Toplam yorum: 3.285.374
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Yazar Alan W. Hoover, Michigan State Üniversitesi tarih profesörlerinden. Osmanlı Tarihi, Türk halkları ve özellikle Kırım Tatarları, akademik çalışmalarının odağında olmuş.

Kırım Tatarları (The Crimean Tatars), uluslararası alanda bilinirliğe sahip bir eser. Stanford Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Hoover Enstitüsü tarafından, SSCB milletleri hakkındaki çalışmalar üzerine oluşturulan serinin ilk kitabı olarak basılmış. Yazar, eseri hazırlarken konuyla ilgili kaynak arayışında, İstanbul’daki Başbakanlık Arşivi’nden de yararlanmış. Kitapta SSCB sonrası döneme yer verilmediğini baştan not düşelim.

Alan W. Hoover, eserin yazılmasında iki amaca vurgu yapmakta: Birincisi, Kırım Tatarları hakkında yazılı bir belgenin olmayışı; İkincisi, Kırım Tatarlarının en önemli problemi olan Rusların ve birçok Batılı gözlemcinin Türk dünyasında Kırım Tatarları Birliği’nin mevcudiyetini inkâr etmesidir. Kitap, konuyu, temel olarak üç dönemde ele alıyor: Kırım Tatar Hanlığı dönemi, Çarlık dönemi ve son olarak SSCB dönemi.

“Kırım’a ilk defa on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda gelen Kırım Tatarları kısa zamanda mevcut politik ve kültürel müesseselerin yerine kendilerininkini koymuşlar; on beşinci yüzyılın ortasında ilk devletlerini kurmuşlardır. Bu tarihten 1783 yılında yarımadanın Ruslar tarafından ilhakına kadar Kırım Tatarları, Giray hanedanlarının hâkimiyetinde Kırım Hanlığı denen devletlerinde yaşamışlardır.”

Kırım Hanlığı’nın Osmanlı ile ilişkileri, Osmanlıların 1475’te Kırım sahillerini fethedip Kefe Sancağı’nı oluşturmalarıyla başlayan süreç, Kırım’daki yönetimin diğer komşu ülkelerle ilişkileri, bölgedeki sosyal ve kültürel gelişmeler, ilk bölümün temel başlıkları olarak gösterilebilir.

Karlofça Anlaşması sonrası Osmanlıların bölgede zayıflaması ve Rusların güçlenmesi ile değişen dengeler, Çarlık Dönemine ayrılan ikinci bölümün başlangıcını oluşturuyor.

“Osmanlı kayıtları, 18. yüzyıl başlarında Tatar hanlarıyla olan münasebetleri anlatırken, Azak’ın düşüşünden sonra hanlıktaki şartların değiştiğinden açık bir şekilde söz etmektedir. 18. Yüzyılın ilk 35 yılında Kırım tahtına içte ve dışta tesirli bir liderlik yapamayan 11 han çıktı. Osmanlılar, eskisinden daha sık olmak üzere ve çoğu kez de kabile reislerinden birinin isteği üzerine Kırım hanlarını azletmeye başladılar. Buna karşılık hanlar Osmanlıların isteği üzerine Kafkasya’ya, İran’a ve Balkanlar’a birçok Tatar ordusu yolladılar; fakat bu seferlerden çoğu kez büyük asker ve at kayıplarıyla elleri boş olarak geri döndüler…”

18. yüzyıl ikinci yarısında, özellikle Küçük Kaynarca Anlaşması sonrasında yaşananlar, Rus istilaları ve ilhakın ardından tesis edilen idarî yapı, Tatarların bu topraklardan göç etmesi ve Rus iskanlarının artması, Kırım Tatarlarının milli uyanışı oldukça detaylı izah edilmiş.
“Tatar halkına yapılan en büyük baskı, hükümetin teşvik ettiği gitgide artan Slav iskanı yüzünden meydana geldi. Hiç şüphe yoktur ki, tâ II. Katerina’nın devrinden beri idarî makamlar Kırım’ı hem potansiyeli çok büyük ekonomik kaynak hem de yaşanacak büyüleyici bir yer olarak görmüşlerdir. Katerina, yarımada topraklarının onda birinden fazlasını gözdelerine ve sair memurlara bağışlamıştı. Bu bağışlar 500 ilâ 2000 hektarlık parseller halindeydi. En büyük bağış 20.000 hektardan büyüktü. Hükümetin Rus idaresinin ilk on yıllarında bağışladığı bu topraklar, 1783’den sonra göç etmiş olan Tatar sahiplerinden ve Han’ın özel mülkünden müsadere edilmişti…

”Üçüncü bölüm, Kırım Tatarları için çilelerin daha da katlandığı SSCB dönemine ayrılmış. İlk dünya savaşında Almanların da bölgede etkin rol oynaması, Rus iç savaşı sonrası Bolşeviklerin yönetimi yeniden ele alması, Kırım’ın Sovyetleştirilmesi konuları dikkat çekici detaylar içeriyor. Satır aralarında İkinci Dünya Savaşı ile Almanların bölgeyi işgal etmesinin ardındaki ilginç sebeplere de yer verilmiş:

“16 Temmuz 1914’deki bir siyasi toplantıda Hitler, ‘Kırım’ın bütün yabancıların sürüleceği veya tahliye edileceği saf bir Alman kolonisi olacağına’ karar verdi. Yabancıların arasına Kırım Tatarlarını da dâhil ediyordu. Hitler, Kırım’ı geleceğin Karadeniz’indeki Alman Cebel-i Tarık’ı olarak görüyordu… Almanların Kırım’a karşı ilgisine sebep olan başka düşünceler de vardı. Evvela Alman komutanlığı Türk hükümetini Mihver devletlerinin safında savaşa sokmak için yeterli baskı yapabileceğine inanıyordu. Nihayetinde Türkler uzun zamandan beri Almanların dostuydular…”

Almanların yenilmesiyle Kırım’a dönen Sovyetlerin, Tatarlar üzerinde uyguladığı baskı ve şiddet, hemen ardından başlatılan tehcir ve rehabilitasyon, sürgünde yaşananlar, dönüş hakkı için sarf edilen çabalar, eserin son kısımlarında yer verilen önemli konulardan bazıları.

Kırım Tatarları, meraklısı için değerli bilgiler sunan ve emek verilerek hazırlanmış akademik bir eser.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Son yıllarda Suriye’de yaşananlar, ardından Ukrayna ve Rusya arasında devam etmekte olan savaş, Avrupa ülkeleriyle Rusya arasındaki enerji krizi, ülkemizde Rusya’yı sürekli olarak gündemde tutan en önemli nedenler olsa gerek. Tarih derslerinde yeri geldikçe tekrar edilen “Rusların sıcak denizlere inme” şeklinde ifade edilen malum hedefi de aklımızın bir köşesinde her daim duruyor. Rusya, bir komşu devlet ve millet olarak bizim açımızdan geçmişiyle de bilinmesi gereken öneme sahip. Bugünkü Rusya’yı ve izlediği politikaları doğru tahlil edebilmenin, geleceğe dair yol haritası çıkarabilmenin önemli bir yolu, Rus tarihini çok farklı kaynaklardan tahlil edip doğru analizler yapmaktan geçiyor.

Alanında temel eserlerden biri olarak gösterilen Vernadsky’nin Rusya Tarihi, Selenge Yayınları tarafından ülkemizdeki okurlara sunulmuş değerli bir eser. Yazar George Vernadsky, ömrü farklı ülkelerde geçmiş ilginç hayat hikayesiyle bilinen bir bilim insanı. Ukrayna Bilimler Akademisi’nin kurucusu olan babası Vladimir Vernadsky gibi akademisyen olmayı tercih etmiş. Akademik kariyerine Moskova, Freiburg, Berlin, St. Petersburg, Kırım ve en nihayetinde Connecticut gibi farklı yerlerde devam etmiş. Bolşeviklerin 1920’de Kırım’ı işgaliyle ülkesinden ayrılmak zorunda kalan 130 bin devrim muhalifinden biri olarak yazarın yolu, bir süreliğine İstanbul’a düşmüş, buradan da Atina yoluyla Prag’a devam etmiş. 1926’da gittiği ABD’de, Yale kadrosuna dahil olmuş. Bu üniversitede 1927-1946 arasında araştırmacı olarak (research associate), 1946-1956 arasında ise tam zamanlı profesör olarak görev yapmış. Muhalifi olduğu Sovyet rejiminin yıkılışını göremeden, doğduğu topraklardan çok uzakta vefat etmiş (1973). Tarih alanındaki çalışmaları içinde ikisi ön plana çıkıyor: “Rusya Tarihi”, “Moğollar ve Ruslar”.

Rusya Tarihi kitabının ülkemize kazandırılmasının temelinde, editör (merhum) D. Ahsen Batur’un takdiminden anlaşılacağı üzere, Türkiye’de tarihçiliğin, Osmanlı Tarihi, Kurtuluş Savaşı, İttihat ve Terakki sınırları dışına çıkamamasının oluşturduğu bir boşluğu doldurma kaygısı yatmaktadır: “bu eser, tarihimiz boyunca on beş defa savaşıp on üçünde ellerinden yenilginin acısını tattığımız Rusların hiç bilmediğimiz yönlerini sizlere aktaracaktır.” Eser, aslında Vernadsky’nin beş ciltlik kapsamlı Rusya Tarihi eserinin, yine bizzat yazar tarafından kaleme alınmış özetinden ibarettir.

Kitabın giriş kısmında Rus halkının kökeninden, kültürel gelişiminden ve yayıldığı coğrafi alanlardan bahsedilmektedir. Yazar, Rus tarihini, temelde beş bölümle izah etmektedir: Rurik Hanedanından Knaz Svyatoslav’ın 972’de öldürülmesine ve imparatorluğun parçalanmasına kadar olan dönem, 972-1237 arasına tekabül eden orman-bozkır arası mücadeleyle geçen dönem, 1237-1452 arası Moğol istilasıyla başlayan dönem, 1452-1696 arası Büyük Petro’nun Azak Kalesi’ni almasıyla biten dönem, 1696-1917 arasında Avrasya’daki doğal sınırlara ulaşılan dönem. Yazar, Rus Tarihi’ni nihai olarak, 1945’te dünya savaşının sona erdiği döneme kadar anlatmış ve nükleer savaş hakkında (1967’ye kadar gelen) bir değerlendirme yaparak eseri tamamlamıştır.

Eserde, Türklerin Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini yaşadıkları bin yıllık dönemde Rusların ne aşamalardan geçtiğini okuyacaksınız. Kiyef Rusyasından Moğol yönetiminde geçen döneme, oradan çarlığa ve imparatorluğa giden on asırlık süreç 550 sayfada özetle anlatılıyor.

Selenge’nin bilinçli seçimiyle ülke arşivine önemli bir katkısı olduğunu düşündüğümüz bu eser, anlaşılır bir dille çevrilmiş. Bu nedenle çevirmenler de övgüyü hak ediyor. Kitabın baskı boyutu, taşıma açısından kolaylık sağlıyor.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Homo Sapiens, ülkemizde ve dünyada çok satan kitaplardan biri. İbranice olarak 2011’de çıkan kitap, daha sonra İngilizce ve Türkçe olarak basıldı (2015). Yazar Yuval Noah Harari’nin "Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi", "21. Yüzyıl İçin 21 Ders", "Sapiens: Grafik Tarih" isimli eserleri de çok ilgi görüyor. Değindiği konuların içinde tartışmalı yönlerin ve teorilerin olması, bu eserlere ilgiyi arttıran en önemli gerekçe olsa gerek. Harari, tek yönlü okuma yapmayan ve bir konuyu farklı boyutlarıyla araştırmayı sevenler için görmezden gelinemeyecek bir konumda.

“Homo Sapiens” nedir? sorusuna “Homo (insan) cinsinin sapiens (zeki) türü.” diye cevap veren yazar, şöyle devam ediyor:

“Sevelim ya da sevmeyelim, büyük maymunlar adı verilen gürültücü ve büyük bir grubun üyesiyiz. Yaşayan en yakın akrabalarımız arasında şempanzeler, goriller ve orangutanlar var, ve şempanzeler bunların en yakını. Yalnızca 6 milyon yıl önce, tek bir dişi maymunun iki kızı oldu. Bunlardan biri tüm şempanzelerin atası olurken, diğeri de bizim büyükannemiz oldu… aslında insan kelimesi gerçekte ‘Homo cinsine mensup bir hayvan’ anlamına gelir ve eskiden bu cinste Homo sapiens dışında pek çok tür mevcuttur.” (s. 19) Sonrasında uzmanı olmayanların pek de aşina olmadığı Homo neandertalensis, Homo eractus, Homo solensis, Homo floresiensis gibi isimleri, bunlar arasındaki var olma mücadelesini ve yeryüzünde nasıl dağıldıklarını anlatıyor.

“Çoğu Sapiens gıda ararken bir yerden başka bir yere göçer ve yolda yaşardı. Hareketleri, değişen mevsimlerden, hayvanların yıllık göçlerinden ve bitkilerin büyüme döngülerinden etkilenirdi. Genellikle ev kabul ettikleri ve büyüklüğü birkaç yüz kilometrekareye varan arazilerde ileri geri hareket ederlerdi… Bir avcı toplayıcı grubu, her kırk yılda bir ikiye bölünse ve bölünen grup yüz kilometre doğuya doğru gitse, Doğu Afrika'yla Çin arasındaki mesafe 10 bin yılda katedilebilirdi. Bazı istisnai durumlarda, örneğin belli bir bölgede yiyecek çok bolsa, gruplar mevsimlik hatta bazen kalıcı yerleşimler oluştururlardı.”

Kitapta, Nuh Tufanı gibi insanlığın yok oluşlarından da bahsediliyor: “Türlerin yok oluşu buradan doğuya, güneye ve kuzeye, Pasifik Okyanusu'nun kalbine doğru yöneldi. Yol üzerinde Samoa ve Tonga'nın faunasını MÖ 1200'de, Marquis Adası'nınkini MS 1 yılında, Paskalya Adası, Cook Adaları ve Hawaii'ninkileri MS 500'de ve son olarak Yeni Zelanda'nınkini de 1200 yılı civarında ortadan kaldırdı. Benzer çevre felaketleri Atlantik, Hint, Arktik okyanuslarıyla Akdeniz'deki binlerce adanın neredeyse tümünde meydana geldi.”

Bir başka başlık, Tarım Devrimi üzerine: “Tarıma geçiş MÖ 9500-8500 yıllarında güneydoğu Türkiye, batı İran ve Levant bölgesinin tepelik arazisinde, düşük bir hızda ve sınırlı bir coğrafi alanda başladı. Buğday ve keçiler yaklaşık MÖ 9000'de, bezelye ve mercimek 8000, zeytin ağaçları MÖ 5000, atlar 4000 ve üzüm 3500 yıllarında evcilleştirildi. Deve ve kaju fıstığı gibi bazı hayvanlar ve bitkiler daha da geç evcilleştirildi, zaten MÖ 3500 civarında asıl evcilleştirme dalgası bitmişti. Tüm ileri teknolojimize rağmen, bugün bile kalorimizin yüzde 90'ından fazlasını atalarımızın MÖ 9500'le 3500 arasında evcilleştirdiği bir avuç bitkiden elde ediyoruz. Bunlar buğday, mısır, patates, darı ve arpadır. Son iki bin yılda kayda değer herhangi bir havyan ya da bitki evcilleştirilmedi.”

Harari, eserini, Bilişsel Devrim, Tarım Devrimi, İnsanoğlunun Birleşmesi, Bilimsel Devrim alt başlıklarıyla kurgulamış. Bunların her birinin içinde ise oldukça fazla detay içeren onlarca konu başlığı sıralamış: Tarım, hayvancılık, kültür, otorite, imparatorluk, inançlar, cinsiyet, ekonomi, cehalet, bilim, keşifler, sanayi bunlardan bir kısmı olarak sayılabilir.

“… insanların yapabildikleri olağanüstü şeylere rağmen hedeflerimiz konusunda emin değiliz ve her zamanki kadar memnuniyetsiziz. Kano ve kadırgalardan buharlı gemilere ve uzay mekiklerine vardık ama kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. Her zamankinden daha güçlüyüz ama bunca güçle ne yapacağımızı bilmiyoruz. Daha da kötüsü, insanlar her zamankinden daha sorumsuz gibiler. Uymamız gereken yegâne yasalar fizik yasaları ve kendi kendini yaratmış küçük tanrılar olarak kimseye hesap vermiyoruz. Diğer hayvanları ve etrafımızdaki ekosistemi sürekli mahvediyoruz ve bunun karşılığında sadece kendi konforumuzu ve eğlencemizi düşünüyoruz, üstelik tatmin de olmuyoruz. Ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?” (s. 407)

Yazarın dilinden kitabını izlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3rTVoia

İyi Okumalar!
Dervişin Teselli Koleksiyonu, Kitapyurdu’nda ve diğer kitap satış mecralarında yüksek satış rakamlarına ulaşmış dikkat çeken eserlerden biri. İlk baskısını 2019’da yapmıştı. “İyileşme” teması üzerine tesellilerden oluşan 2. kitap ise 2022 Temmuz’unda okurla buluştu.

Yazar M. Ömür Öztürk, seyir, ihtiyaç, inkişaf, sonsuzluk, rıza, arayış gibi başlıklardan oluşan 99 teselli altında kompozisyonunu oluşturmuş. Doğu ve Batı dünyasında tanınmış İslam alimlerine, filozoflara ve yazarlara ait sözler, fikirler, bu kitabın sayfalarında okuyucuya eşlik ediyor. Şeyh Edebali, Sümbül Efendi, Abdulkadir Geylani, Mevlâna, Yunus Emre, Camus, Kant, Sartre, Cemil Meriç, Oğuz Atay, Tolstoy, Geothe, Dickens, Rilke bu isimlerden bir kısmı.

Eserde, her insanın hayatında karşılaşabileceği çeşitli zorluklara, sıkıntılara karşı teselliler hazırlanmış. Mesela, “Kanaat Tesellisi” kapsamında, esasen başarısız insanın olmadığından, çok başarılı veya az başarılı insanın olduğundan bahsediliyor. “Herkes, az veya çok mutludur. Kişi kendini çok mutlu insanlarla kıyaslayınca mutsuz, kendinden daha az mutlu insanlarla mukayese ederse mutludur. Bu kadar basittir. Aslında mutsuzluk, yalnızca bir kelimedir, bir yorumdur. İnsanın icâd ettiği izafi bir kavramdır… Kişi kelime manasıyla olsun mutsuz olduğunu düşünüyor, elindeki o az mutluluğu hafife alıp kalbiyle çok mutluluk peşinde koşuyorsa mevcut mutluluğunu da hissedememekle elindekini fark edebileceği, hissedebileceği, onun için şükredebileceği zamana kadar ondan mahrum kalma cezası görür. Mutluluğunun artmasını isteyen, verilen kadarına razı ve memnun olmalı, ona kanaat etmeli, var olanla yetinmeyi bilmelidir. Elindeki mutlulukla yetinmeyip onu israf edenler, onu önemsemediğini ve kıymetini bilmediğini göstermiş olurlar ki o da bereketi ortadan kaldırır. Nimete saygının en önemli göstergesi, onu severek ve dikkatli kullanmaktır…” (s. 323 vd.)

“Müddet Tesellisi” başlığı altında şu ifadelere yer verilmiş: “Az mı çok mu yaşadığımız, yılların sayısına göre değil, yaşamdan ne kadar etkilendiğimize göre değişir. Güzelim kelebekler bize göre az yaşıyorlar, birkaç gün hatta birkaç saat. Bu güzellik için acınası bir hal. Esasında hayatın uzunluğu, süresinde değil hissedilişindedir. Uzun süre yaşamak, çok yaşamış olmak anlamına gelmez… Zaman, izafidir. Mutluluk zamanları uzun sürse de kısaymış gibi algılanır. Buna karşın musibet zamanları, kısa bile olsa uzun hissedilir. Musibet içerisinde bir gün, bazen yıllar gibi yaşanır… Gecenin aniden sabaha, kışın birden bahara dönmemesi gösteriyor ki yaşadığımız kederler de aniden değil, safha safha hayatımızı terk edecekler. Mevlâna hazretlerinin bu konudaki önerileri şöyledir: Ey tez canlı, aceleci, ham kişi! Bir çatıya bile basamak basamak merdivenle çıkılır. Tencereyi dahi ocakta yavaş yavaş kaynatmak gerekir. Delice kaynayan tencerede pişen yemekten hayır gelmez. Cenab-ı Allah’ın bu kâinatı, bir kerede ol demekle yaratmaya gücü yetmez mi?” (s. 213 vd)

Bir konu hakkında yazılan eserleri veya fikir sahiplerini aramak, eserlerinde aradığını bulmak, her insanın ciddi bir mesai harcamasını gerektiriyor. Bu konuda maalesef çok geniş bir zamana sahip değiliz. Ömür süresi, kısıtlı ve belirsiz. Üstelik okuyabileceğimiz kitap sayısı da kendi kapasitemizle sınırlı. Bunu çok yüzeysel bir hesaplamayla -sayfa sayısı gibi değişkenleri göz ardı ederek- ifade edelim: 50 yıl boyunca her ay 1 kitap okuyabilen bir insan, toplamda 600 kitap okuyabiliyor. Diyelim ki daha iyi bir okursunuz, her hafta 1 kitap okuyorsunuz, bu takdirde kitap sayısı ancak 2400 olacak. İnsanın günlük işleri, mesleki, ailevi ve şahsi sorumlulukları gibi zaman sermayesini tüketen diğer konular, bu denklemde yok. Dervişin Teselli Koleksiyonu türünde eserlerin önemi burada ortaya çıkıyor. Alanında okumalar yapmış, belirli konu başlıklarına göre bunları tasniflemiş ve esere dönüştürmüş yazarların eserleri, okurlar için zaman kazandıran bir görev ifa ediyor. Başka bir yönüyle düşünülürse vakti olup daha fazla okuma yapmak ve derinleşmek isteyenler için de bir rehber ya da bir kaynakça niteliği taşıyor.

Yazarın eserle ilgili Youtube kayıtlarını izlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3yfPDiF

İyi Okumalar!
İnsanlar ölür, eserleri kalır. Bu kitap, Doğan hocanın bıraktığı son eserlerinden biri. Deniz Bayramoğlu soruyor, hoca cevaplıyor: “Kitapta, seksen yılda kazandığım farkındalıkları gözden geçirdik. Gönlümden geçen; yaşamın önemli boyutlarına ilişkin sorular soran ve -tıpkı benim de bir zamanlar ihtiyaç duyduğum gibi- bu konularda bir mentorla sohbet eksikliği çeken okuyucunun, bu kitapla aradığı sohbete ulaşmış hissetmesi. ‘İnsan doğduk, olabileceğimiz en iyi insan olmayı istemek ve bu yolda emek vermek gerek’ diye düşünenler, umuyorum ki sohbetimizi anlamlı ve yararlı bulacaklardır.” İkili, bu eseri hazırlamak için her hafta 2 gün bir araya gelerek toplam 3 ay mesai harcamışlar.

Alt başlıklarda 14 soru sorulmuş, bunlardan bazıları: Hayatın Anlamı Nedir? Umutsuzluğu Nasıl Aşarız? Çevremiz Bizi Nasıl Etkiler? Kime Akıl Danışılır? Nasıl Meslek Seçilir? Neleri Okumalı, Dinlemeli ve Seyretmeliyiz?...

Seksen yıllık deneyimlerin aktarımı söz konusu olunca eserin her sayfası, altı çizilecek satırlarla dolu. Doğan hocanın, yaşarken farkındalık oluşturduğu hususlar ilgi çekici. Bir yerde, “… bireyin aslında ne kadar önemli olduğunu idrak ettim. Tüm toplum, ana-baba, eğitim sistemi olarak "birey'' üzerine odaklanmalıyız. Bireyi her an bir ekibin parçası olduğunun farkında ve bunun sorumluluğunu taşıyacak şekilde yetiştirmeli, geliştirmeliyiz. Bir ekibin üyesi olduğunun farkına varan, bunun sorumluluğunu alabilen ve o ekip içinde sorun değil, çözüm üreten bir birey yetiştirmeyi hedeflemeliyiz.” tespitini yapıyor (s. 22).

Kitap sadece anılardan oluşmuyor şüphesiz, Doğan hoca, sohbete uzmanlık alanından bilgiler de katıyor, ama sıkmadan: “Zihin dili, olayların, rakamların, malumatın anlatım dilidir. Bir de gönül dili var; o da "biz"i gerçekten hissettiğin zaman ortaya çıkan duyguların, ilişkilerin dilidir. Yani biraz Yunus Emre'ye aşinaysan, bu dili bilirsin. Bir şey söyleyeyim; işte bu, evrensel bir dildir. Altı aylık bir bebek bu dili hisseder. Bu sebeple gönül dilini önemsiyorum. İlişkilerde bu iki dili dengelemek önemli…” (s. 62)

“Umutsuzlukla mücadelede öğrenilmiş çaresizliğin üstesinden gelebilmek önemlidir. Ve bunun da yolu ufacık da olsa ilk adımı atmaktır. Diyelim ki derslerine çalışamıyorsun, sınavlara hazırlanamayacağını düşünüyorsun, umutsuzsun. Önerim: Saatlerce çalışmayı hiç gözün kesmiyor olabilir ama en azından beş dakika çalışabilirsin. Beş dakika ile başla! İnan ki o ilk adımın sihirli bir gücü var… İşte konu her ne olursa olsun bu yirmi dakika kendini tam anlamıyla ona verdiğin zaman önemli sonuçlar elde ediyorsun. Yazar mı olmak istiyorsun? Şu veya bu şekilde sadece yirmi dakikanı ayır! Ama her gün…” (s. 65, 70)

“Her anne baba önce aile hayatıyla ilgili, çocukları nasıl yetiştireceğiyle ilgili niyetinin saflığını keşfetmeli, bu konuda bir karar vermeli. Mesela ben bir anne baba olarak şu kararı veriyorum; yetiştirdiğim çocuk kendine, ilişkilerine saygı duyan, gerçeği araştıran, keşfettiğini özgürce konuşabilen dürüst bir insan olsun. Böyle bir niyetle babalık yaparsam o zaten kendiliğinden, '’Allah razı olsun babamdan’ der.” (s. 119)

Bazı bölüm sonlarında Doğan hocanın belli konularda, önerileri, ipuçları sıralanmış:

Ekipteki insanların iyi taraflarını gör, ifade et ve onların hayatına anlamlı bir katkıda bulunmaya özen göster. (s. 90)

"Bir Çocuğun Potansiyelini Anlayacağımız Beş İşaret" 1- Davranışlarının koordinasyonu ve akışı 2- Duygularının farkında oluşu, anlayışı ve duygularını yönetebilmesi … (s. 143)

"İlişkilerde Yaptığımız Altı Hata'' 1- Dinlemeyi ihmal edip karşıdakinin gözüyle olaya bakmamak 2- Karşıdakini olduğundan az görmek… (s. 168)

Bir İnsanın Kendini Gerçekleştirmesi İçin Atması Gereken Beş Adım 1- Kendi güçlü yönlerini keşfet. 2- Değişen ortam ve koşullarda kendin olma bilincini bırakma… (s. 194)

Son bölümde ise Doğan hocanın hazırladığı okuma, dinleme ve izleme önerileri var: Kırk Yıl (Halit Ziya), Memleketimden İnsan Manzaraları (Nazım Hikmet), Sevme Sanatı (Erich Fromm), Hayat İçin Oyun Planı (John Wooden), Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Grigory Petrov), İslam Tasavvufunun Meseleleri (Erol Güngör), Babam ve Oğlum (Çağan Irmak), Hayat Güzeldir (Roberto Benigni), On İki Öfkeli Adam (Sidney Lumet), Baba Serisi (Godfather), bunlardan sadece bir kısmı...

Rahmetli Cüceloğlu'nun dilinden kitabını, kısaca, dinlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3LUlfQm

İyi Okumalar!