üretildi. Her yıl 12 milyon ton plastik okyanuslara akıtılıyor. Her yıl yaklaşık 1 milyon su kuşu ve 100 bin deniz hayvanı plastik yemekten veya plastiğe yakalanmaktan can veriyor (s. 18). İlaçlara hammadde sağlayan, 30 milyon hayvan ve bitki türüne, 84 adet temas kurulmamış insan kabilesine ev sahipliği yapan yağmur ormanları, dünyada her yıl ortaya çıkan 38 milyar ton karbondioksitin yüzde kırkını emiyor. Buna karşılık mobilyalık kereste elde etmek için her yıl 121 milyon hektarlık yağmur ormanı yok ediliyor. Batı Afrika ve Madagaskar yağmur ormanlarının yüzde 90’ı tüketilmiş durumda (s. 22). Sorumsuzca salınan sera gazları nedeniyle dünya, daha da zehirli hale geliyor. Yüksek hava kirliliği olan yerlerde yaşayan insanlar için, (hiç sigara içmeseler de) akciğer kanserine yakalanma ihtimali yüzde 20 artmış durumda (s. 27). Dünyadaki toplam su kaynakları içinde tatlı su kaynakları, bir galonda bir yemek kaşığı oranında yer tutuyor. Bu suyun ise üçte ikisi buzullarda yer alıyor. Kalan bir çay kaşığı miktarın yüzde 70’i maalesef zirai faaliyetlerde kullanılıyor. Mesela bir bifteğin üretilmesi için ortalama 50 küvet dolusu (180 kez duş alınacak) su harcanıyor (s. 30). Su ekosistemini bozan önemli bir konu, yaşam alanlarından ve sanayiden çıkan lağım sularının nehirlere ve dolayısıyla denizlere boşaltılması. Her yıl ABD’de 860 milyar galon işlenmemiş lağım suyu nehirlere akıyor. Ganj Nehri’ne akan miktar ise yıllık 2,9 milyar litre (s. 31). Bu durum, su kaynaklı yaygın hastalıkları arttırıyor, okyanuslarda ölü alanlar oluşturuyor. Yoğun tarım uygulamaları nedeniyle her dakika 30 futbol stadı toprağı kaybediyoruz. Oysa artan gıda ihtiyacını karşılamak için her yıl en az 14,8 milyon dönüm tarım arazisi gerekiyor. Buna karşılık her yıl 30 milyon dönüm verimli arazi çöle dönüyor. Üç cm tarım toprağının geri gelmesi ise bin yıl sürüyor (s. 35). İnsan uygarlığının yükselişinden bugüne vahşi memelilerin yüzde 83’ü, bitkilerin yarısı yok olmuş durumda (s. 41). İnsanlık, her manada israf içerisinde. Üretilen yiyeceklerin (yıllık) üçte biri ziyan ediliyor. Balık ve deniz ürünlerinin yüzde 35’i, meyve-sebzelerin yarısı tüketilmiyor (s. 46)…

Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkün. Yazar, bu noktada hepimize, bir birey olarak alacağımız küçük kararlarla felaketlerin önüne geçmeye nasıl katkı sağlayacağımızı anlatıyor. Yeter ki “tek başıma ne yapabilirim?” diyerek vazgeçmeyelim, karbon ayak izimizi küçültmeye kararlı olalım. Paketlenmemiş ürünlerin tercih edilmesi, yerel ve yakın mesafedeki üreticilerden alış-veriş yapılması, plastik yerine cam tercih edilmesi, pipet kullanılmaması, kullan-at bardakların terk edilmesi, motorlu araç yerine bisiklet sürülmesi, kullanılacaksa toplu taşımanın tercih edilmesi, doğal banyo malzemelerinin tercih edilmesi ve hatta yapılması, listedekilerden sadece bir kısmı. Daha fazlası için bu kitap iyi bir rehber olarak kabul edilebilir. Şurası muhakkak ki duyarsız bir insan değilseniz, bu kitabı okuduktan sonra eskisi gibi olmayacaksınız.

Yazarı, şahsi web sayfasından takip edebilir, sitedeki bültene kaydolup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz: nataliefee.com

Yazarın konu üzerine yaptığı TEDx (Bristol 2017) konuşması için bkz.: bit.ly/3wNxMiK

İyi Okumalar!