Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bulgaristan, tarihten bugüne, yoğun ilişkilerimiz olan bir komşu ülke. 1393’te Süleyman Çelebi kumandasındaki kuvvetlerin, Bulgar Çarlığı'na son vermesi ve Çar Şişman Ivan’ı esir almasıyla başlayan 500 yıllık Osmanlı egemenliğinde ve sonrasında, iki milletin tarihinin, kaderinin kesiştiği yerler oldukça fazla.

Bulgaristan, ülkemizde “muhacir” olarak isimlendirdiğimiz Balkan göçmenleri için daha da özel bir ülke. Todor Jivkov dönemini, Belene Kampı’nı, Naim Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye kaçışını, sınırların açılıp da binlerce soydaşımızın ülkeye akın akın giriş yaptığı dönemi hatırlayanlar için o günler gerçekten ilginçti. 1989 yazında 350 bin mülteci, 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan en büyük kitlesel göçü gerçekleştirmişti. Bulgaristan’da o dönemde yaşananları, çoğumuz, bizzat muhacirlerin ağzından dinledik. Bu göçlerin tarihi, Osmanlı’nın son dönemindeki isyanlara, Balkan topraklarının kaybına, özellikle 93 Harbi’ne kadar gidiyor… Yazar Kapka Kassabova da Türk asıllı olmadığı halde genç yaşında ailesiyle birlikte ülkesinden ayrılmak durumunda kalan yaklaşık bir milyon Bulgar vatandaşından biri.

Konunun, göçlerle ilgili kısmı, resmin sadece bir parçası. Kapka Kassabova, ilk baskısı 2008’de yapılan İsimsiz Sokak kitabıyla okura, bir Bulgar gözüyle -çocukluğuna ve ergenliğine rastlayan- komünizmin alacakaranlık döneminde yaşadıklarını, Yeni Zelanda’ya adeta kaçmalarıyla noktalanan Sofya günlerini anlatıyor.

Kitap, ülkeden ayrılmasından 16 yıl sonra, Sofya’da, Gençlik-3’teki evlerine geri dönmesiyle başlıyor. Sonra kendinizi bir anda soğuk savaşın kasvetli günlerinde 70’lerde buluyorsunuz. Kassabova’nın yaşı ilerliyor, beraber 81 Numaralı okula ve Keti Marçinkova’dan aldığı piyano derslerine gidiyorsunuz, tatillerde akrabalarına yaptığı seyahatlerde O’nunla yol alıyorsunuz, yaşanan siyasi gelişmeleri O’nun gözünden izliyorsunuz… Mesela 1986’da Çernobil Faciası yaşanıyor. Bulgaristan’da felaket haberlerinin sansürlenmesi ve ardından yaşanan sağlık sorunları O’nun ifadeleriyle hayat buluyor: “Küçük ve büyük yalanlar, hayatlarımızın kumaşını güve gibi kemiriyordu.” (s. 94)

Dış dünyayla ilk teması, 9 yaşında Makedonya’daki akrabalarını ziyaretle oluyor. İki sene sonra ailece gezmeye, Doğu Berlin’e gidiyor, Duvarı görüyor. Ardından babasının 6 aylığına araştırma amaçlı olarak Hollanda’ya gidip gelmesi, duvarın arkasındakilere bakışına tesir ediyor: “…diğer taraftaki insanlar, bu kadar cana yakınsa o zaman Duvar bizi tam olarak neye karşı koruyor düşüncesinden de tedirgindim. Daha sonra anlaşıldığı üzere, Duvar bizi kendimizden koruyordu.” (s. 77) Nihayetinde, babasının kazandığı eğitim bursuyla, ailece İngiltere’ye gidince kendisi için hayatın gidişatı tamamıyla değişir. (s. 128 vd.)

Kassabova, Yeniden Canlandırma Süreci’yle Türk azınlık üzerinde uygulanan isim ve din değiştirme baskılarına, adetleri unutturma çabalarına da yeri geldikçe değiniyor: “Ahmet, Bulgarca adının Assen, Ayşe de kendininkinin Ana olduğunu hatırladı.” (s. 118) “Annemle babam gibi insanlar Türk kökenlilerin başına korkunç şeyler geldiğinden şüpheleniyordu ama ortada dedikodudan başka bir şey yoktu. Devlet basını kontrol ediyor, basın da bizim cehaletimizi yönetiyordu.” (s. 119) “Vatandaşlar, ülkeden kendi istekleriyle ayrılmıştı, tıpkı isimlerini ve dinlerini kendi istekleriyle değiştirdikleri gibi.” (s. 121) “Devletin amacı, Bulgaristan’ın Müslüman geçmişinin, şimdiki zamanının ve geleceğinin bütün izlerini silmekti.” (s. 247)

Kassabova, kendisiyle yaşıt olanlar için tanıdık gelecek anılarına da yer veriyor: “Ne zaman onlara gitsem çift renkli kek yiyip küçük fincanlarda Türk kahvesi içer, sonra da fincanları ters çevirip kapatırdık…” (s. 40) “Bütün ülke, 1976 tarihli bir Brezilya pembe dizisi olan Köle Isaura’nın çektiklerine kapılıp gidiyordu… Ama Isaura’nın kapitalist-emperyalist zincirlerinden kurtulması için ayların, yılların, bütün çocukluğumun geçmesi gerekir.” (s. 42). “Tam o sıralarda Star Wars çılgınlığının da pençesine düşmüştük… Turbo cikletlerinin ambalajlarının değiş-tokuş edilmesi işi almış yürümüştü…” (s. 62)
Kitabın ikinci bölümünde (s. 143-318 arasında) yazar, yıllar sonra geri döndüğü Bulgaristan’ı, kendi ifadesiyle saat yönünün tersi istikametinde bir baştan bir başa geziyor ve okurlarına da gezdiriyor. “Bulgaristan haritası, yere serilmiş bir hayvan postuna benzer, başı Avrupa’ya bakar, arka tarafıysa Karadeniz’e dayanmıştır… Balkan Dağları omurgadır.”(s. 197)

AB üyesi olmuş, köprünün altından çok sular akmış bu ülkede adım adım dolaşıyor. Bireysel ve sosyal değişimleri gözlemliyor. Gezi rotasına ait coğrafi bilgilere ilave olarak Bulgar, Trak, Roma ve Osmanlı tarihine ilişkin detaylar sunuyor. Büyük Bulgaristan hayallerinin ailesindeki insanlara yansıması, SSCB, Yugoslavya ve Romanya ile ilişkiler, Balkanların Che Guevara’sı Sandanski, Osmanlılara karşı Nisan Ayaklanması’na liderlik eden Vasil Levski ve aynı ayaklanmanın sembol isimlerinden Baba Tonka, 1. Bulgar Krallığı’nın başkenti Veliki Preslav, 93 Harbi’nde Şipka Tepesi’nde yaşananlar, Şumnu’da yer alan Balkanların en büyük camii: Tombul Cami, Majeste II. Simeon’un ülkeye dönüp başbakan oluşu, Mithat Paşa’nın ve Elias Canetti’nin Rusçuk günleri, Belene Kampı’ndaki 1643 tutsak bebek, Vidin’de padişaha başkaldırıp kendi yönetimini ilan eden Pazvantoğlu Osman (1795-1802) ve Kırcalılar dönemi, Belgradcık’taki Hacı Hüseyin Camii’nin hikayesi (1751), Jivkov’un konut olarak kullandığı şimdinin Ulusal Tarih Müzesi (Boyana), Sofya’nın kaderine terk edilmiş mekanlarından Çanlar Parkı…

Kitabın hemen başında, Yüzüklerin Efendisi’ndeki Orta Dünya haritasını andıran ve gezi rotasındaki şehirlerin tümünün yer aldığı bir Bulgaristan haritası yer alıyor.

Yazar, Yeni Zelanda ve İngiltere günlerine ise bu eserde hiç yer vermiyor.

Yayınevinin eseri ülkemize kazandırması ve çevirmenin başarısı, takdire şayan.

Yazarın şahsi web sayfasını incelemek isterseniz not edelim: kapka-kassabova.net

İyi okumalar!
Ethan Zuckerman, Trump’ın reality show sunduğu dönemlerde yazmaya başladığı bu kitabında, uzun yıllara dayanan gözlemlerini ve tecrübelerini esas alarak kurumsalcıların ve isyancıların hikâyesini kaleme alıyor. Akademide yazılmış eserlerle birçok tezi okurla paylaşıyor. Ağırlıklı olarak ABD’de yaşanan örneklerle ve dünyanın diğer coğrafyalarında yaşanan gelişmelerle konuları zenginleştiriyor. İsyancılığı ciddiye alan bir anlayışa sahip olduğunu satır aralarında açıkça ifade ediyor.

Kurumsalcılar, bir ülkenin sorunlarının çözümündeki kilit unsurun mevcut iktidar organlarına, yani kongrelere ve parlamentolara, siyasi partilere ve sendikalara, iş dünyası ve sivil toplum örgütlerine zindelik ve güç kazandırılması olduğuna inanan gruptur. İsyancılar ise mevcut sistemlerin hileli, başarısız ve tamamen bozuk olduğuna, değişimin mevcut sistemlerin yıkılıp yerlerine yenilerinin kurulmasıyla ya da belki de yerlerine herhangi bir sistemin kurulmamasıyla geleceğine inanan gruptur. (s. 25) Bu iki grubun da ortak düşmanı, kurumlara güvensizlik arttıkça insanların, isyancı olmak yerine toplumsal hayatın dışına çıkması ihtimalidir. Her iki grubun da üzerinde uzlaştıkları konu, değişimin mümkün olduğu ve değişim için çabalamanın zaman kaybı olmadığı inancıdır. (s. 38) Kurumsalcılar, değişim yaratmanın en iyi yolunun mevcut kurumlar içinde çalışmak olduğuna inanırlar. Bu insanlar, (...) değişim yaratma yeteneklerine güvenirler. İsyancılar da (...) bir hareketi nasıl örgütleyip inşa edeceklerini bilirler ama dış etkinlik hisleri zayıftır, yani sistemlerin anlamlı değişimlere direneceğine inanırlar. (s. 229)

Toplumda güven ortamı kalmadığında ne olur? Bu noktada Zuckerman, Diego Gambetta’nın Sicilya Mafyası eserine atıf yapıyor. O’na göre, devletin zaaflarına ve bireyler arasındaki güven sorunlarına bir çözüm olarak Sicilyalıların mafyayı yaratması etkileyicidir. Mafyayı ayakta tutan, resmi kurumların güven vermediği ekonomilerde güven ortamı oluşturmaktır. Mafyanın asıl işlevi, uyuşturucu ticareti ya da kaçakçılık faaliyetleri “yürütmekten” ziyade piyasalara çeki düzen vermek, yaptıkları işin kendisi yasadışı olduğu için polise gidemeyen insanlar arasındaki ihtilafları çözmektir. (s. 73) Zuckerman, nihayetinde bir sonuca ulaşır: Güvensizlik, beraberinde kamusal fonksiyonların özel aktörlere devrini de getirir. İyi işlemeyen bir devlette koruma sağlama işi bir ticari fırsata dönüşür. COVID sürecinde, Brezilya’da devlet başkanı Jair Bolsonaro virüsü ciddiye almayınca Rio’daki Kızıl Komuta çetesinin, kendi favelasında salgının yayılmasına tedbir olarak geceleri sokağa çıkma yasağı uygulaması gibi uç sayılabilecek örneklere de rastlanır. (s. 75-76)

Zuckerman, Lawrence Lessig’in “Kod” eserine de yer verir. Lessig’in kurduğu sistemde dört güç, her türlü davranışa nizam verir: hukuk, kod, normlar ve piyasalar. Bu dört güç, değişim sağlamak için dayanılabilecek dört kaldıraç haline gelir. (s. 114 vd) “İnsanlar, en aşina oldukları, kullanımı en kolay araçları tercih ederler. Daha önemlisi, harekete geçirebildiklerini düşündükleri kaldıraçlara yönelirler. Günümüzde gerçekleşen toplumsal değişimlerde kilit unsur etkinlik, yani kişisel olarak dünyaya etki edebileceğiniz hissidir.” (s. 138)

Kitapta, madalyonun diğer tarafındaki kurumsalcılara ve tezlerine de geniş yer ayrılmış. Bunlardan biri, Jennifer Pahlka, Code of America’nın kurucusu. Kurduğu sistem, teknolojiyi, devletin ve yerel yönetimlerin sunduğu hizmetlerin kalitesini arttırmakta kullanılmış. Teknoloji meraklısı gönüllülerin eğitilmesi ve gönüllü paydaşlar olarak bu projede çalışması sayesinde yerel yönetim kurumlarına teknoloji projelerini değerlendirme ve uygulama noktasında destek olmuş. Pahlka’ya göre bozuk sistemlerin onarılmasına katkı sunmak en az üç fayda üretir: “Hükümete güveni artırır, bu sürece dâhil olan teknoloji meraklılarının dönüştürmek istedikleri sistemleri derinlemesine anlamasını sağlar ve büyük tasarruf sağlar.” (s. 142)

Facebook üzerinden St. Petersburg merkezli bir reklam kampanyası ile 2016 ABD başkanlık seçimlerine müdahale edilmesi, Facebook şirketinin bunun sonrasında şeffaflık yönünde attığı adımlar, şeffaflaşmayla birlikte Ukrayna’da yaşananlar (2016), Arap Baharı, Occupy Wall Street, Gezi Parkı protestoları, MeToo hareketi, halkla ilişkiler yöntemleriyle oluşturulan illüzyonlar, Hindistan’da Jignesh Mevani’nin çalışmaları, Suffolk İdari Bölge savcılarından Adam Foss’un ceza sistemini yeniden yorumlaması, ABD’deki tuhaf seçim sistemi, ABD’deki ırkçı ve cinsiyetçi uygulamalar, sistemin dışında olup da iktidardakileri izleyen baskılayan insanların karşı demokrasi faaliyetleri, yurttaş gözetiminin demokrasiye katkıları (örneğin, Vaat Takipçisi programı), Bryan Stevenson’ın öncülük ettiği Eşit Adalet İnsiyatifi (EJI), Uber ve Airbnb gibi uygulamaların ortaya çıkışı, Tayvan’daki Ayçiçeği Hareketi, Bit Coin’den mülhem Bit Nation ve daha nice örnekler, bu kitapta detaylı şekilde işlenmiş.

Güvenilir kurumlar inşa etme konusunda değişim meraklıları için dikkat çekici bir eser.

İyi okumalar!
Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerin hayatına ilişkin yerli ve yabancı dilde İslamî kaynaklara dayanarak yazılmış onlarca, hatta yüzlerce eserin olduğu malumdur. Bunlar arasında Ahmet Cevdet Paşa, Mustafa Asım Köksal, Mustafa Necati Bursalı gibi birçok tanınmış yazarın eserleri, yıllardır elden ele dolaşır. 2020 yılına kadar bunların arasında maalesef Arâis’ul Kur’ân bulunmuyordu. Zira Latin harflerine çevrilmemişti. Arapça ve Osmanlıca bilenlere hizmet vermekle sınırlı olmak üzere, eserin az sayıda nüshası, İstanbul Beyazıt ve Süleymaniye, Kayseri Raşid Efendi, Mısır Timur Paşa Kütüphanelerinde okurların erişimine açıktı. Yıllar önce, Tercüman’ın “1001 Temel Eser” serisinde yayınlamak isteyen Kemal Ilıcak’ın da o günlerde çevirisini yapacak bir kişi bulamadığı için bu eseri, okurlarla buluşturamadığı kayıtlarda geçmektedir.

Eserin önemi, yazarından ve dolayısıyla tarihî bir miras olmasından ileri gelmektedir. Vânî Mehmet Efendi, Sadrazam Köprülüzâde Fazıl Ahmet Paşa vesilesiyle Padişah 4. Mehmet’in yakınında bulunmuş, Hünkâr Vaizliği ve Hâce-i Sultanîlik yapmış bir şahsiyet. İkinci Viyana Seferi’ne (1683) katılmış ve savaş mağlubiyetinin bir faturası da kendisine kesilerek Bursa/Kestel’e sürgün edilmiş, 1685’te orada vefat etmiştir. İstanbul’un boğaza nazır güzel semtlerinden Vaniköy, adını Vânî Mehmet Efendi’den almaktadır.

Arâis’ul Kur’ân tefsirini çeviren ve dipnotlarla zenginleştiren D. Ahsen Batur, çalışmasını, eserin 3 nüshasını esas alarak ve dolayısıyla karşılaştırma yapmak suretiyle iki yılda bitirebilmiş. Bu noktada, eserin tamamının kitapta yer almadığını belirtmek gerekir. Şöyle ki eserin aslı, normalde iki kısımdan oluşmaktadır: İlk kısmı, mevcut çevirinin kapsamını oluşturan ve Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerin kıssalarının geçtiği ayetlerin tefsiri, ikinci kısmı ise Siyer-i Nebi’dir. Batur, çalışmasında, sadece ilk kısmı kitaplaştırmış, burada da Arap dilinin inceliklerini bilmeyi gerektiren açıklamaları eleyerek eseri, okurun daha iyi anlayabileceği bir hale getirmiştir. Eserin başında yer alan ve kâinatın yaratılmasını anlatan kısım ile asıl metindeki şiirler de çeviriye dâhil edilmemiştir.

Arâis’ul Kur’ân çevirisi, titizlikle hazırlanmış, üzerinde ciddi gayret sarf edilmiş bir tefsir çalışmasıdır. Dili oldukça sâdedir ve kolay okunmaktadır. 626 sayfalık uzun bir yolculuk için bu, önemli bir detay olsa gerektir. Yazıldığı dönem şartlarındaki bir akademik eserin nasıl ve ne uslüpla yazıldığını çok iyi yansıtmaktadır. Bugün geçerli olduğu gibi o günlerde de “intihal” olmaması için Vânî Mehmet Efendi’nin, kullandığı tüm kaynakları (atıf yaparak) tek tek belirtmesi dikkat çekicidir. Buna bir de çevirenin dipnotları eşlik ettiği için eser, kaynak açısından daha sağlam ve güncel bir hale gelmiş durumdadır. Ayrıca eserde, yeri geldikçe râvileri de verilerek Hz Muhammed'in hadis-i şeriflerine ve uygulamalarına da atıf yapılmıştır. Örneğin Hz. İbrahim'in hac ibadetini ifa etmesi konusuna değinildikten hemen sonra Hz. Muhammed'in hac ibadetini nasıl ifa ettiği uzun uzun anlatılmıştır. (s. 136-142)

Sistematik olarak öncelikle bahse konu edilen peygamber hakkında hangi sûrede kaç ayetin yer aldığı bilgisi verildikten sonra, sırasıyla bu ayetler tefsir edilmektedir. Her ayette geçen cümleler, ayrı ayrı açıklanmakta ve yeri geldikçe kelimelerin özelinde detaylara girilmektedir. Örneğin, "Salih Peygamber Kıssası" başlığı altında öncelikle, bu kıssanın, A'raf suresinde geçen 7 ayette anlatıldığı bilgisi verilir. İlgili ayetlerden biri, "Bunun üzerine, onları şiddetli sarsıntı yakaladı ve evlerinde diz üstü çöktüler." 78. Ayet, Arapça metniyle verildikten sonra, bu ayette geçen sarsıntıyı karşılayan "recfe" kelimesinin izahı yapılır: "Âyette geçen 'recfe' Cebrail'in haykırmasından kaynaklanan zelzele demektir. Çünkü normalde yeryüzü şiddetle sarsıldığında bir gürültü çıkar..."(s. 96) Ardından konu hakkında eser vermiş Ebu Talha, Muhammed bin İshak, Vehb, İbni Umran gibi isimlerin yazdıklarına yapılan atıflarla konu nihayete erer.

Şunu önemle belirtmek gerekir ki bir konu üzerine okuma yaparken, aynı konuda yazılmış başka eserlere de bakma ihtiyacı, bu eser için de mevcuttur. Ciddi bir okumaya vakit ayırabilenler için, anlatılanları tüm yönüyle kavramak adına bu, vazgeçilmez bir yöntemdir. Tercih ya da üslûp gereği bir yazarın bir konuyu daha detaylı işlerken, başka bir yazarın, aynı konuya kısaca yer vermesi gayet tabiidir. Bu eserde de mesela, Hz. İbrahim’in Mısır’da geçirdiği günlere ilişkin çok detay verilmediği, buna dair sadece eşi Hz. Sâre’nin Firavun’la yaşadıklarından ibaret bir paragrafla yetinildiği görülmektedir (s. 124-125). M. Asım Köksal'ın Peygamberler Tarihi adlı eserinde ise Mısır günlerine daha fazla yer verilmiştir.(s. 161-166, 2013 baskısı)

İyi okumalar!
Kitap, ilk olarak “How To Read The Qur'an?” adıyla basılmış (2007) ve Türkçe çevirisi de ilk baskıdan yıllar sonra “Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?” başlığıyla kitapseverlere sunulmuş (Temmuz 2021). Daha sonra, aslından farklı olarak “Oryantalist Bakış Açısıyla Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?” şeklinde bir ekleme yapılması tercih edilmiştir.

Edinburgh Üniversitesi'nde İslam ve Dinler Arası Çalışmalar Profesörü olan MONA SIDDIQUI, Pakistan-Karaçi asıllı, Müslüman bir akademisyen. Yazar, vatandaşı olduğu İngiltere’de çocukluğundan itibaren Müslümanların yaşadığı sıkıntıları bizzat tecrübe etmiş. Sadece bulunduğu ülkede değil, tüm Batı ülkelerinde yaşanan entegrasyon sorunlarını da gözlemleme fırsatı bulmuştur. İslam’ın gerektirdiği şekilde yaşamanın, Batı ülkelerinde ortaya çıkardığı sorunlar da SIDDIQUI için sorgulamaları arttıran bir neden olmuş görünmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla 11 Eylül’ün, “Şeytan Ayetleri” kitabının ve daha başka örneklerin beslediği tartışma ortamında, hata ya da sorun olarak değerlendirilen ve eleştiri kaynağı olan hususlarda, pürüzlerin İslam’dan mı yoksa Müslümanlardan mı çıktığını tahlil etmek için kalemini eline alıp bu eseri yazmaya başlamış. Kitabın ilk baskısının 2007 yılında yapılmış olduğu düşünülürse 2005’te Danimarka’da patlak veren karikatür krizinin de bu kitabın hazırlanmasında temel bir etki oluşturduğu varsayılabilir.

Yazar, kitabın, “okuyucunun Kur’an’a girmesini sağlamak, Kur’an’ın Müslüman toplumlar üzerindeki gücünü ve etkisini kavramak ve müminlerin nasıl ibadet ettiklerini ve belirli emirleri yerine getirmek için genelde ne şekilde mücadele ettiklerini göstermek” amacını taşıdığını, “bir akademisyen olarak sorguladığı inanca dair tefekkürünü” ifade ettiğini vurgulamaktadır. Çevirmen Süleyman Aydın, eserin hedef kitlesinin ilahiyatçı akademisyenler ve din adamları olmadığını, işlenen konuların felsefi bir yaklaşımla ele alındığını, dolayısıyla eserin, entelektüel merakı tatmin etmeyi hedeflediğini açıkça belirtmektedir. Kitap, bu yönleriyle alışılmış ilahiyatçı yazarların eserlerinden ayrı tutulmalıdır.

Eser, Ritüel Olarak İnanç, Namus ve Modernlik, Yasa ve Otorite ve Eleştirel Âlimliği Benimseme gibi başlıklarla ayrılmış 10 temel bölümden oluşmaktadır. Hacminin bilinçli olarak küçük tutulması, seçilen konuları detaylandırmayı ve başlıkları çoğaltmayı engellemiş görünmektedir.

“Müslümanlar Kur’an’ı bir merhamet ve adalet kitabı olarak yorumladıkları halde neden bu yorumlamanın sonuçları ortaçağvari, demode ve çağdaş demokratik değerlere aykırı görünmektedir?” türünden sorulara yer verilir. Modern dünyada Müslümanın, Kur’an’ı okumakla ve ezberlemekle yetinmeyip 7. asırdan bugüne ulaşmış bir kutsal kitapla bağlantı kurup onu anlamaya çalışmasının bir görev olduğu ifade edilir.

Medine Anayasası’na eserde çokça atıf yapılmaktadır. Bu vesileyle Hz. Muhammed’in, Müslümanlar, Yahudiler ve putperestler için din özgürlüğünü garanti altına almasına değinilir (622). SIDDIQUI, bu noktada şu görüşe yer verir: “Yedinci yüzyılın ve günümüzün Medine’si arasındaki siyasi ve toplumsal farklılıklara rağmen, Medine Anayasası’nın ruhu yeniden canlandırılmalıdır.” (s.70)

Yazar, İslam üzerine yapılan tartışmaların vazgeçilmez bir konusuna, İslami anlayışta kadın ve erkeğin konumlarına da yer vermiş: “Kur’an, temelde eşitlikçiliği teşvik eder, çünkü erken dönem İslam, ister camilerde ister eğitimde olsun, kadınların katılımını desteklemiştir, ancak bu olumlu tutumlar, kadınların özel ve kamusal yaşamda boyun eğdirilmesiyle zamanla ortadan kalkmıştır… İslamiyet yayıldıkça, dinî külliyat ve imparatorluk, kadının kendi kaderini tayin etmesini teşvik etmemiştir.” (s.73)

Kitabın satır aralarında verilen bazı dini bilgilerin, bir Müslüman için çok temel düzeyde kaldığı rahatlıkla görülür. Buradan hareketle yazarın, İslam dinine mensup olmayan okur kitlesini de hesaba katarak bunlara yer verdiği düşünülmektedir.

İçeriğine bakarak bu eser için tercih edilen “Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?” başlığının, meramı karşılamadığı savunulabilir. Günümüzde çizilen sorunlu İslam ya da Müslüman imajı karşısında bir temel kaynak olarak “Kur’an'ı Nasıl Yorumlamalıyız?” şeklinde bir ifade, bu eser için daha uygun olabilirdi.

Kitapla ilgili aşağıdaki video adreslerini de not düşelim.
Yazar ile yapılmış bir söyleşi için bkz.: bit.ly/3EHFY4S
Çevirmen ile yapılan bir söyleşi için bkz.: bit.ly/3eUvtAN

İyi Okumalar!
Yazar Annette Weinke’nin tarihçi ve gazeteci yönlerini araştırmacı/akademisyen kimliğiyle harmanlayıp ortaya koyduğu bu eser, sade ve öz anlatımıyla konu üzerine yazılmış “efrâdını câmi, ağyârını mâni” niteliğinde bir çalışma. Eser, yakın dönem tarihi ve özellikle 2. Dünya Savaşı meraklıları için önemli bilgiler içeriyor. Uluslararası hukuk gibi alanlarda çalışan ve Nürnberg yargılamaları üzerinde uzman olanlar için hacim olarak (124 sayfa) beklentileri karşılamayabilir. Eserin çevirisi, dili ve akıcılığı başarılı düzeyde. Yazar, kendinden beklenen akademik titizliğiyle konuyu, tüm yönleriyle yazmaya çalışmış, ama satır aralarında çokça eleştiri yapmayı ve çifte standart örneklerini göz önüne sermeyi ihmal etmemiş.

Nürnberg Yargılamaları, aslında iki başlık üzerinde yoğunlaşıyor. Bunlardan ilki, sinemaseverlerin çok iyi hatırlayacağı “Judgment at Nuremberg” (1961) ve “Nuremberg” (2000) filmlerine de konu edilen, savaş sonrası hayatta kalan ve yakalanan üst düzey Nazi yöneticilerinin yargılandığı ana dava, kitabın birinci yarısını oluşturuyor (s. 61’e kadar). Yargılamayı yürüten dört müttefik devletin, bu davada üzerinde uzlaştıkları sanık listesinde, Hermann Göring, Martin Bormann, Rudolf Hess, Wilhelm Keitel, Hans Frank, Karl Dönitz ve Albert Speer gibi (A) Takımı olarak nitelendirilen siyasetçi, asker ve ticaret erbabı, 24 isim yer alıyor. Sanık hakları gibi birçok yargı usulünün önemli ölçüde rafa kaldırılması, iddia ve savunma tarafları açısından yaşananlar, eksiklikler, zorluklar ve mahkeme heyetinin bunları nasıl değerlendirdiği konuları, eserde incelikle işlenmiş. Dört müttefikin hukuk delegasyonlarının, 26 Temmuz ve 8 Ağustos 1945 tarihleri arasında Londra’da buluşmasıyla başlayan süreçte, 30 Eylül-1 Ekim 1946’da ana dava hakkında hükmün verilmesiyle belki de en önemli aşama sonlanmıştır.

Eserin ağırlık verilen ikinci konusu ise ana davadan sonra görülen müteakip davalardan oluşuyor. 1’den 12’ye kadar numaralandırılan bu davalarda, yine Nazi yönetiminde önemli görevler ifa etmiş, Nazilere destek sağlamış, ordu-bakanlık-hükümet mensubu, hukukçu, doktor, SS ve polis teşkilatı üyesi, sanayici ve şirket yöneticisi toplam 185 kişi yargılanmıştır.

Eserin son kısımları ise yargılamaların, ikiye bölünmüş Alman toplumuna ve idari yapısına, müttefik devletlere (özellikle ABD’ye ve Rusya’ya) ve hepsinden önemlisi dünyada uluslararası hukukun şekillenmesini nasıl etkilediğine ayrılmış (s. 101-124).

Toplam 13 yargılamanın, ilan edilen Nürnberg İlkeleri’nin, adeta bir domino etkisi oluşturarak bugün daimi surette teşkil edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) giden süreci daha iyi anlamak için eseri okumanızda fayda var.

Yazarın atıf yaptığı ve Doğu Almanyalı Rolf Schneider’in tiyatro eserinde, başsavcı Jackson’a söylettiği bir cümleyle satırlarımızı sonlandıralım: “Bugün, bu sanıkları yargıladığımız hukuka göre yarın, biz de tarih önünde aynı ölçütlerle yargılanacağız.” (s.117)

İyi okumalar!