Toplam yorum: 3.087.948
Bu ayki yorum: 7.635

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Jay Winter, bu kitapta, “bellek patlaması” olarak adlandırılan kavramın, savaş ve savaş kurbanları üzerine toplu tefekkürlerinin kapsamlı bir muhasebesini sunuyor. O’na göre “Büyük Savaş sırasında ve sonrasında ortaya çıkan görüntüler, diller ve uygulamalar, gelecekteki çatışmaların nasıl tasavvur edileceğini ve hatırlanacağını şekillendirdi.” Çalışmanın temelini, belleğin istikrarsız, plastik, sentetik olduğu ve tekrar tekrar yeniden şekillendiği fikrine dayandıran yazar, temel odağına, insan topluluklarının, özellikle Avrupa’da 1914’ten beri yirminci yüzyılda savaşı ve savaşın kurbanlarını nasıl hatırladıkları konusunu alarak kitabı geliştiriyor: “Savaş konusunun bellek patlamasının bütün değişken özelliklerine ulaşmaktan uzak olmasına rağmen, tarihsel hatırlama olarak adlandırdığım eylem için önemli olan savaşı ve savaş anılarını göz ardı edemeyiz.”

Yale Üniversitesi’ndeki akademik çalışmalarını ilk dünya savaşı üzerine yoğunlaştırmış biri olarak Winter, bellek patlamasını da bu savaş ekseninde ele alıyor: “Savaş konusu, bir sürü nedenden dolayı bellek patlamasına egemen olmuştur. Bellek patlamasını körükleyen sadece savaşın yaraları değil; dramı, deprem gibi karakteridir.” Savaş anılarına egemen olan sadece askeri personelin anlatımları olmaktan çıkmış durumda. Cephelerin dışına taşan savaş, sivil hayatın orta yerine düştüğü için kadınları, anma eylemlerinin merkezine taşımış görünüyor. İlerleyen dönemde daha da kurumsallaşan uluslararası mahkemeler, tanıklar, travmatik yaraları tedavi etmeye çalışan psikoloji ve psikiyatri çalışanları bu belleğin oluşumunda unutulmaması gerekenler.

Ölenlerin ve yaralananların çok kolay unutulması, konunun bir başka yönü: “Unutmaya karşı toplumsal pratiklerde, edebiyatta ve güzel sanatlarda bir sürü biçimde aracılık edilen mücadele. Sadece yirminci yüzyılın şiddet dolu tarihinin çoğunun, özünde hatırlamaya değer olduğu için değil, daha ziyade ölenlerin veya yaralananların çok kolay unutulabileceğinden… Bellek patlaması, dolayısıyla, bir meydan okuma eylemi, hayatları savaş tarafından kısa kesilmiş veya çirkinleştirilmiş milyonların en azından isimlerini ve görüntülerini canlı tutmak için bir teşebbüs olarak anlaşılabilir.”

Yazar, her ne kadar konuyu ilk dünya savaşıyla sınırlandırmaya çalışsa da yeri geldikçe ister istemez, anlatıma 2. Dünya Savaşı ve sonrası dünyada yaşanan gelişmeleri de dâhil etmiş. Sayfalar ilerledikçe bellek çalışmalarının tarihi gelişim süreci hakkındaki detaylara aralarda yer vermeyi unutmamış.

Savaş şoku, bellek, kimlik, fotoğraflar, savaş mektupları, savaş anıtları, askeri kayıplar, anma törenleri, göçler, savaş müzeleri, filmler, savaş kitapları, bellek patlamasına yöneltilen eleştiriler, oldukça kapsamlı hazırlanmış bu akademik eseri ifade etmede kullanılabilecek diğer anahtar kavramlar olarak belirtilebilir.

İyi okumalar!
Yazar Harootunian, eserin başında Ross ve Wallerstein’dan yaptığı iki alıntıyla söze başlıyor. Modernleşme teorisini bu alıntılarla ilişkili şekilde, “bu paradigmanın tarihini, eski Doğu’nun ve yeni Güney’in, sömürgesizleşme sürecinden henüz çıkmış bağlantısız uluslarının kalkındırılması için nihayet bir gündem oluşturmak amacıyla, Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında biçimlendirdiği şekliyle” ve daha çok ABD üzerinden yorumlara ağırlık vererek ele alıyor. Kitabın, ilk olarak 2004 yılında basıldığını ve yazıldığı dönem şartlarının da okumada gözetilmesinin faydalı olacağını not düşmek gerekir.

“Geleneksel toplumları modern, rasyonel uluslara dönüştürmek için icat edilen kalkınmacılığa, (ideolojik temsilinde hayırsever, diğerkâm ve liberal bir arzuyla uzatılmış bir yardım eli her zaman ön plana çıkmış olsa da) esas öncülük eden şey, yeni kurulan ulusları ve genellikle eski sömürgeleri, toplumlarını Amerikan ürünlerine açık olacak şekilde düzenlemeye sevk etme çabasıydı...” (s. 10)

Eserde, soğuk savaş dönemine ve sonrasında tek kutuplu kalan dünya düzenine sıkça atıf yapılıyor. Bu zaman dilimleri hakkında yazılar yazmış çok sayıda otoriteye, akademisyene yer veriliyor. Yukarıdaki iki isim haricinde, Haass, Hardt, Negri, Harvey, Parsons, Rostow, Bellah, Cannadine, Colley ve Eisenstadt bunlara örnek olarak gösterilebilir. Konu üzerinde daha önce çalışanlar için oldukça tanıdık gelecek bu isimlerin çalışmaları hakkında, çeviriyi yapan Erkal Ünal’ın dipnotlarla eseri zenginleştirdiğini belirtmeden geçemeyiz.

İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan birinci, ikinci ve üçüncü dünya sınıflandırmaları, diğer bir başlık olarak karşımıza çıkıyor: “Bu bölünme, tabiatın emrettiği bir kategoriymiş gibi sosyal bilim uygulamalarına daha önceden dâhil edilmişti ve dünyadaki belli alanları modernliğe yakın olup olmamasına bağlı olarak birbirinden ayıran mercek olarak iş görmeye devam etmişti... Üçüncü Dünya kategorisi, hem olumsuzluk iması hem de ilkel, medeniyetsiz ve vahşi gibi daha uzak sınıflamaların izini taşıyan geri kalmışlık, azgelişmişlik ve hatta Batı-dışı gibi kategorilerin yeni adından başka bir şey değildi... ABD’de sosyal bilim, modernleşme teorisi ve bölge çalışmaları programları arasında kurulan bu garip üçgen, gelişmekte olan toplumlar hakkında onca araştırma yapılmasında ve bu araştırmaların politikaların oluşumu ve uygulanmasında oynadığı rol üzerinde hayli etkili olmuştur.” (s. 66-68)

Japonya, yazarın üzerinde sıkça durduğu ve “Amerika’nın Dr. Moreau Adası” olarak nitelendirdiği bir ülke: “Japonya’nın rolünün önemi, başarılı, devrimci olmayan bir tür modernleşmeyi gerçekleştirmiş ‘Batılı olmayan’ bir ulus olmasından ileri geliyordu... işgal yetkilileri, Japonya’yı toplumun en derin davranışsal ve kurumsal örüntülerinin değişmesine yol açacak ‘deneyler’ yapmak için düzenlenmiş devasa bir toplumsal ve siyasi laboratuvar olarak tahayyül etti... bu deneyler... Dr. Moreau’nun laboratuvarında yapıp ettiklerini hatırlatıyordu çoğu zaman. Ama bu seferkiler H. G. Wells’in romanında hiç düşünülmemiş bir ölçekte yapılıyordu. Amerikalı yetkililer, Japonların... kendi çıkarları için sorumlu ve aklı başında kararlar alabilecek, demokratik (ve küçük burjuva) bir yurttaşlar topluluğuna dönüştürülebileceğine kani olmuşlardı... Japonların bir gün tam anlamıyla demokratik özneler olacağı umuduyla kil gibi yontulacak gönülsüz nesnelere indirgenmesi, askerî işgalcilerin belirlediği denetim altındaki koşullarda, eşi benzeri görülmemiş (biyoloji boyutları da olan) toplumsal bir deney sayesinde gerçekleşmişti.” (s. 75-76)

Tarih dersi adını verdiği sonuç kısmında yazar, Apter’in kullandığı 3. Modernleşme kavramı hakkında “bağlantısızları (o büyük bilinmeyenleri) kocaman bir Amerikan alışveriş zincirinin bölgesel satış yerlerine çevirmeye yönelik devasa girişimi fitilleyen Soğuk Savaş stratejisinin en son görünümünü temsil ediyor” şeklinde yorum yapıyor. “...şu koşullarda, ABD, bugün demokrasi ve özgürlük çağrılarına bürünen modernleştirici kalkınmayı teşvik edebilmek için emperyal bir savaşa ve askerî işgale açıkça girişebilecek konumda.”

İşlenen konuların, akademik, tartışmacı ve eleştirel bir bakış açısıyla ilerlediğini vurgulayalım. Bu sebeple 111 sayfa gibi küçük bir hacme sahip olsa da kitabın, tefekkür ederek sakin bir şekilde okunmasında fayda olacaktır. Daha önceden emperyalizm, modernleşme, soğuk savaş dönemi bağlamında çalışmalar yapmış okurlar için daha nitelikli bir okuma olacağını söyleyebiliriz.
“Anababalar, sınava hazırlanan çocuklarının başarısı için onlara çok önemli katkılarda bulunabilir. Birçok anababa, çocuğunun başarısına destek olmak niyetiyle bazı şeyler yapar, bazı şeyler söyler ve ne yazık ki destek yerine çocuğun başarısına köstek olur.” Başarıya Götüren Aile'de temel konu, bu şekilde ifadesini buluyor. Çocuk yetiştirmede birçok rehber eser kaleme alan Doğan Hoca, bu kitabında, çocuğu sınavlara hazırlanan her ebeveyne, süreç yönetiminde ışık tutuyor.

Çocuğunun sınav maratonunda yanında olmak, gerçek anlamda ona destek olmak, her ebeveyn için önemli bir kaygı nedeni olarak görülüyor. Bu süreçte, hata yapmadan, ortalığı yıkıp dökmeden, başarıya destek olacak mahiyette bir yöntem izlemek çok önemli. Aksi halde maddi ve manevi anlamda telafisi mümkün olmayan zararların doğma ihtimali yükseliyor. İşte bu noktada Doğan Hoca yardıma yetişiyor: “kitabın temel amacı, çocuğu sınava hazırlanan anababaların farkında olması gerekenleri söylemek, onların, çocuklarının başarılarına destek olacak anneler ve babalar olmasına katkıda bulunmaktır.”

Başarı kavramından anlaşılması gereken nedir? Çocuğunuz sizin beklentilerinizi mi yaşamalı? Başarıyı destekleyen bir aile ortamı nasıl oluşturulmalı? Çocukla kurduğumuz iletişimde yapılan temel hatalar nelerdir? Sözlerimiz ve davranışlarımız ne kadar tutarlı? Çok çalışmak ile etkili ve verimli çalışmak arasındaki farklar nelerdir? Hayatta gerçekten başarılı olmuş insanların ortak özellikleri nelerdir? Başarıyı engelleyen ve destekleyen tutumlar nelerdir? Kendini hayat başarısına adamış ebeveynlerin sorması gereken sorular nelerdir? Bu gibi birçok önemli soru kitapta cevabını buluyor.

Rahmetli Doğan Hoca, diğer kitaplarında olduğu gibi “Başarıya Götüren Aile” eserinde de karşılıklı sohbet eden kıvamdaki tatlı üslubuyla, akılda kalan canlı örneklerle, güzel hikâyeciklerle sınav döneminde çocukları olan ebeveynlere rehberlik ediyor. İlk baskısı 2006’da yapılan bu sade ve özgün çalışma, şimdiye değin yüzlerce aileye ulaştı. Birçoğuna gerçekten nitelikli faydalar sağladı.

“Sınav dönemi geçecek ama yaşam devam edecek!” Bu kitap, çocuk yetiştirilmesinde sağlıklı adımlar atma konusunda ebeveynlere önemli katkılar sunmaya devam ediyor. Yararlanmak sizin elinizde.

İyi okumalar!
“Kendimi genellikle telefonumda mail yanıtlarken veya işle ilgili bir şeyler yaparken buluyorum, sonra Facebook veya Instagram derken dikkatim dağılıyor. Telefonu bıraktığımda hiçbir zaman elime aldığım işi bitirmiş ve bırakmış olmuyorum."

Yukardaki satırlar tanıdık gelmiş olmalı. Maalesef birçok insan, sayısı her geçen gün artan benzer şikâyetleri dile getiriyor.

Teknolojik gelişmeler, hayatımızı kolaylaştırıyor, bunda şüphe yok. Öte yandan hayatımıza, ilaçların yan etkisi gibi bazı istenmeyen zararlar veriyor. Bu zararların önemli kısmını, bireysel ve sosyal hayatımızda yaşayarak öğreniyoruz. Doksanların ilk yarısından önce dünyadan terk-i diyâr edenler, bu konuda şanslı sayılabilir. Çünkü günümüzdeki teknolojik imkânların birçoğundan yararlanamadıkları gibi olumsuzluklarına muhatap da olmadılar.

Geldiğimiz noktada dijital aletlerden, teknolojik gelişmelerden ayrı kalmak, neredeyse imkânsız hale geldi. Özellikle pandemi döneminde, bu etkileşim iyice yoğunlaştı. Örneğin, 2020 yılına ait TÜİK verilerine göre, Türkiye’de 16-74 yaş aralığında Internet kullanım oranı %79 iken 2023’ün ilk altı ayında %87 düzeyine ulaştı. 2019’da % 88 olan evden Internete erişim oranı, 2023’te %95’i geçmiş görünüyor. Dünya genelindeki istatistiklerin, ülkemizden farklı olduğu söylenemez.

ABD’de tanınmış bir podcast sunucusu olan yazar Manoush Zomorodi, insanlığın içinde bulunduğu bu dijital sarmaldan bir şekilde başını kaldırmasına ve yeniden üretken günlerine dönebilmesine katkı sunuyor. “Sıkıntıdan Parladım”, binlerce katılımcıyla 2015’te yapılan interaktif bir projenin tecrübelerinden doğmuş rehber niteliğinde bir eser. Proje, katılımcılara bir haftalık görevler yüklemek suretiyle elektronik cihazlardan uzaklaşıp yaratıcılıklarını geliştirmelerini hedeflemiş ve başarılı olmuş. Bu projede teknoloji reddedilmiyor, teknolojinin daha bilinçli şekilde kullanımı hedefleniyor.

“Baksanıza, telefon ve tabletlerimiz bizi nereye götürüyor? Varmak istediğimiz yer burası mı? Toplumla bağlantı kurmak müthiş bir şey fakat bu, kendinizle bağlantınızı kesmenizle sonuçlanmamalı. Bu cihazlarla ne şekilde bağlantı kuracağımız, onları hayatımızın neresine koyacağımız, gerçek toplumsal uzlaşma ve yaratıcılığı ne şekilde geliştireceğimiz teknolojinin üzerimizdeki etkilerini kabul etmekle başlar. Davranışlarımızı bir kere düzgünce anladıktan sonra amaca uygun davranabilir, teknolojik etkileri yönetebiliriz.” (s. 18)

“Düşünecek zaman arıyoruz, denge istiyoruz ve hem eğlendiğimiz hem de öğrenme merakımızın sürdüğü bir yaşam arzuluyoruz. Sıkıntıdan Parladım Projesi de bununla ilgili, herkesin erişebileceği kişisel bir rehber. Dijital anlamda kendinizi yönetip daha bilinçli çevrimiçi hayatlar yaşamanızı sağlayacak bir araç.” (s. 19)

Yedi görevden oluşan projenin, zihinsel alanın genişletilmesine, daha derin daha üretken düşünmeye, yaratıcılığı arttırmaya, pürdikkat düşünmeye yardım etme amacında olduğunu belirten Zomorodi, ne olursa olsun, görevleri yerine getirenlerin değişeceğini vurguluyor. Kitapta görevler anlatılırken, her aşamada, Georgetown, MIT, Columbia, Harvard Business School gibi kurumlardan bilim uzmanlarının ve tanınmış birçok yazarın görüşlerine yer veriliyor, eserlerine atıf yapılıyor. Yeri geldikçe projeye katılan çok sayıda insanın deneyimleri, kendi ifadelerine dokunulmadan aktarılıyor.

“En zor şey, aynı zamanda en değerli olabilen şeydir, ben de dijital ekosistemde dengeyi bulma konusuna böyle bakıyorum. Evlilik, ebeveynlik veya arkadaşlık gibi, teknolojiyle kurduğumuz ilişki de sürekli emek ister (...). Sıkıntıdan Parladım Projesi bize tek bir şey öğrettiyse o da bu kararları kendimiz vermediğimizde bizim yerimize karar verecek bir şirket, uygulama veya sosyal medya sitesi olduğunu kanıtlamasıdır.” (s. 210)

Eserle ilgili daha kapsamlı fikir edinmek isteyenler için yazarın, “Sıkkınlık Nasıl En Parlak Fikirlere Neden Olur?” başlıklı TEDx (2017) konuşması mevcut. İzlemek isteyenler için web adresini not düşelim: t.ly/mgU44

Zomorodi’nin kişisel web sayfasını merak ediyorsanız: manoushz.com

İyi okumalar!
Vedat Milor, bir zamanlar NTV’de düzenli olarak yaptığı yemek programlarıyla geniş kitlelerce tanınır olmuştu. Başta İstanbul olmak üzere birçok ilde, gittiği yerin tanınmış lokantalarını, restoranlarını dolaşarak yemek kültürümüze önemli katkılar yapmıştı. Yemek konusu, uzmanlıklarından sadece birisi aslında. Kendisi, Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Ekonomi mezunu, yurtdışında yüksek lisans ve doktora yapmış. Sosyoloji eğitimi almış. Bunlarla yetinmemiş Stanford’da Hukuk okumuş. Ülkemizde ve ABD’de öğretim üyeliği yapmış.

Milor, 2021’de ilk baskısını yapan “Hesap Lütfen!” kitabında, kendisiyle yapılmış röportajlardan oluşan bir içerikle karşımızda. Baştan belirtelim, içinde gastronomi konularına, Nusret’e, Ferit Şahenk’in restoranına, yazı başına on bin dolar alan dünyaca tanınmış bir gastronomi uzmanına (...) dair detaylar geçse de bu kitap bir gastronomi kitabı değil. Hayatta insanlara dayatılan bazı değerleri, yaşam tarzları üzerine yapılan zorlamaları, bunların arkasındaki ikiyüzlülüğü, sahtelikleri ve bunlara muhatap olanların yaşadığı ikilemleri, çatışmaları, kitabın ana eksenine alıyor. Yazar, kendi yaşadığı örnekler üzerinden sohbetini akıcı bir şekilde sürdürüyor. Her konuya çözüm bulma iddiasında değil. Tecrübelerini, hayal kırıklıklarını, başarısızlıklarını ve arayışlarında ulaştığı çözümleri, ne yapılması gerektiğini dikte etmeyen bir üslupla aktarıyor. Ömrünün farklı dönemlerinde ABD’de, Avrupa’da ve ülkemizde yaşıyor olması, sorulara verdiği cevaplarda gerçekçi karşılaştırma yapma zeminini kolaylaştırmış. Eserin hitap ettiği kitlenin, değişime, farklı fikirlere açık olan insanlar ve özellikle gençler olduğunu söyleyebiliriz.

Milor, sekiz ana bölüme ayrılan çalışmasında, bireysel olarak görünse de özgüvensizlik ve değersizlik gibi gerçekte toplumsal olan belli sorunların, kültürümüzde mevcut bazı kalıplardan, yargılardan kaynaklandığına değiniyor. Bir insanın ve genelde bir toplumun, aile yaşantısından itibaren nasıl bozulabileceğini sosyo-ekonomik bir perspektiften anlatıyor. Hayatta var olan problemlere rağmen topluma küsüp içe kapanmak yerine özgüvenle ve özsaygıyla üretmeyi, iletişime devam etmeyi, zevk aldığımız uğraşılarla ilgilenmeyi, makul beklentilerle hayata devam etmeyi öğütlüyor. Kitabın ismindeki alt başlığa uygun olarak insanın kendi dengesini bulması noktasında, herkesi memnun etme düşüncesinin hayatı zorlaştırabileceğini, yaşanılan ânı ertelememeyi, öncelikleri (kırmızı çizgileri) iyi belirlemeyi, bunları yaparken de egoist davranmamayı, sağduyulu olmayı salık veriyor.

“Anadilimiz dışında lisanlar bilmek bugün yaşadığımız dünya için olmazsa olmazımızdır. Dünyaya evrensel bir duyguyla adapte olmak adına bilhassa yabancı basını takip etmeli, gezegenimizde neler olup bittiğini farklı kaynaklardan bilgileri kıyaslayarak öğrenmeliyiz. Ülkemiz bilgi ekosistemi açısından dünyanın epey gerisinde ve çoğu zaman manipüle edilmiş kirli bilgilerin ortasında doğruyu ve gerçeği arama savaşı veriyoruz. Yine birçok akademik alanda yerli bilgi kaynağımız kısıtlı; dünyanın bütünüyle değil, yalnızca yaşadığımız yerle iletişimde olduğumuzda, çaresi yok, çağın gerisinde kalıyoruz.” (s. 81)

“Siz, bilmeyenler kadar ses çıkarmadıkça, niteliğinizin farkına varamayacaklar ve anlaşılmadığınızı düşüneceksiniz. Meşgul olduğunuz işler başkalarının gözünde değersizleşecek ve vazgeçilebilir olduğunuzu zannedeceksiniz. Ses çıkartmak derken bağırmayı, gürültü yaparak barbarlaşmayı değil, doğru zaman ve doğru yerde kendini anlatmaktan geri durmamayı kastediyorum. Bilgi sahibi olduğumuza emin olduğumuz her konuda, eğitimini aldığımız alanlarda hödüklerden daha çok ses çıkarmalıyız.” (s. 101)

“Toplum hep tetiktedir. Kendinize uzak kaldığınız her an sizi yönlendirmek için fırsat kollar. Toplumun geneline kalsa hayatın değeri elekten geçirilmiş ve incelmiş zevklerden çok, yalnızca paradan, güzellikten ve güçten ibaretmiş gibi gelir. Oysa her insan zevkleriyle ve seçimleriyle özneldir.” (s. 167)

“Evrensel ölçütler olmazsa birçok konuda yerimizde sayarız. İnsan hakları, devlet yapısı, tarıma yaklaşım gibi konulara bakışımız evrensel olmalı. Bir yandan da yerel güzelliklerimizi keşfedip bu alanlarda taklitçilikten uzak durarak bu güzellikleri sahiplenmeli ve onlar uğruna inat etmeliyiz.” (s. 297)

Mesele basitçe şudur: Doğru insana doğru iş verilmeli. Doğru insanı doğru iş için bulsanız bile bu sistem değişmedikçe, gelir kaynakları değişmedikçe, devlet yapısı değişmedikçe doğru insan ya bir süre sonra havlu atacaktır ya da bozulacaktır ve umursamaz hâle gelip yine kendi emeğine yabancılaşacaktır. Devlet yapısı üzerinde temel değişikliklere gidilmedikçe tufeyli (asalak) sınıfına karşı mücadele yalnızca bireylere indirgeniyor. Bu toplumda iyi tufeyli olan başarıyor ve sonuç alıyor.” (s. 307)

İlber Ortaylı’nın “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” ve Doğan Cüceloğlu’nun “Var mısın?” örneklerinde olduğu gibi eserin sonunda Milor’ü etkileyen kitaplar ve filmler sıralanmış: Tutunamayanlar, Suç ve Ceza, Tokyo Hikâyesi, Özgürlük Hayaleti bunlardan bir kısmı.

Kronik Kitap’tan çıkan “Hesap Lütfen!” için Nurhak Kaya’nın soruları hazırlarken ciddi bir çalışma yapmış olduğunu, eserin akıcı olmasında, kurgunun başarılı ilerlemesinde ciddi bir emek harcadığını vurgulamak gerekir.

Kitapla ilgili yazarla yapılmış iki söyleşiyi izlemek isteyenler için not düşelim:
t.ly/mMrUk (Ceren Sungur- Tarih Obası Youtube Kanalı)
t.ly/AE_p3 (Eksik Olan- Medyascope Youtube Kanalı)

İyi okumalar!