Toplam yorum: 3.076.708
Bu ayki yorum: 3.585

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Mathias Rohe, İslam hakkında kapsamlı araştırmalar yapan Alman bir hukuk akademisyeni. Mukayeseli araştırmalarıyla biliniyor. 2001-2007 arasında Nürnberg Eyalet Mahkemesi'nde hakimlik de yaparak teorik bilgilerini pratikle birleştirmiş. Almanya İçişleri Bakanlığı'nın yürüttüğü "Alman İslam Konferansı" (Deutsche Islam Konferenz) bünyesinde, 2006-2009 arasında üyelik yapmış. Ülkeler arasında diyaloğa yaptığı katkılardan ötürü Ankara Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktora unvanı verilmiş (2018).

Yazar, İslam hukukunun dayandığı temelleri, bu hukukun temel içeriğini ve şimdilerde nasıl geliştiğini açıklamak amacıyla bu küçük fakat yoğun içerikli eseri kaleme almış. Kitabın hedef kitlesi, hukukçu uzmanlar değil. Bir başka ifadeyle eser, meslekten olmayan ve konuya ilgi gösterenler düşünülerek yazılmış. Kitabın ilk yarısında verilen (şeriat nedir? hukukun temel kaynakları olarak Kur'an, hadis, icma, kıyas, içtihat gibi) bilgilerin, oldukça temel düzeyde olmasından da bu durum rahatlıkla anlaşılıyor.

Eserin ikinci yarısı, 19 yüzyıldan günümüze İslam hukukunda yaşanan gelişmelere ayrılmış (s. 49 vd). Yazara göre, 19. yüzyıldan bu yana İslam hukuku birçok alanda, şeklini temel olarak yeniden tasarlayan bir ölçekte değişiklikler geçirmiş. Rohe, bunlara örnek olarak, Osmanlı'da ilk büyük kanun derlemesi şeklinde hazırlanan Mecelle'yi (1876), Mısır'da Muhammed Abduh gibi reformcuların esaslı yazılarıyla içtihat kullanımına yeniden geniş bir alan kazandırılmasını, farklı mezhep görüşlerinin birleştirilmesini gösteriyor. O'na göre, İslam dünyasındaki kanun koyucular, ilgili politik güç dengesine bağlı olarak reformları ihtiyatlı bir şekilde gerçekleştirme eğilimindeler. "Dini olarak kabul görmüş bir hükümdarın meşruiyeti ne kadar büyükse daha doğrusu laikleşme süresi ne kadar ilerlemişse o kadar çok esaslı reformlar icra edilir." (s. 56)

Yazar, müslümanların çoğunlukta olmadığı Avrupa ülkelerinde, özellikle kendi ülkesi Almanya'da, İslam hukuku ve Batı hukuku arasındaki etkileşimi, ayrı bir başlıkta değerlendiriyor. Çağdaş hukuk uygulamasında, bir yerde uygulanan bir hukukun, başka bir yerde uygulanması, ilgili ülkenin hukuk sisteminde buna ne derece izin verildiğiyle ilgili bir konu. Ancak, olduğu gibi uygulanması ya da tamamıyla uygulanması pek mümkün değil. Bir başka ifadeyle bir ülkede yürürlükte olan hukuk izin verdiği ölçüde ve hatta talep ettiği ölçüde, o ülkede yabancı hukuk kuralı uygulanabilir.

Ceza hukuku gibi ortak davranış kurallarını en güçlü yaptırımlarla destekleyen kamu hukuku alanlarında bireysel inançların uygulanmasına çok az yer bırakılır. Mesela, aile şerefini kurtarma ya da töre gerekçesiyle insan öldürme şeklinde hafifletici bir sebep kabul edilmez.

Yahudi ve İslam inancında var olan erkek çocukların tıbbî sünneti, minarelerden ezan okunması, SMS yoluyla eş boşamanın hukuki geçerliliği, Almanya'ya sığınmış çok eşli birinin durumu (bir evliliğin dışındaki diğer evliliklerin tanınıp tanınmayacağı, diğer eşlerin aile, miras, sosyal güvenlik ve aile yardımı gibi alanlarda nasıl muameleye tabi olacağı), İslamî finans faaliyetleri kitapta yer verilen ilginç konulardan sadece bir kısmı.

Oldukça yüzeysel olarak bahsettiğimiz haliyle bu konulara ilgisi olanlar için, okunması faydalı kitaplardan biri olduğu söylenebilir.

İyi okumalar!
Gazeteci, yazar ve milletvekili olarak tanıdığımız Falih Rıfkı Atay’ı çağdaşlarından ön plana çıkaran yönü, yaşadığı devirde söz sahibi olan insanlara oldukça yakın olmasıdır. Bunlardan biri, şüphesiz Cemal Paşa’dır. Zeytindağı adlı eserinde bunu baştan sona görürüz. Atatürk’e olan yakınlığıysa Cemal Paşa’dan daha ötedir. Osmanlı’nın son devrinde görev alması, yeni bir devletin kuruluşunda bizzat kurucusunun yanında aktif konumda olması, geçiş dönemini yaşamış o nesil arasında kendisini ve eserlerini görmezden gelinmeyecek bir noktaya getirmektedir.

Çankaya, Atatürk’ün doğumundan ölümüne geçen yılları, önemli ayrıntılarla bizzat Atatürk’ün izniyle kaleme aldığı bir kitap olarak benzerleri arasında ilk sıralarda gösterilir. Atay’ın Atatürk çizgisindeki sarsılmaz inancı, düşünce yapısı ve doğrudan şahitlikleri nedeniyle döneme dair yazılan ve çizilen tüm eserlerde Çankaya’ya bakmadan, atıf yapılmadan kalem oynatmanın pek mümkün olmadığı, bilinen bir gerçektir.

Özellikle 1946 sonrasında, Atatürk devrini yaşamış bazılarının, yaşanmışlıkları bir sömürü aracına çevirme arayışı, kimsenin duymadığı fısıldaşmaları belge diye ortaya koyma denemeleri Atay’ı rahatsız etmiş görünmektedir. “Elli altmış sularında mısın, uydur uydur anlat! Geçmiş dediğimiz şey de buna döndü. Bazı övünmeleri işittikçe ve bazı hatıraları okudukça içimi bir şüphe basıyor:
- Acaba ben bu devrin içinde mi idim yoksa otuz yıl süren bir rüya hâli mi geçirdim?” Eser, belli ki yaşanan böylesi şaşkınlıklardan dolayı kaleme alınmış. “Bu hatıralar, gördüklerim ve işittiklerimdir. Gördüklerimin hepsi benden. İşittiklerimin çoğu Atatürk’ün ağzından!” Yazar, yaşadığı o otuz yıllık geçmişe doğru ne zaman başını çevirse o tepeyi, bir türlü gözünden kaybedemediği için (…) hatıralarını o tepenin hükmü veya etkisi altından kurtaramadığı için kitabın adına Çankaya demiş.

Hatıraları yazarken takındığı üslubu da yine satır aralarında dile getiriyor: “Herkes gibi Atatürk’ün insanlığı iştahlardan, hırslardan, heyecanlardan, gurur ve öfkelerden, zaaf ve kuvvetlerden, iç varlığın düzlerinden, iniş ve çıkışlardan yoğrulmuştur. Eseri bu insanlığın derinliklerinden gelme, kaynaklarından yoğrulmuştur. Atatürk’ü ayıklayarak değil, bir tabiat parçası gibi, toplu ve tam ele almalıdır.” (s. 13)

Atay’ın Çankaya’sı, Atatürk’ün hayatını, dönemin gelişmeleriyle beraber doğumundan ölümüne kronolojik bir sırayla anlatıyor. Selanik mahallelerinde geçen çocukluğundan, askeriyeye girmesine, meşrutiyetin ilanından İttihat ve Terakki yapılanmasına, ilk dünya savaşına girişimize ve daha nice bilindik genel konulara yer veriliyor. Atatürk’ün üvey kardeşleri, Atay’ın Balkan Savaşları’ndan hemen sonraya rastlayan Atatürk’le ilk karşılaşması, Atatürk’ün aşkları, Bulgaristan günleri, Çanakkale Savaşı’ndan sonra baskısı durdurulan Harp Mecmuası’ndan Atatürk’ün fotoğrafının kaldırılması, Filistin’in savunmasız bırakılması, Almanya gezisinde Sultan Vahdettin’den talepleri, işgal dönemi kargaşası, direniş, düzenli ordu, zafer ve yeni düzen (…) konularında satır aralarında değinilen ve pek bilinmeyen tespitler kitabın arşiv değerini arttırıyor. Zaten altı yüz sayfaya yaklaşan bu hacimli kitabı, satır aralarındaki detaylar kıymetlendiriyor ve sıradan bir tarih kitabı olmaktan çıkarıyor. Buna verilebilecek örneklerden birkaçını aktaralım:

“Kadın anlayışında pek Garplı olduğu söylenemez. Hatta hanımların tırnaklarını boyamasını bile istemezdi. Son derece kıskançtı. Denebilir ki harem eğiliminde idi. Bu onun hissi, mizacı ve alışkanlığıdır. Kafasına göre kadın, hür ve erkekle eşit olmalı idi. Batı medeniyeti dünyasının kadını ile Türk kadını bütün aşağılık duygularından kurtarılmalı idi. Medenî Kanun’la Türk kadınına Garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde, bırakınız ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül etmezdi. Devrimlerin büyük ve eşsiz kahramanı, kendi koyduğu kanunun sonuçları ile karşılaşmak lâzım gelince: ‘Bize göre değil ha çocuklar...’ derdi.” (s. 408)

“Sabit olmuştur ki, Mustafa Kemal, şapka ve Latin harfleri devrimlerini başarabilecek kadar kuvvetli bir idare kurmuş, fakat bir şehir plânını tatbik edebilecek kuvvette bir idare kuramamıştı.” (s. 425)

“Atatürk diktatör mü idi? Rejimine bakarsanız evet. Fakat ne mizacı, ne de ideali bakımından diktatörlük inançlısı değildi. Millî kurtuluş için şart saydığı inkılâplarının hürriyet içinde yaşayabileceğine güvenseydi, demokratik savaşçılığın zevklerini feda etmeyeceğine şüphe yoktu.” (s. 513)

“Henüz denize girmiyordu. Biraz yüzmeği sonradan öğrendi. Bir gün sormuştum:
- Paşam Selânik'te doğup büyüdünüz. Hiç denize girmez miydiniz?
- Aman çocuğum, o zaman soyunup denize girmek ne demek, nasıl bakarlardı insana... demişti.” (s. 555)

Eser, başlangıcında, 1881-1918 arasını üç bölümde ele alıyor. Sırasıyla “Çökme”, “Liderliğe Doğru”, “Gerilla Devri”, “Ordu Devri”, “Yeni Devir”, “Kemalizm”, “Atatürk’ün Son Yılları”, “Anı ve Fıkralar” kitabın diğer başlıklarını oluşturuyor.

İyi okumalar!
Doğu Türkistan medeniyeti hakkındaki bu kıymetli eser, Kaşgar’ın, tarih öncesinden, eski taş devrinden itibaren anlatılmasıyla başlıyor. Beşbalık, Yeken, Küsen, Hoten ve Koçu gibi diğer tarihi şehirlerde kurulan hanlıklar çerçevesinde anlatım devam ediyor. Bölge tarihinin, eski çağ, tunç çağı ve demir çağı gibi dönemlere kadar anlatılması, eserin değerini artıran bir özellik olarak öne çıkıyor.

Kitapta, M.Ö. 8000 ve M.S. 1800 yılları arasında, Çin’de ve Doğu Türkistan’da yaşanan siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmeler tafsilatlı şekilde anlatılmış. Zaman dilimi olarak, M.Ö. 1000 ve M.S. 1300 arasına özellikle yoğunlaşılmış. Eski çağlardan bugüne uzanan süreçte, bölgenin ezeli bir Türk yurdu olduğuna ilişkin deliller sunulmuş. Örneğin, Kaşgar’da on bin yıllık geçmişi olan Cırgal kalıntısı, Doğu Türkistan’daki yerleşimin en az on bin yıl öncesine gittiğini, bölgenin Asya kıtasında insanlık faaliyetlerinin başladığı en eski yerlerden biri olduğunu göstermesi bakımından önem arz ediyor. Sultanbay kalıntısı, Koruktala, Aktala, Önkürlük ve Dövilik kalıntıları, Şambaba kurganı gibi tespit edilen başka arkeolojik kalıntılar da savunulan tezleri kuvvetlendiriyor.

Doğu Türkistan’daki ilk yerleşim yeri, dünyada ilk pamuk ziraatının yapıldığı yer, dünya tarihinde ormancılıkla ilgili ilk kanunun yazıldığı yer, Türklerin ölülerini yakma geleneği, Çinli prenseslerin Türk kağanlarına eş olarak gönderilmesinin siyasi sebepleri, Moğollara yazıyı öğreten millet, Orhun Uygur Hanlığı’nın devamı olduğu halde pek bilinmeyen hanlık, Çin hanedanlarının tarih yazımında görev üstlenen Uygurlu tarihçiler, örme saç bırakma âdeti, bakır kazanlar, bölgedeki yemek kültürü kitaptaki belli başlı ilgi çekici konular arasında gösterilebilir.

Yazar Ahmet Süleyman Kutluk, pek de aşina olduğumuz bir isim değil. Sincan Üniversitesi Tarih Fakültesi mezunu ve akademisyen bir Uygur Türkü. Hakkında güncel bilgilere ulaşma imkânımız Uygur Türklerinin içinden geçtiği malum nedenlerden ötürü çok sınırlı, hatta yaşayıp yaşamadığına dair net bir bilgimiz dahi yok maalesef.

Akademik geleneğe uygun şekilde eserde, kaynak olarak bu bölgenin tarihi üzerine çalışmış farklı milletlerden çok sayıda yazarın eserlerine atıflar yapılmış. Çağdaş Uygur Türkçesiyle yazılmış olsa da eseri yayıma hazırlayan Abdullah Cinkara, metni başarıyla Türkiye Türkçesine aktarmış. Böylesi nitelikli bir kaynak eseri ülkemize kazandırması takdire şayan.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Kelime anlamı olarak “Koruma Timi/Ekibi” olarak ifade edilebilecek Schutzstaffel (SS), Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) bünyesinde örgütlenen, Nazi Almanyası'nda ve savaşta Avrupa işgalinde önemli görevler yüklenen bir paramiliter örgüttü. İlk zamanlar, Münih'teki parti toplantılarına güvenlik sağlaması için parti gönüllülerinden oluşan ve Saal-Schutz olarak bilinen küçük bir koruma birimi olarak faaliyet yürüten bu örgüt, Nazi yönetiminin 1945’te çökmesine kadar aktif şekilde çalıştı.

Yazar Bastian Hain, çağdaş tarih çalışmaları üzerine mesai harcıyor. Bu eserinde, okurlarına, toplama kamplarından savaş suçlarına uzanan geniş bir yelpazede, SS kimliği hakkında gayet anlaşılır ve öz bilgiler sunuyor. Örgütün ilk günleri, Fırtına Bölüğü (SA) ve SS ayrışması, üstün ırktan seçilmiş (!) 200 bin üyeden oluşan “Kara Tarikat” ya da “Himmler Tarikatı”, Üçüncü Reich’ta üstlenilen devleti koruma görevi, örgütün dünya savaşındaki konumu, savaş sonrası Nürnberg ve diğer yargılamalar, kitapta ayrı başlıklar halinde ele alınmış.

Örgüte üye alımı, üyelerin eğitimi, örgüt yayınları, âri bir ırk oluşturma çalışmaları ve arka planda gizlenen gerçekler, hukuk devletinin radarına girmeden geliştirilen “düzenli” terör faaliyetleri, polis teşkilatıyla birleşme, zorunlu çalışma ve toplama kampları sisteminin işleyişi, örgüte üye alımında savaş sürecinde esnetilen kriterler, sayfalarda ilerledikçe okunacak detaylardan sadece bir kısmı.

“1940’tan başlayarak yabancılar bile Waffen-SS’e kabul edilmeye başlandı. İskandinavya, Benelüks ülkeleri ve Fransa’dan gelen erkekler, SS’in ırkçı fikir dünyasına ‘Cermen gönüllüler’ olarak hâlâ yarı yarıya uyarken, aynı şeyi Estonyalılar, Letonyalılar, Litvanyalılar, Ukraynalılar, Beyaz Ruslar, Macarlar, Hırvatlar ve Müslüman Boşnaklar için iddia etmek mümkün değildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Waffen-SS’de görev yapan yaklaşık 900.000 kişinin neredeyse yarısı Alman İmparatorluğu’ndan değildi.” (s. 79)

“Himmler, Mayıs 1945’te intihar etmiş, Heydrich bundan üç yıl önce Prag’da Çek direnişçilerin suikastı sonucu öldürülmüş ve Eicke’nin uçağı Ocak 1943’te Doğu Cephesi’nde bir keşif uçuşu sırasında düşürülmüş olduğundan, Heydrich’in Reich Güvenlik Merkez Ofisi’ndeki halefi Ernst Kaltenbrunner, SS’in en önemli temsilcisi olarak Nürnberg’de sanık sandalyesinde oturuyordu…” (s. 101)

Runik Kitap’ın Bilgi Serisi içinde yer alan bu çeviri, Atilla Dirim’in emeğiyle ortaya çıkmış. Serinin diğer kitaplarında olduğu gibi sayfa sayısı fazla değil, anlaşılır üslubuyla seri şekilde okunuyor. SS Örgütü, 116 sayfada gayet başarılı şekilde anlatılmış. Konu hakkında yeterli düzeyde ve hızlı şekilde bilgi sahibi olmak isteyenler için önemli bir eser.

İyi Okumalar!
Jay Winter, bu kitapta, “bellek patlaması” olarak adlandırılan kavramın, savaş ve savaş kurbanları üzerine toplu tefekkürlerinin kapsamlı bir muhasebesini sunuyor. O’na göre “Büyük Savaş sırasında ve sonrasında ortaya çıkan görüntüler, diller ve uygulamalar, gelecekteki çatışmaların nasıl tasavvur edileceğini ve hatırlanacağını şekillendirdi.” Çalışmanın temelini, belleğin istikrarsız, plastik, sentetik olduğu ve tekrar tekrar yeniden şekillendiği fikrine dayandıran yazar, temel odağına, insan topluluklarının, özellikle Avrupa’da 1914’ten beri yirminci yüzyılda savaşı ve savaşın kurbanlarını nasıl hatırladıkları konusunu alarak kitabı geliştiriyor: “Savaş konusunun bellek patlamasının bütün değişken özelliklerine ulaşmaktan uzak olmasına rağmen, tarihsel hatırlama olarak adlandırdığım eylem için önemli olan savaşı ve savaş anılarını göz ardı edemeyiz.”

Yale Üniversitesi’ndeki akademik çalışmalarını ilk dünya savaşı üzerine yoğunlaştırmış biri olarak Winter, bellek patlamasını da bu savaş ekseninde ele alıyor: “Savaş konusu, bir sürü nedenden dolayı bellek patlamasına egemen olmuştur. Bellek patlamasını körükleyen sadece savaşın yaraları değil; dramı, deprem gibi karakteridir.” Savaş anılarına egemen olan sadece askeri personelin anlatımları olmaktan çıkmış durumda. Cephelerin dışına taşan savaş, sivil hayatın orta yerine düştüğü için kadınları, anma eylemlerinin merkezine taşımış görünüyor. İlerleyen dönemde daha da kurumsallaşan uluslararası mahkemeler, tanıklar, travmatik yaraları tedavi etmeye çalışan psikoloji ve psikiyatri çalışanları bu belleğin oluşumunda unutulmaması gerekenler.

Ölenlerin ve yaralananların çok kolay unutulması, konunun bir başka yönü: “Unutmaya karşı toplumsal pratiklerde, edebiyatta ve güzel sanatlarda bir sürü biçimde aracılık edilen mücadele. Sadece yirminci yüzyılın şiddet dolu tarihinin çoğunun, özünde hatırlamaya değer olduğu için değil, daha ziyade ölenlerin veya yaralananların çok kolay unutulabileceğinden… Bellek patlaması, dolayısıyla, bir meydan okuma eylemi, hayatları savaş tarafından kısa kesilmiş veya çirkinleştirilmiş milyonların en azından isimlerini ve görüntülerini canlı tutmak için bir teşebbüs olarak anlaşılabilir.”

Yazar, her ne kadar konuyu ilk dünya savaşıyla sınırlandırmaya çalışsa da yeri geldikçe ister istemez, anlatıma 2. Dünya Savaşı ve sonrası dünyada yaşanan gelişmeleri de dâhil etmiş. Sayfalar ilerledikçe bellek çalışmalarının tarihi gelişim süreci hakkındaki detaylara aralarda yer vermeyi unutmamış.

Savaş şoku, bellek, kimlik, fotoğraflar, savaş mektupları, savaş anıtları, askeri kayıplar, anma törenleri, göçler, savaş müzeleri, filmler, savaş kitapları, bellek patlamasına yöneltilen eleştiriler, oldukça kapsamlı hazırlanmış bu akademik eseri ifade etmede kullanılabilecek diğer anahtar kavramlar olarak belirtilebilir.

İyi okumalar!