Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

yesevihan Tarafından Yapılan Yorumlar

11.07.2005

"Divan-ü Lügati't Türk" bugün Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan'ın Kaşgar kentinde dünyaya gelmiş bir Türk bilgininin; Kaşgarlı Mahmud'un ölümsüz şaheseridir. Bundan 931 yıl önce 1074 yılında Bağdat'ta zamanın İslam Halifesi'ne sunduğu eserinin yeryüzünde tesbit edilmiş tek örneği İstanbul Millet Kütüphanesi'ndedir. Ali Emiri Efendi eliyle ilim aleminde keşfi ve bu kütüphaneye intikali de kitablara konu olacak kadar ilginç olan bu eseri kaliteli bir baskı ile yayın dünyamıza kazandıran Kabalcı Yayınevi büyük bir iş kotarmıştır. Türk milliyetinin 900 yıl öncekimuhteşem kültür birikiminin kanıtı olan bu eser istisansız her Türk aydınının kütüphanesinde yer almalıdır.
Kitabın tek eksiği sözlük kısmında kelimelerin sadec Latin harfli transkripsiyonu ile yer almasıdır. Keşke sözlüğün orijinal arabic harfli dizgisi de yapılmış olsa idi; bugünkü bilgisayarlı dizgi ortamında bu da hiç zor bir iş değildi. Umarım sonraki baskılarda yayınevi bu eksiği de giderir.
11.07.2005

'Cemile Bacı'nın rüya kitabı

Dr.Hayati Bice

Sevenlerince 'Cemile Bacı' olarak da anılan ünlü İslam araştırmaları bilgini Annemarie Schimmel'in, Abbasi halifesi El-Mansur'un rüyalarını anlattığı 'Halife'nin Rüyaları' adlı kitabı Kabalcı'dan çıktı. Kitap rüya ilmi üzerine bilgiler de içeriyor.

DR. HAYATİ BİCE
Kabalcı Yayınevi 2003 yılı başında yeryüzünden göçen ünlü İslam araştırmaları bilgini Annemarie Schimmel'in tüm eserlerini okurla buluşturmaya devam ediyor. Bu çerçevede Schimmel'in "İslam'ın Mistik Boyutları' adlı klasik eserinden sonra 'Halife'nin Rüyaları' ve 'Tanrı'nın Yeryüzündeki İşaretleri' adlı eserleri de geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

'İslam'da Rüya ve Rüya Tabiri' alt başlığını taşıyan 'Halife'nin Rüyaları' kitabı adını Abbasi halifesi el-Mansur'un (saltanatı 754-775) rüyalarından almaktadır. Halife El-Mansur'un 'sâdık' olduğu ortaya çıkan bazı rüyalarından sonra 'rüya tabiri'ne çok önem verdiği ve sarayında rüya tabiri ile görevlendirdiği âlimler istihdam ettiği bilinmektedir.

Rüya: 'Aşkın kaynaktan haber'

Bugün Jung psikolojisinde 'aşkın kaynak'tan haber şeklinde yorumlanan rüya tabirinin 'bir nevi falcılık' muamelesi görmesine karşılık dünyanın en saygın İslam araştırmacılarından Schimmel'in bu konuyu ilmine layık bir şekilde yaklaşık 400 sayfalık bir metinle ortaya koyması yadırganabilir. Ancak Schimmel'in kitabının bazı arabaşlıkları bile okura eserin derinliği konusunda bir fikir verecektir: Kur'an'da rüya, sâdık ve salih rüyalara nasıl ulaşılır, rüyaları kim gönderir, rüya-olay eşzamanlılığı, kadınlar ve rüya, rüyada Kur'an görmek, sufiler rüyalarında neler görürler, yol rüyaları, rüyada Cennet, ölmüşlerin rüyalarda verdikleri öğütler, rüyada Peygamber'i görmek, tarihte ve siyasette rüyalar, hayat denen rüya.

Kendi rüyalarını da anlatıyor

Kitabı eline alan okuru sarmalayan mistik ve bereketli okumanın tadı İslam tarihinden rüyalar yanında Schimmel'in kendi rüyalarını anlattığı satırlarla daha da lezzetleniyor. Bu tadın satırlardan gönüle aktarılmasında kitabı çeviren Tûba Erkmen'in katkısını da anmak gerek.

Rüya konusunda İslami kaynakları okumak istediğinde 'akademik' nitelikli bir metin bulamayan okurlar için bir başvuru kaynağı olacak karakterdeki bu kitabının -sevenlerinin Türkiye'de çalıştığı yıllarda taktıkları 'hoş isim' ile- 'Cemile Bacı'nın ruhuna dua için vesile olduğuna-olacağına eminim; en azından kendi adıma.

Annemarie Schimmel kimdi?

Almanya'nın Erfurt şehrinde 1922 yılında dünyaya gelen Annemarie Schimmel, 27 Ocak 2003 gecesi 80 yaşında dünyadan göçtü. Schimmel, çocuk denecek yaşta şair ve orientalist Friedrich Rückert'in (1788-1866) şiirlerinden etkilenerek İslami edebiyata ilgi duyar, 15 yaşındayken bir Arapça öğretmeninin kılavuzluğuyla İslâm edebiyatı ile ünsiyeti artar. Akademik hayatında da İslam eksenli çalışmayı tercih eder.

Memlûkluler tarihi üzerine yaptığı doktorasını 1945 yılında tamamlar. 1954-1959 yılları arasında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde Türkçe olarak Dinler Tarihi derslerine girer. Bu yıllarda 'Cemile Kıratlı' takma adıyla çeşitli dergilerde yazıları çıkarken sevenleri tarafından 'Cemile Bacı' olarak anılır. Sırasıyla Marburg , Bonn ve Harvard Üniversiteleri'nde Arapça ve İslâm' araştırmalar profesörlüğü yapar. 1970 yılında Harvard'da kurulan Hind-İslam Kültürü Kürsüsü'nün başına geçer ve 22 yıl görev yapar.

Schimmel, bilimsel çalışmalarında İslâm kültürünü bir bütün olarak ele almıştır. Ona göre İslâm felsefesi, tasavvuf ve şiir ile hat, çini, minyatür gibi süsleme sanatları, bunları içinde barındıran kültürlerin, tarihi, folkloru, bireyleri ve o bireylerin hayatları ile özdeşleşmiş öğelerdir.

Schimmel'in yaklaşımında bir tarihi dönemin İslâm sanatı ve en geniş kültürel çevresi ile birlikte sanatçı da bir birey olarak karşımızda belirir. Schimmel'e göre, bu kültürel sentez, keyfî bir analizin hatırı için parçalanamaz. Onun anlayışı, bir inançlar sistemi olan dini, bireyden ve bireyin bu inancını ifade ettiği her türlü sanat faaliyetinden ayrıştırmaz. Din özü itibarıyle mütealdir; ama din' inanç dünyevî bir ortamda yaşanır ve ifade edilir. Bu ifade, geleneksel sanatlarıyla, geleneksel ve yeni temalarıyla İslam'ı bir kültür birikiminin ortak ürünü olarak selamlar.

Tasavvufi neşveyi yansıtırdı

Bu tür yaklaşımları ilk ortaya atan Schimmel değildir; ancak o, bu yaklaşımı bütün ayrıntıları ile irdeleyebilecek akademik ve kültürel donanıma sahip olan az sayıda bilginden biridir. İslâm kültürünün dilleri olan Arapça, Farsça ve Türkçe'yi çok iyi bilmesi ona İslam medeniyetinin kapılarını ardına kadar açmıştır. Bu birikimden kazandığı entelektüel donanımı da her zaman sağduyu ile kaynaştırmayı başarmıştır.

Schimmel özellikle yoğunlaştığı tasavvuf konularına bir birey olarak pek çok tasavvuf bilgininden farklı olarak yaklaşmış; akademik çevrelerde hiç de sık rastlanmayan bir tavırla içselleştirdiği tasavvuf sayesinde belirgin bir ruh kemaline ve alçak gönüllülüğe erişmiştir. Bilgiyi bir güç ya da bir imaj yaratma aracı olarak kullanmaması, bir 'allâme' olarak algılanmak istememesi, kendisine zaman zaman gösterilen aşırı hürmetten sıkılması hep bu tasavvufi neşvesinin yansımalarıdır.

YeniŞafak-6.6.2005
31.01.2005

Sırlara gerçek yolculuk

Omar Michael Burke 1960'lı yıllarda bugün bile 'dolaşılması tekin olmayan' coğrafyalarda dergahtan dergaha yaptığı koşuşturmayı, birinci elden malzemelerle "Sufiler Arasında" isimli kitabında anlatıyor.

Omar Michael Burke'nin İnsan Yayınları tarafından Ahmed Tunç Demirtaş'ın çevirisiyle yayınlanan "Sufiler Arasında" kitabını okuduktan sonra dudaklarımdan şu sözler dökülüverdi: "Ne macera imiş ama !?.."

Nasıl dökülmesin ki ? İrlanda asıllı yazar, 1960'lı yılların dünyasında bugün için bile 'dolaşılması tekin olmayan' coğrafyalarda dergahtan dergaha, menzilden menzile koşuşturmuş; kâh "kaçak hacı" olarak Kabe'nin gölgesinde, kâh İstanbul'da Bebek yalılarından birisinde, kâh Kuveyt emirinin sarayında, kâh Tunus'un Tuareg sahrasındaki cezbeli sufilerin ribatında, kâh Hindikuş sırtlarındaki kuş konmaz bir zaviyede soluklanmış ve bu soluklanmalarda kaleme aldığı ve kendi ifadesiyle "birinci ağızdan malzeme"yi bize sunmak üzere notlar almıştı.

Yazarın öyle sahici bir anlatımı var ki bir gün Cidde'de bir Türkistanlı'nın halı dükkanında nefis, dumanı tüten, bir sini dolusu "Buhara pilavı" yemiş gibi olurken hiç umulmadık bir yerde Hind kıtasının Müslüman bölgesinde karşımıza çıkan "kaşları da dahil tüm vücud kıllarından soyulmuş" bir "kalenderî derviş" ile burun buruna geliyorsunuz.

"Çağdaş İseviler" Günümüz Afganistan'ında mı?..

Kitabı bence en önemli kılan husus ise, verilen ayrıntıların işaret ettiği tarihi gerçeklikler oldu. Bunlar arasında en dikkatimi çeken ise tüm Hrıstiyan dünyasını sarsacak bir iddia olarak çarmıhtan kurtarılıp Keşmir'e kaçırıldıktan sonra bir otuz yıl daha yaşadığı kaydedilen "Hz. İsa'nın ashâbının son varislerinin bugünkü Afganistan'da Herat yakınlarındaki birkaç köyde bulundukları, "kıyami zikir" benzeri bir toplu ibadetleri ile riyazet temelli bir dervişane hayat tarzını yaşadıklarına ilişkin bölüm oldu. Yazar bu topluluk içinde geçirdiği günlerde Hrıstiyan teolojisini yerle bir edecek unsurları tesbit etmiş.

Bir diğer önemli bölüm ise yazarın Mısır'da şahsi bir kütüphanede, Türkistan tasavvufunun temel eserlerinden "Reşahat" ve "Divan-ı Hikmet" ile karşılaşması idi. Bu durum Türkistan tasavvufunun İslam aleminde bir yandan Malezya-Endonezya yönünde tesirini yayarken diğer yandan Mısır'a kadar tüm Ortadoğu'daki tesirinin birer kanıtı oldu. "Ubeydullah Ahrar Taşkendi Menâkıbı" denebilecek Reşahat ile Hz. Pir-i Türkistan Yesevi'nin hikmetlerini derleyen Divan-ı Hikmet'in tüm İslam dünyasında etkisini sürdürdüğünün somut bir kanıtı olan bu durum özellikle benim için etkileyici oldu.

Aslında kitapta o kadar çok dipnotlanması gereken kişiler, yerler, olaylar var ki...En iyisi kitabı okuyanın kitapta geçen isimleri, terimleri bir ansiklopediden araştırarak bu dipnotlandırmayı kendi zihninde yapması.

(YeniŞafak-23.11.2004)
31.01.2005

RTÜK üyesi ve Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) Şeref Başkanı D. Mehmed Doğan'ın son yıllarda yoğunlaştığı 'dil, dilde değişim, dil kullanımındaki yanlışlıklar' etrafında yazdığı makale ve incelemelerinden oluşan 'Yüzyılın Soykırımı' adlı eseri İz Yayıncılık tarafından yayınlandı. Her ay bir önceki ay yayınlanan kitaplar arasından birini "Ayın kitabı" olarak seçeceğini açıklayan TYB, bu ay yapılan değerlendirme sonucunda aynı kitabı ayın kitabı olarak seçti.

Soykırımın öteki yüzü

Yüzyılın Soykırımı gibi çarpıcı bir isimle piyasaya çıkan kitap, dikkat çekici bir giriş ile başlıyor. Girişte Prof. Justin McCarthy adlı araştırmacının İnkılap Kitabevi tarafından yayınlanan 'Ölüm ve Sürgün' adlı eserinde kaydettiği 19.Yüzyıl sonu-20. Yüzyıl başlarında Türk kültür coğrafyasında uygulanan 'soykırım' ile ilgili veriler yer alıyor. Önümüzdeki günlerde tekrar önümüze getirilecek olan 'Ermeni soykırımı' iddialarının aslında Türk-Müslüman soykırımı olarak dile getirilmesi gereken unsurlar taşıdığını gösteren bölüm, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde 5 milyon Müslüman'ın Balkanlar ve Kafkaslar'dan Anadolu'ya yönelen göçler esnasındaki harp-darp ve sefalet ortamında hayatını kaybettiğini gözler önüne seriyor. Bu 5 milyon 'insan'ın demografik olarak bugüne yansıtılması bugünün dünyasında 20 milyon kişilik bir kayba işaret eder.

Dil üzerine yoğunlaşmış bir kitabın 'katliam', 'soykırım' veya 'etnik temizlik' kavramlarını içeren bir giriş ile başlaması aykırı gelebilir. Ancak Doğan'ın Türk dili üzerinde hem Türkiye'de hem de başta Stalin dönemi Sovyetler Birliği olmak üzere dünyada maruz kaldığı uygulamaları bir 'soykırım' olarak nitelemesi hiç de yabana atılacak bir şey değildir. İnsanın maddi bedeninin yok edilmesiyle, insanı insan yapan manevi varlığının ve bu çerçevede dilinin, kültürünün, imanının tahrib edilmesi; Cengiz Aytmatov'un eşsiz deyimiyle 'mankurtlaştırılması' arasında fazla bir fark olmasa gerek.

Kur'an dili esasıyla bilim terminolojisi

Kitabın en önemli bölümlerinden birisi de Muhammed Hamidullah'ın Fransızca Kur'an çevirisinin 'Aziz Kur'an' adıyla Türkçe'ye aktarılan mealinin yayınında ortaya çıkan ve vahamet derecesine varan anlam kaymalarına yol açan çeviri hatalarına işaret eden incelemesinin yer aldığı sayfalardır. Bu nitelikli araştırma bile, tek başına bu eserin kütüphanelerde bir başvuru kaynağı olarak yer almasını gerektirmektedir. Kitabın bir eksikliği, son on yıldır ortaya çıkan Türk yurtları ile Türkiye arasında artan kültürel temaslara sağlam bir zemin oluşturmak üzere Türk dili ve kültürü açısından Türkistan lehçeleri ile Türkiye Türkçesi ilişkileri üzerine ciddiyetle eğilinmesinin gerekliliği konusuna değinilmemesidir. Bu konuda kalem oynatma vadisinde yeterince mücehhez olduğunu bildiğimiz Doğan'ın kendi temaslarında da farketmiş olması gerektiği üzere aslında 'devlet politikası' oluşturulması gerekliliği aydın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Dileriz kitabın sonraki basımlarında bu konuda da Doğan'ın değerli görüşlerini okuyabiliriz.

Son olarak bir tenkidi de dile getirelim: 332 sayfalık bu eserin son kısmında oldukça geniş bir yer tutan 'basından alıntılar' kısmına giren yazılar konusunda biraz daha fazla özen gösterilmeliydi. Özellikle, bu bölümde birkaç yazısına yer verilen Hadi Uluengin'in bilim terminolojisinde Hırıstiyanların İncil dilini esas almalarına karşılık Müslümanların da Kur'an diline dayanmalarını öneren yazısını okuyanlara ışık tutmak üzere; bu fikri ilk kez Ziya Gökalp'in dillendirdiğine kitabın bir yerinde yer verilmeliydi. Gökalp'in cumhuriyet kurulmadan yazdığı 'Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak' adlı eserinde tüm İslam dünyasında ortak olarak kullanılmak üzere bilim dili terminolojisinin Kur'an dili esasında geliştirilmesi gerektiğini yazdığını kitabın okurları arasında hatırlayacakların sayısının çok az olduğu bir gerçek.

(YeniŞafak-31.01.2005)
13.05.2004

Mağfur ve merhum Necip Fazıl'ın manevi hayatında büyük bir tesir oluşturan Seyyid Abdulhakim Arvasi ile aralarındaki rabıtanın tarihi etrafında yazdığı özgeçmiş kesitlerinden oluşan bir eser. Delişmen bir gönlün bir mürşid-i kamil eliyle nasıl yönlendirebileceğinin ipuçlarını taşıyor. Kitabda dikkatimi çeken ve beni biraz da gülümseten husus Üstad'ın Arvasi'nin Ankara'nın kuzeyinde UfukTepe'ye 20 km. mesafedeki Bağlum köyü kabristanında bulunan kabrini her ziyaretinde kabirden aldığı biraz toprağı bir şişeye koyarak İstanbul'daki evine taşıdığını; eşinin ise bu "nakliyat" işine muhalefetini dile getirdiği satırlar oldu. Necip Fazıl bir çocuk safiyeti taşıyan, delişmen gönlünün ne tipik bir tezahürü... Bu kitabın asıl faydası okuru, Abdulhakim Arvasi'nin "Tasavvuf Bahçeleri" ve "Rabıta-i Şerife" kitablarına götüren bir kılavuz olmasıdır. Arvasi'nin çok değerli bu iki kitabını "Büyük Doğu" yayınlarından temin etmek mümkün... Bu kitabları okumakla Necip Fazıl'ın ruhu da şad olacaktır.
"Yol O'nun , varlık O'nun..."