Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Runik Kitap’ın Bilgi serisindeki bu kitapta 1946 doğumlu Alman akademisyen Hartmut Bobzin, öncelikli amacını, “okuyucuya, Hz. Muhammed’in daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunan ve başka şekilde kolay olarak bulamayacağı (…) bilgileri kısaca sunmak” şeklinde belirtiyor. Eserin, ülkemizdeki okurların birçoğu için Hz. Muhammed hakkında muhtemelen ilk defa okuyacakları detaylar barındırdığını belirtmek gerekir.

Bobzin, öncelikle Hz. Muhammed’i tanımlamak için 7. ve 19. yy arasında Avrupa’da kullanılan ve Voltaire, Goethe ve Dante gibi birçok isme ait görüşleri sunuyor: Sahte peygamber, tanrıtanımaz, sahtekar, saralı, tanrıların yanında tanrı, deccal, kanun koyucu ve kahraman şeklinde batı dünyasında yapılan olumlu ve olumsuz tanımlamaları kaynaklarından aktarıyor. Mesela şu ifadeler Voltaire’e ait: “Hiç şüphesiz ki O, büyük insanları da şekillendiren çok büyük bir insandı. O, ya şehit ya da fatih olmalıydı; bunun ortası yoktu. Her zaman kazanıyordu ve bütün zaferleri daima küçük sayılarla büyüklere galip gelen zaferlerdi. Fatih, yasa koyucu, hükümdar ve din adamı…” (s. 22)

Peygamberin hayatı hakkındaki kaynaklar konusunda 17. ve 19. yy arasındaki araştırmalar, ayrı bir başlık olarak karşımıza çıkıyor. Bobzin, bu konuda İngiltere (Oxford) ve Hollanda (Leiden) merkezli (Thomas Erpenius, Edward Pocock ve Jean Gagnier gibi uzmanlara ait) çalışmalara yer veriyor. Burada ayrıca batılıların çalışmalarında esas alınan kaynak eserler de unutulmamış: İbn İshak’ın siyeri, Taberi’nin çalışmaları, Vakidi’nin Kitabü’l Megazi kitabı, İbn-i Sa’d’ın Tabakat kitabı ve bizzat Kuran-ı Kerim.

İslam öncesi Arabistan ve çevresinin durumuna dair bilgiler unutulmamış. Siyasi ve coğrafi durumun yanında yarımadadaki dini hayat, putperestlik, Yahudilik, Hristiyanlık yönleriyle aktarılıyor. Arap coğrafyasının sosyal yapısı, kabile hayatının dinamikleri, yarımadada Mekke’nin özel konumu izah ediliyor.

Eserin ikinci yarısı Hz. Muhammed’in hayatına ayrılmış. Sünnet ve hadis konusunu işleyen 2. Bölüm (s. 25-33) ve peygamberin hayatını anlatan 5. Bölüm (s. 67 vd.) Türk okuru için oldukça aşina bilgiler içeriyor.

İngiliz ve Alman dillerine hâkim olanlar için kitabın sonunda verilen kaynak eserlerin listesi önemli.

İlerleyen yaşına rağmen Friedrich-Alexander Üniversitesi (Erlangen-Nürnberg) bünyesinde akademik çalışmalarını sürdüren yazarın, İslam ve Kuran üzerine başkaca çalışmaları da mevcut. (İlgilenenler için: de.wikipedia.org/wiki/Hartmut_Bobzin)

İyi Okumalar!
Avrupa’da Hitler ordularına teslim olmayan ülke kalmamış gibiydi. Bulgaristan’ın Mart 1941’de saf değiştirmesiyle ve Yunanistan’ın Nisan 1941’de teslimiyle, savaş, ülkemiz sınırlarına kadar dayanmıştı. Bundan kısa bir süre sonra Romanya’nın Constanta limanından Struma adlı bir geminin yolculuğu başladı (Aralık 1941). Yolcular, Hitler’den kaçarak Filistin’e gitmeye çalışan Yahudilerden oluşuyordu. Aşırı kalabalık olan gemi, eski olmasına ve sıkça arızalanmasına rağmen İstanbul’a varmayı başarmıştı. Beklenmedik misafirler, Filistin’e giriş için İstanbul’dan vize alıp gitmeyi planlıyordu. Olaylar, bekledikleri gibi gelişmedi. Vize alma talepleri kabul edilmediği gibi karaya çıkmalarına da izin verilmedi. İki ayı aşkın süre limanda bekletilen gemi, İngiltere ve Türkiye arasındaki müzakereler sonuç vermeyince, içindeki yolcu ve mürettebatla birlikte, 23 Şubat 1942’de Karadeniz’e doğru, sınırların 10 km kadar dışına çekildi. İddialara göre bir Sovyet denizaltısı tarafından hedef alınarak 24 Şubat sabahı batırıldı. Boğulma ve hipotermi sebebiyle -bir kişi (David Stoliar) haricinde- hayatta kalan olmadı.

"Yıllar sonra Frankfurt Savcılığı’nın görevlendirdiği bir Alman araştırmacı, gerçeği ortaya çıkardı. SC 213 numaralı Sovyet denizaltısı torpillemişti Struma’yı. Çünkü Stalin’in Karadeniz’deki her kimliği belirsiz gemiyi batırma talimatı varmış. Teğmen Dejnenko komutasındaki Sovyet denizaltısı da sabah Struma’yı görünce, birkaç telsiz sinyali göndermişti. Yanıt gelmeyince torpilleyip batırmıştı."

Livaneli, toplumu etkileyen olayları romanlarında işlemeyi seven bir yazar. Serenad’ı da yaşanmış bu tarihi Struma Olayı üzerine kurguluyor.

Ana kahramanları, İstanbul Üniversitesi çalışanı Maya Duran, 1939-1941 arası İstanbul'da akademisyenlik yapan ve yıllar sonra ABD’den Türkiye’ye ziyarete gelen Prof. Maximilian Wagner ve Nadia ile Serenad romanı bir milyonu aşan satış rakamlarına ulaştı. Sadece Türkiye'de değil, ABD gibi dünyanın pek çok ülkesinde okuyucuyla buluştu.

İyi Okumalar!
07.04.2022

Necmi Atik, yıllarını Elmalılı M. Hamdi Yazır ve eserleri üzerine emek harcayarak geçirmiş ilâhiyatçı bir yazar. Bu eserde, Elmalılı’nın mirasından günümüze ulaşan ve başka bir yerde yayınlanmamış, 1927-1942 arasına tarihlenen orijinal mektupları bir araya getiriyor. Mektuplar, öncelikle latin harflerine çevrilmiş olarak (s. 17-134) ve sonrasında taranan asıl suretler (s. 149-255) şeklinde tasniflenerek okura sunulmuş durumda.

Üzerinde titizlikle durulmuş, zaman harcanmış ve günümüze kazandırılmış önemli bir arşiv çalışması niteliğindeki bu çalışmada, Elmalılı’nın aile, meslek ve dost çevresinden çok sayıda şahısla teati eden mektuplar yer alıyor. Özellikle Diyanet İşleri’nin, Elmalılı’ya ve Mehmet Akif’e hazırlattığı tefsir ve meal için Akseki ve Börekçi ile yazışmaları dikkat çekici.

Elmalılı ve eserleri üzerinde çalışanlar için ve yakın dönemin bu sayfasına meraklı olanlar için kütüphanede bulunması gereken bir eser.
Temelleri 17. yüzyılda atılan liberalizm, Locke’un öncülüğünde ve Hume, Smith, Bentham gibi düşünürlerin katkılarıyla büyüyerek günümüzün etkin siyasal sistemlerinden biri olarak varlığını sürdürmekte. Bireyselliğin, özgürlüğün, insan haklarının, kuvvetler ayrılığının, serbest piyasa ekonomisinin, doğal düzenin, minimal devletin temel varsayım olarak öne çıkarıldığı liberalizm düşüncesi, güncel sorunlar ya da gelişmeler karşısında önemli tartışmalara konu olmaktadır. Aslında bu tartışmalar, bugünün değil, yıllara dayalı bir uygulama geçmişinin ürünü.

“Liberalizmde İslam” bu tartışmalardan ayrı düşünülemeyecek bir eser. Yazar Joseph Andoni Massad, Filistin asıllı Hristiyan bir ailenin çocuğu, ABD Columbia Üniversitesi öğretim üyelerinden. Liberalizmin, İslam’ı, kendisinden başka bir şey olarak gösterme gayretine karşılık olarak İslam’ın, liberalizmden ayrı bir yerde olmadığını, “gerek liberalizmin gerek Avrupa’nın iddia ettiği kimliklerin ortaya çıkmasını sağlayan koşullardan biri” olduğunu savunuyor.

Dünyaya hakim olmaya çalışan her düşünce akımı gibi liberalizmin de kendine özgü şablonları var ve bunların, “öteki” olarak nitelendirdiklerine uygulanmasını ve kendi tasavvuruna göre bir dünya inşa edilmesini istiyor. Antropoloji Profesörü Talal Asad’ın ifadesine göre, bu konunun İslam’a bakan yönü, İslam geleneğinin, liberal Protestan Hristiyanlık imajına göre yeniden oluşturulmasını hedefliyor. Yazar Massad ise bu noktada, liberal düşüncenin, İslam dünyasını dönüştürme adına “kendi değer sistemlerinin ve politik ve sosyal modellerinin propagandasını Müslümanlara nasıl yaptıklarını” uzun uzun irdeliyor, tahlil ediyor.

Kapsamında İslam’ın demokrasiye bakışı, Müslümanların demokratikleşme sürecinde yaşadıkları, kadın cinsiyeti, kadın hakları, cinsellik, eşcinsellik, semitizm gibi güncel ve hassas başlıklar yer alıyor. Çifte standartlı bakış açıları, doğru bilinen yanlışlar ve dayatmalar, tüm çıplaklığıyla ortaya seriliyor. Yazar, ABD’de yaşamasına ve muhtemel sert tepkilere rağmen “akademisyen özgüveniyle” fikirlerini cesur şekilde ifade etmekten kaçınmamış görünüyor. Fikirlerinde Edward Said’den izlere de rastlanıyor.

“(…) ABD, Hungtington’ın ‘medeniyetler çatışması’ fikrinden vazgeçmeye ve tek olan İslam’ı çoğaltma projesini benimsemeye başladı. Aslında bu, ‘tek İslam’ meselesini, Hungtington ve kültür bilimci selefleri gündeme getirmişti, bir taraftan da Hristiyanlığı tekil olarak görmeye devam ediyorlardı. İslam’ın bu şekilde çoğullaştırılması, ABD’nin yeni bir ‘İslam’ı desteklemesine olanak sağlıyordu. Bu da ABD’nin emperyalist tasarımlarına daha uyumlu liberal bir İslam biçimiydi. Aynı zamanda Batılı liberal vatandaşlıkla beraber, din ve dini öznellikler konularında modern Batı fikirlerine de yakınlaşmış olacaktı. Bu şekilde demokrasi söylemiyle uyumsuzluk giderilmiş olacaktı ve aynı zamanda ABD’nin ‘öteki İslam’a karşı savaş açmasına imkân sağlanmış olacaktı. Zaten bu öteki İslam da Batılı (neo)liberal düzene direnmeye devam ediyordu. Bu amaçla ABD, yeni bin yılın başlamasıyla yeni bir projeyi hayata geçirdi. Amaç, 11 Eylül saldırılarının gölgesinde İslam kültürünün reformuydu (…)” (s. 81)

“Liberalizmde İslam” bir önsöz mahiyetinde. Daha sonra yazılacak bir eserin girişi aslında. Akademik seviyede hazırlanmış, ciddi emek verilmiş bir çalışma. Dipnotları, atıfları ve kaynakları bakımından çok zengin. Zaman ayrılarak ve tefekkür edilerek okunması gereken bu kitabın, siyaset bilimine, liberalizme ve bunların İslam'la etkileşimi konularına ilgi duyanlar için yeni pencereler açacağı muhakkak.

Yazarın, kitabın ilk basıldığı dönemde davet edildiği Abu Dabi’de yaptığı konuşma (2015) için bkz.: https://bit.ly/3ubbLJt (Islam and the Choice of Liberalism)
Kapadokya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cemil Aydın ile yaptığı bir başka söyleşi (2021) için bkz.: https://bit.ly/35H1QSh

İyi Okumalar!
Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine yapılan ve dünya savaşını sonlandıran atom bombası saldırılarında, hayatta kalanlara Hibakuşa (被爆者 hibakusha) deniliyor. Bunlardan bir kısmı, bombanın etkilerine rağmen uzun süre hayatta kalmayı başardı. Bazıları, daha ilk haftalarda tedavi sırasında hayatlarını kaybetti. Bomba atıldığında henüz iki yaşında olan Sadako isimli masum kız çocuğu ise ancak 10 yıl hayatta kalabildi. Origamiden turnalarla bezenmiş hikayesi ise dilden dile dolaşarak dünya genelinde yaşıyor.

O’nun kısacık hayatını konu alan bu kitapta, Sadako’nun gerçek hikayesini bulacaksınız. Yazarlardan biri, Sadako’dan iki yaş büyük ağabeyi, Masahiro Sasaki. Bombanın atıldığı günden Sadako’nun son gününe kadar sürece bizzat şahitlik edenlerden olması, kitabı, Sadako’yu anlatan diğer kitaplardan ayıran en önemli unsur olsa gerek. Diğer yazar Sue Dicicco, bombayı atan ülkenin vatandaşı. İkisini bir araya getiren ise Sadako’nun hikayesini, uğradığı tahrifattan arındırarak tüm gerçekliğiyle dünyaya anlatma isteği.

Sadako’nun doğumu, bombanın patladığı gün ve sonrasında yaşananlar, kitapta akıcı ve ayrıntılı şekilde anlatılmış. Kitabın dili, çevirisi, baskısı, tasarımı ve mizanpajı çok başarılı. Eserde Sadako’ya ve ailesine ait çok sayıda fotoğraf da yer alıyor. İbretlik konusuyla her yaştan insanın rahatça okuyabileceği ve elden ele dolaştırabileceği bir kitap.

İnsanlığın nükleer silahlardan ders alıp almadığı tartışmalı bir konu. Atom bombası hakkında araştırma programı kurma talepleri, Başkan Roosevelt’e 1939 yılında içlerinde Einstein’ın da olduğu bir grup bilim insanı tarafından yapılmıştı. Pearl Harbor baskını (1941) sonrası ilk çalışmalar, gizlilikle yürütülen Manhattan projesiyle sürdürülmüş (1942) ve bombanın ilk denemesi, 16.07.1945’de New Mexico’da yapılmış, çok geçmeden Hiroşima ve Nagazaki’ye ilk bombalar atılmıştı (6-9 Ağustos 1945). Savaş defteri kapatılmış olsa da SSCB ve İngiltere, bombanın geliştirilmesi işini, ABD ile bir yarışa dönüştürmekte gecikmediler. ABD yönetimi, Japonya’ya devredeceği yıla kadar (1972) Okinawa’da nükleer silah depolamaya devam etti.

Günümüzde geliştirilen 100 megatonluk nükleer bombalardan birinin, ilk atılan “Little Boy” isimli bombanın 6666 katına denk geldiğini belirtmek gerekir. (Nagazaki ‘ye atılan “Fat Man” için bu rakam 5000 kattır.) Gelinen noktada, mesela Kuzey Kore’nin San Fransisco’ya ulaşabilen menzile sahip atom bombası ürettiği bilinmektedir.

Nükleer silah sahiplerinin rekabeti, yaşananlardan ders alınmamışçasına hiç ara vermeden sürüyor. Diğer yandan Sadako Sasaki ve turnalarının hikayesi, nükleer silahlara karşı verilen mücadelede bir bayrak misali dalgalanmaya devam ediyor.
Sadako’nun ağabeyi ile yapılan bir röportaj için bkz.: https://bit.ly/3CTq8Vw

İyi Okumalar!