Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

Geçtiğimiz yüzyılın ikinci çeyreğinin başında büyük Türk tarihçisi Zeki Velidi Togan’ın girişimleriyle İstanbul Darülfünunu'nda Umumi Türk Tarihi Kürsüsü kurulur. İlerleyen yıllarda diğer üniversitelerde Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı olarak isimlendirilen bu sahaya ilişkin araştırmacılar ve akademisyenler yetişmeye başlar. Yapılan araştırmaların gün geçtikçe artmasıyla beraber Türk tarihiyle ilgili bilinmezlerin sert kabuklarını kıran, anlayışları değiştiren yeni bilgiler ortaya çıkar. Üstelik yabancı tarihçilerin istediği gibi at oynattığı bir sahada bundan böyle Türk tarihçiler yeni tezleriyle kendilerini gösterirler. Bu sahada yapılan çalışmalar yeni metodolojik problemleri de beraberinde getirir.

Araştırmacı sayısının artmasına ek olarak Genel Türk Tarihi konularındaki zenginliğe ve genişliğe bağlı olarak ortaya çıkan yeni problemlerin çözümlenmesi için ilki 2017 yılında düzenlenen çalıştaylar yapılmaya başlanır. Dördüncü çalıştay Kahramanmaraş’ta 2022 yılında yapılır. Bu çalıştayda sunulan bildiriler 2023 yılında kitaplaştırılarak, “Genel Türk Araştırmaları ve Günümüzdeki Durumu” ismiyle raflardaki yerini alır. Doksan bilim insanının katıldığı bu çalıştayda sunulan bildirilerle alanı daha iyi bir konuma getirme amacı ilk aşamada göze çarpar.

Altı oturumda tasarlanan dördüncü çalıştayda GTT ( Genel Türk Tarihi-yazıda bundan böyle bu şekilde kullanılacaktır) çeşitli başlıklarla masaya yatırılır. Her bir oturum ayrı bir bölüm olarak kitapta yerini alır. Sunulan 27 farklı bildiri ilgili bölüm altında sınıflandırılır. Bu bölümlerden ilki oldukça dikkat çekicidir. Geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden GTT alanında kıymetli hizmetleri olan Enver Konukçu, Abdulkadir Donuk, Mustafa Kafalı ve Salim Cöhce gibi müstesna Türk tarihçileri öğrencileri tarafından biyografik olarak ele alınır. Vefayı önceleyen bu güzel başlangıcın başarıya giden yolda yeni tarihçileri motive edici yönünün olduğunu da kabul etmek gerekir. Zira hedeflerine yönelen yolda sebatkar davranarak Türk tarihinin kilometre taşlarını döşeyen bu isimlerin çalışkanlıkları, azimleri, ilmi yöntemleri ilgililere çok şey anlatır.

Eserin diğer bölümlerine bakıldığında, GTT ilmi sahasının metodolojisi üzerine yeni önerilerin olduğu görülür. Misal ikinci bölümde GTT’nin zamansal ve mekansal sınırları üzerine derin tespitler yapılır. Türklerin geniş coğrafyaya yayılması, geniş zaman dilimlerinde adlarından söz ettirmesi aslında bu konuda konuşmayı ve tartışmayı zaruri kılmaktadır. Burada dikkat çeken husus Türk tarihini kendi kalıplarına oturtmaya çalışan Batılı tarihçilere karşı tezlerin bu alanda sunulmasında yatmaktadır. Alanın (GTT) zamana ve mekana dair sınırlılıkları, ortak tarih anlayışlarının tekamülü, başka tarihi ekollerin etkileri vb. konuların sayfalara yansıdığı bu bölümde ufuk açıcı birçok bilgiyi edinmek mümkündür.

Yeni bilgilerin yeni sahaları da beraberinde getirdiği vakidir. Misal eserin üçüncü bölümünde Türk tarihinin hedeflerine dair tespitlerin yapıldığı önemli bildiriler yer alır. Öncelikle GTT alanıyla ilgili konulara bakıldığında, belli coğrafya ve devletlere yoğunlaşıldığı görülür. Fakat kıyıda kalmış yüksek önemi haiz daha az çalışılmış bölge ve siyasi oluşumlara yönelmek gerekmektedir. Bu GTT’nin hedeflerine uygun bir yaklaşımdır. Misal İran, Sibirya ve Hindistan gibi Türk tarihinin ciddi manada teşekkül ettiği alanlara dair yapılan sunumlar hem coğrafya millet ilişkisini ortaya koyar hem de tarihçiye yeni bakış açıları kazandırır. Ayrıca arkeoloji tarih ilişkisini anlatan bildiride olduğu gibi yeni metodolojik yaklaşımların GTT’nin bakir alanlarında nasıl kullanılacağına dair tüyolar verilir.

Eserin dördüncü bölümü ise, tarihin olmazsa olmazlarından en önemlisi olan kaynaklara ayrılır. GTT’nin kaynak dökümünün tahmin edilenden daha fazla olduğunu kanıtlayan bu bölümde, başta bilinenler olmak üzere adından daha az söz edilen kaynaklar da masaya yatırılır. Misal Çin kaynaklarını ele alan bildiride okuyanı yönlendiren ve yardımcı olan bir bilimsel metot izlenir. Çin kaynaklarının efektif kullanımına dair bu bildirinin rehber olma açısından fazlasıyla pragmatik olduğu dikkat çeker. Ek olarak kaya resimleri, Soğd belgeleri, İdil-Ural Tatar süreli yayınları, SSCB arşiv kaynakları, Kilise kayıtları vb. kaynaklar detaylı ele alınır. Her zaman her yerde rastlanmayan bu kaynaklara dair yapılan tespitlerin tarihçinin ufkunu genişleteceğine şüphe yoktur. Üstelik bu kaynak dökümünün GTT sahasının olanaklarını artıracağını, araştırmaları zenginleştireceğini, okuyanı spesifik alanlara yönlendireceğini düşünmek olasıdır.

Eserin beşinci bölümü ise daha özelleşmiş konulara ayrılır. Başka bilimsel ortamlarda da sunulmasında herhangi bir sakınca olmayan bu bildiriler GTT’nin araştırma sahasının zeminin ne şekilde işlediğini kanıtlamaktadır. Özellikle coğrafya ve konu bağlamındaki çeşitliliği gösteren bu sunumlardan Genel Türk tarihçisinin olaylara yaklaşımını algılamak mümkündür. Aslında bu kısım GTT alanında çalışan tarihçileri Türk tarihinin diğer alanlarında ter dökenlerden hangi yönleriyle ayrıldıklarını da ispat etmektedir. Misal kabaca 19. yüzyılda Bulgarcılık akımı, Babür ordusundaki ortaya çıkan bir çatışma, Farsname-i Nasıri isimli eserdeki Türk izleri, Türkistan’ın Rusya tarafından sömürüsünün yazılı izleri gibi mikro düzeye inen araştırma konularının incelenmesi GTT sahasının ne kadar geniş ve güçlüklerle dolu olduğunu göstermektedir.

Eserin son bölümünde ise, günümüzde GTT’nin ne durumda olduğu ele alınmaktadır. Bu bölümde Türk üniversitelerinde GTT alanına giren derslerin müfredattaki konumu ve durumu hakkında bilgi verilmektedir. Tablolarla zengin bir bilgi aktarımının söz konusu olduğu makale yardımıyla akademik dünyada GTT’nin artıları ve eksileri ortaya çıkmaktadır. Bu bölümdeki bir diğer makale ile GTT derslerinin diğer tarih derslerine nazaran durumunu da takip etmek mümkündür. Esasında çalıştayın işlevsel olarak kendini en iyi gösterdiği oturumun, bu bölüm başlığında düzenlendiğini düşünmek yanlış olmaz.

Eser her ne kadar birbirinden bağımsız konular üzerine bilimsel gelişmeyi sağlamaya çalışan ilim insanları tarafından sunulan bildirilerden oluşsa da Türk tarihine hizmet şiarı noktasında önemli çalışmalar için kıvılcım kabilinden bir etkiye sahiptir. Üstelik sunumlarının didaktik yönüne binaen alanın mensupları için bildirilerin fazlasıyla doyurucu olduğu görülmektedir. Yirmi yedi yazarın ayrı ayrı tezleri, bilgilendirmeleri, önerileri, metodolojik yaklaşımları, analitik değerlendirmeleri alan için çok önemli bir kazanımdır.

İlgili literatür düşünüldüğünde bu tarz çalıştayların kitap haline getirilmesi alanda uzmanlaşacaklara mühim katkılar sunacağı açıktır. GTT alanında eser vereceklerin kaynaklara, teorik yaklaşımlara, metodolojik görüşlere, yeni çalışma sahalarına hakim olmaları için eserin ehemmiyeti inkar edilmez. Ayrıca eserde makalesi bulunan akademisyenlerin çalışmalarına olan ilginin artması olasıdır. Üstelik sadece eserlere değil, Türk tarihinin zengin geçmişine dair önemli araştırma konularındaki çalışılmamış sahalara ilgiyi kanalize eden çalıştay bildirilerinin yeni eserleri müjdelediğini düşünmek mümkündür.

Eserin bilimsel bir toplantıda akademik bir topluluğa sunulan bildirilerden oluşmasına karşın dilinin ağır olduğu ya da fazla terminoloji içerdiği söylenemez. Bu nedenle eserin derin ihtisas konuları hariç genel okuyucu kitlesine uygun olduğu savunulabilir. Bununla beraber eserin bu güçlü yönlerine nazaran bazı ufak tefek eksiklikler de yok değildir. Misal bildiri sahiplerinin sadece çalıştığı üniversite ve akademik unvanlarının verilmesine karşı kısa biyografik bilgileri yoktur. Oysaki bu tarz bilgilendirmeler okurun daha fazla bilgi edinmesini sağlayabilirdi.

Son olarak, GTT konusunda ümitvar olmamızı sağlayacak güçlü bir kadronun ülkemizdeki tarih disiplinini iyi noktaya getireceğini düşündürecek çok şey vardır. Geçmişle kıyaslandığında iyi bir noktada olduğumuz eserdeki bildirilerden anlaşılmaktadır. Yine GTT alanında dirsek çürüten ama çalıştaya katılamayan akademisyenlerimizin olduğu da bilinmektedir. Yapılan çalışmalar sempozyum, konferans, kitap, makale, çalıştay vb. gibi düşünüldüğünde son zamanlarda Atatürk’ün “tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir” sözünün altının doldurulduğu görülür.
Günümüzden yüzyıllar öncesinde herhangi bir kavmin mensuplarından önce, mezkur kavim hakkında söylenenlerin hızlı bir şekilde yeryüzünde yayıldığı görülür. Misal, Moğol istilasından evvel yayılan Moğol söylemi, psikolojik savaşın ilk numunesi olacak şekilde dünyayı korkuya salar. Hatta Moğollar savaşlara bu söylentilerin sayesinde önde başlarlar. İşte, hurafe dozu fazla bu söylemlerin sıkça tekrarlanması, önce bireyin sonra ise toplumun tasavvurunda saplantıya dönüşür. Korkunun eşlik ettiği düşünceler ilerleyen zamanlarda yalanın ve yanlışın egemen olduğu fikri tasarımlarla kendisini gösterirler.

Türkler, Moğol istilasının batıya doğru uzandığı yıllarda bu Moğol saplantısından mustariplerdir. Pax Mogolica’nın (Moğol Barışı) sona erdiği dönem de ise batıya doğru fetih hareketlerini arttıran Türkler, artık Avrupa için saplantıya neden olmaktadırlar. Bu bakış açısıyla Türkler saplantının hem nesnesi hem öznesi olurlar. Bu nedenle tarih disiplininin ışığında bir etnik unsura karşı yapılan çözümlemeler farklı sonuçlara gebedir. Misal, mevzu Türklerdir, ama Avrupalıların nazarında etnik bir ayrım yapılmaksızın bütün Müslümanlar Türk adı altında isimlendirilir. Türk ve Müslüman kimliğinin bütünleştiği bu algının üzerinde yapılan analizler ise bambaşka tabloların ortaya çıkmasına neden olur.

Buradan hareket eden İtalyan araştırmacı Giovanni Ricci, Türklerin İtalya’nın Ferrara şehrinde 15 ve 18. yüzyıllar arasında oluşturdukları algıyı eldeki belgelerin dilinden çözmeye çalışır. Esasında ötekini anlamlandırma aşamasında, günümüzde dahi çok boyutlu sorunların olduğu düşünülürse Ricci’nin bu iyimser amacını takdir etmek gerekir. Hatta eserde ötekine ilişkin oluşan düşmanca tasavvurun tarafların kim olduğu fark etmeksizin pek fazla değişmediği, etnik taassubun rijit halinin ilk aşamada tavrın sahibinin adını kirlettiği anlaşılır.

Eser, giriş dahil 12 bölümden oluşmakla birlikte her bir bölüm mikro tarih çalışmasını andırır. Zira tarihin genel anlatımından ziyade detaya inen sıradan hayatlar ve olaylar ele alınır. Bu açıdan eserin klasik tarih kitaplarından farklı bir üslupla sunulduğunu belirtmek gerekir. Aslında tarihin merak edilen yönü, genel anlatısından ziyade özel yönüdür. Yazar özel yargılardan genele ulaşmaya çalışır. Misal, eserin giriş kısmında Nikos Kazancakis’in Müslümanlara karşı bireysel yargısına yer verilir. Kitabın diğer kısımlarında ise benzer yargıların bazı ortak paydalarda birleştiği fark edilir.

Konunun merkezinde Ferrara şehrinin olması, bu şehir devletinin Akdeniz (Adriyatik) kıyısında bulunması, eserin coğrafi merkezinin Romalıların Mare Nostrum (bizim deniz) dedikleri Akdeniz’e kaymasına neden olur. Tabii 15. ve 18. yüzyıllar arası Akdeniz, güneyinde Müslümanların kuzeyinde Hristiyanların olduğu iki kutuplu bir hal alır. Ricci, bu aşamada sadece “biz” diyerek kuzeyden ses verir. Bunun bazı sakıncaları olmakla beraber Ricci, eldeki tek yönlü belgelerin kendi panzehrini oluşturacağını düşünür. Yani Ricci’nin tasavvuruna göre, o günün dünyasında ötekine nesnel bakmak olanaksız olup tarihi olayları anlamak yeterlidir. Belki de bu yüzden kitabın kapağında yazan korku, nefret ve sevgi kelimeleri arasında sevginin yok denecek kadar az olduğu görülür.

Tarihi olaylara günümüzden bakıldığı gibi bir de devrinden bakılmaktadır. İletişimin günümüzdeki kadar yaygın olmadığı bir dünyada, İstanbul’un fethinin ya da Viyana’da Osmanlı ordusunun bozgununun akislerinin ne şekilde olduğunun cevabını ise Ricci’nin eseri verir. Misal, Viyana’da kazanılan Hristiyan zaferinin sembolleri olarak ele geçirilen sancakların İtalyan şehirlerinde gezdirilmesi tafsilatlı bir şekilde anlatılır.

Tabii ötekiyle kültürel etkileşim ve temasın bu dolaylı anlatımlarından ziyade bazen detaya inen söylemlere de eserinde yer veren Ricci, kölelik üzerinden anlatısını gayet iyi sürdürür. Zira artık birbirine çok yakın olanların hikâye edilmesi söz konusudur. Yeni Çağ Avrupa’sındaki köle pazarlarının durumunu böylelikle anlamak mümkün olur. Kölelerin çektiği çileleri, dönme ve devşirmelerin kariyer basamaklarında nasıl yükseldikleri, köle pazarının ücret tarifeleri, köle kurtarma vakıf ve dernekleri, maceralı kaçış hikayeleri ve esaretten fidyeyle kurtuluş öyküleri sonrasında yapılan kutlamalar eserde kendisine yer bulur. Bu zengin anlatım su katılmamış bir sosyal tarihin ortaya çıkmasına neden olur.

Her eserin sosyal tarihe ilişkin güçlü bir malumat verdiğini savunmak zordur. Ama Ricci’nin kaynakları gayet zengindir. Öncelikle Ricci türü ne olursa olsun yazılı kaynakların izini gayet iyi sürer. Yazının sadece devlet mekanizmasında kullanılmadığı Yeni Çağ Avrupa’sı düşünüldüğünde, Ricci’nin kaynaklar açısından aynı dönemi çalışan Osmanlı tarihçisine oranla şanslı olduğu düşünülebilir. Çünkü, matbaanın yaygın kullanımı kronik yazarlarını ve eserlerini çoğaltır. Hatta Türklerle ilgili mevcut birçok kitap vardır. Ricci, sadece yazılı eserlerle de kalmaz resim ve mimari sanatına dair örnekleri de eserinde inceler. Birinci el kaynaklarla eserini gergef gibi işleyen Ricci yeri gelince kölelerin ayağındaki zincirlerin üzerindeki bilgileri bile es geçmez.

Ayrıntılı tasvirler, Türklerin halk nazarında ne şekilde tecessüm ettiğine dair verileri sunar. Burada dikkat çeken husus halkın geniş merakından ve muhayyilesinden doğanların da satırlar arasında kendisine yer bulmasıdır. Misal kuyruklu yıldızlara yüklenen anlamlar, sembolik cezalandırma seremonileri, şiirlere ve halk söylencelerine girmiş anekdotlar gayet iyi sunulur. Şiirler demişken, yazarın küçük nüanslardan büyük meseleler çıkarmayı layıkıyla yaptığını belirtmek gerekir. Misal 17. yüzyıl sonunda yazılan bir şiirde, Türkler ve Troya arasında kurulan bağlantıdan yola çıkarak günümüze kadar uzanan bir durum değerlendirmesi yapılır. Troya Savaşı’yla Doğu ile Batı’nın (Türklerle Avrupalıların) hesaplaşmasının tarihi dökümü günümüze kadar getirilir. Hatta öyle ki Troya kalıntılarının, Türkiye Cumhuriyeti döneminde Çanakkale’de sergilenmesi dahi kökü Troya’ya ulaşan bir militarist anlayışla bağdaştırılır. Yazarın bu sıra dışı tasavvuru bir tarafa bırakılırsa Türk algısına dair değinisinin ilgi çekici olduğunu kabul etmek gerekir.

Sonuçta, bazen tarih disiplininin savaş cephelerinin içine yerleşen bir anlatım tarzı vardır. Bu orijinden; savaşlar, barışlar, antlaşmalar ve siyasi haritalarının şekillenişi tarih anlatımının ana kolonlarını oluşturur. Ama cephenin gerisinde kendi sistematiğini koruyan, cepheye göre şekillenen fakat cepheden bağımsız bir sosyal alan vardır. Bu saha çoğu zaman tarihçiler tarafından ihmal edilir. Aslında savaş, çatışma ve mücadelenin olduğu cephe hattı buz dağının görünen kısmıdır. Görünmeyen kısımlarda ise birçok hazine saklıdır. İnsanın tarihe bireysel izdüşümü ve bu izdüşümünün toplumsal alana yansıması, tarihin ihmal edilmiş sosyal geri planındadır. Araştırmaya sosyal alandan yola çıkılarak başlanırsa mikro parametrelerle makro yapıların deşifre edilmesinin mümkün olduğu ortaya çıkar. Çünkü tarihteki her devlet; doğup, yaşayıp ve ölen; kişiliği, organizması ve genetiği farklılaşmış bir insanı andırır. Bu yüzden Ricci’nin sosyal hayatın merkezine inen mikro anlatımı oldukça önemlidir. İlerleyen zamanlarda bu anlatım tarzına ilişkin eserlerin artacağı rahatlıkla düşünülebilir.

Tarih, bazen kavimler arasındaki kadim düşmanlıkları ve uzun husumetleri hikaye eder. Birbirlerine olan tutumlarıyla anlam kazanan ezeli mücadelelerin temsilcileri, taraf olmanın hırsı ve nefretin dinamiğiyle öylesine sarmalanmıştır ki sathi değerlendirmelerle olayların hakiki yönü anlaşılmaz. Aslında kalem ahlakının bilincinde olan yazar hakikat arayışındaki okurun derdine derman olur. Bazen yazanın fikrine, ırkına, dinine bakılmaz; çünkü gerçeğin hanesine yazılanlar pazar sergisindeki taze ürünler gibi parlar. Bu aşamadan sonra okur elediği bilgilerden açığa çıkan gerçeğin tarafına geçer.

Araplar ve Yahudiler de yukarda izah ettiğimiz şekilde günümüzde ezeli ebedi düşmanlar olarak bilinir. Aslında olayların kökenlerine inildikçe ele alınan vakıanın zamandan geriye doğru kademe kademe boyut değiştirdiği fark edilir. Zaten tarihe dar bir açıdan bakılırsa günümüzdeki olayların algılanması güçleşir. Bu nedenle yaşanan mücadeleler, çatışmalar ve dostluklar geniş bir bakış açısıyla zamana derinlemesine nüfuz eden yaklaşımla ele alınmalıdır. Ele alacağımız “Tarihte Araplar ve Yahudiler- İki İbrahim, İki Musa, İki Tevrat” ilk aşamada okurda bu hissi uyandırır.

Kitabı yazarın biyografisinden okumaya başlayanların eserin objektif bir bakış açısıyla yazılmadığını düşünmeleri olasıdır. Zira Dr. Ahmet Susa Iraklıdır ve Müslümandır. Yetişilen kültür ortamı ve dini yönelim gibi faktörler yazarın düşüncelerinin içine sindiğinden müellif tarafından savunulan düşünce çoğu zaman okur nazarında sathi değerlendirilerek itibarsızlaştırılır. Ahmet Susa da bunu tahmin etmiş olacak ki Arap-Yahudi ilişkilerinde kendi tezlerini güçlü dayanaklarla sunmaya çalışır. Hatta bazen tamamen Iraklı ve Müslüman değilmişçesine yorumlarına objektiflik katar.

Tabii Susa sadece tezlerini kanıtlamak amacını gütmez. Onun öncelikli amacı 17. yüzyıldan sonra hız kazanan oryantalist bakış açısıyla kaleme alınan Arap tarihlerinin karşısına yerli tarihçiler tarafından yazılan alternatif tarihleri koymaktır. Yani Batılıların sıklıkla taraflı emperyal bir duruşla kalem oynattıkları bir zeminde milletlerin kendi tarihlerini kendilerinin yazması gerekliğini vurgulayan Susa, Arap tarihinin gizli maksatların tahakkuk edilmesi uğruna kişisel siyasi yorumlarla dünyaya servis edilmesini istemez.

Aslında Susa eserinin girişinde mücadele etmek zorunda olduğu yapının gücünü kabul eder. Günümüzdeki Yahudi tezlerinin sahibi olan Siyonistlerin güçlü enformasyon ve bilgi çarpıtma aracılığıyla hakikati görünmez kıldığını vurgular. Bu yüzden hakikati bulmayı kendine amaç edinen Susa, eserinin, uzun yıllar boyunca yaptığı çalışmaların ürünü olduğunu da vurgulamaktan geri kalmaz. Zaten ele alınan olayın tarihi açından derin köklerinin olması, yapılan çalışmanın uzun süreli ve yorucu olduğunu kanıtlamaktadır.

İlk aşamada eserde birçok açıdan hakim tarihi argümanların çürütülmeye çalışıldığı görülür. Bu amaçla ilişkilerin en derin köklerine inilir. Fakat bundan yaklaşık en az 4000 yıl önceki dünyayı; esatir, mitoloji, hurafe ve yozlaşmış bilgilerin bıraktığı tortulardan tam manasıyla anlamak mümkün değildir. Bu şekilde boz bulanık suda balık avlamak ise ilkçağ uygarlıklarının izlerini iyi sürmekle mümkündür. Yazar da bu fark etmiş olacak ki Arabistan havzasında meydana gelen göçler ve göçler sonucunda oluşan siyasi otoritelere dair bilgileri sunarak eserine başlar. Bunun önemi metnin ilerleyen kısımlarından anlaşılır. Şöyle ki elbise biçer gibi toprakları kendi ana yurtları ve kadim vatanları diye nitelendirenlerin aslında sahip olduklarını düşündükleri toprakta misafir oldukları ortaya çıkar. Üstelik tam tersinin de vuku bulduğu da görülür.

Yazar, siyasi tarihe ilişkin görünümü ortaya koyduktan sonra, bütün dikkatini Tevrat’a yöneltir. Aslında yazarın bu seçimi karşıtlarının yaklaşımı ile ilgilidir. Yazarın çürütmeye gayret ettiği tezlerin ana kolonları Tevrat’ın üzerinde yükselir. Dini metinlerin eleştiri kabul etmez yapısı Susa’nın öne sürdüğü fikirler sayesinde yıkılır. Kabaca bir tenkitle bile içerdiği tezatlar sayesinde hükmü geçersiz kılınan Tevrat, yazarın güçlü argümanlarının karşısında duramaz. Yahudi cephesinin savunduğu tezlerin direkt Tevrat’la oluşturduğu çelişkiler ise oldukça şaşırtıcıdır.

Üstelik Tevrat kendi çağdaşı olan metinlerle ve arkeolojik bulgularla karşılaştırılır. Sonuç gerçekten ilginçtir. Zira Tevrat, yazıldığı dönemin izlerini taşıyan kaleme alındığı coğrafyanın edebi, mitolojik, dini, hukuki bir kompozisyonu gibi kendisini gösterir. Dönemin yazın ürünleriyle manidar benzerlikler ve farklılıklar ise Tevrat’ın güvenirliliğine halel getirecek derecededir. Bunları uzun uzun anlatan Susa; üç dönemin önemine dikkat çeker: MÖ 19. Yüzyılda İbrahim Peygamber dönemi, MÖ 13. yüzyılda Musa Peygamber dönemi ve Tevrat’ın yazıldığı Yahudilerin Babil’deki sürgün dönemi MÖ 6. yüzyıl. Bu üç dönem ayrı bölümlerde detaylı bir şekilde anlatılır. Bu şekilde Tevrat’ın kronolojik yanlışları da ortaya koyulur. Ayrıca üç dönem arasındaki kopukluklara dikkat çekilir.

Eser kronolojiyi netleştirirken etnoloji ve dilbilimsel verilerden üst düzeyde faydalanır. Çünkü metinlere bilimsel nitelik kazandıran bu kanıtların güçlü sunumu erbapları için çok şey ifade eder. Yukarda bahsedilen üç dönem eldeki veriler paralelinde karşılaştırıldığında üç dönemin birbirinden bağımsız olduğu, İbrahim Peygamber ve Musa Peygamber kavmi ile Yahudiler arasında bir rabıta bulunmadığı, Musa Peygambere indirilen Tevrat’la MÖ 6. Yüzyılda Yahudiler tarafından yazılan Tevrat’ın aynı olmadığı ortaya koyulur. Çelişkiler o kadar yoğundur ki yazarın eserinde bahsettiği gibi iki İbrahim, iki Musa, iki Tevrat ortaya çıkar.

Ezber bozan tespitleriyle birlikte Susa kullandığı kaynaklarda çeşitliliğe dikkat eder. Özellikle Yahudi olmasına karşın farklı düşünen yazarların fikirlerine önem verir. Bununla beraber tarih öncesi dönemde yazılmış tabletler ve hiyeroglifleri kullanmaktan imtina etmez. Bu tarz kaynakların izini sürmek ve bu kaynakları günümüzün tarih anlayışıyla bağdaştırmanın olası güçlüklerine rağmen Susa bu işin altından layıkıyla kalkar.

Eser her ne kadar köklerle ilgilenmiş olsa da günümüze yakın dönemi anlatmaktan geri kalmaz. Özellikle Yahudi tezlerinin hız kazanmaya başladığı İsrail devletinin kurulmasına varan dönem tüm yönleriyle anlatılır. Kitabın yedinci ve sekizinci bölümü bahsedilen konulara ayrılırken günümüzde yaşanan problemlere ilişkin önemli bilgiler satır arasında okura sunulur. Fakat bu nitelikli bilgi sunumuna karşın Osmanlı-Arap ilişkileri konusunda yazar suskundur. Bölgede yaşanan hadiseler ve Arap İsyanı gibi olgulara yer verilmez. Ortadoğu’da Osmanlı’nın el çekmesine neden olan durumun sebeplerine pek değinilmez. Sadece Abdülhamit’in toprak satışına karşı çıktığı bilgisi verilir. Oysaki bölgedeki istikrarsızlık Osmanlı sonrasında ortaya çıkar, yazarın Osmanlı öncesi ve sonrasını karşılaştırması olayların daha net anlaşılmasını sağlayabilirdi.

Sonuçta, tarihi olayları anlamak için çapraz okuma yaparak olayların taraflarını karşılıklı okumak gerekir. Fakat konu Doğu-Batı olunca Batı’nın sınırsız üretkenliğine karşın Doğu’nun kendini anlatmaktan geri kaldığı görülür. Arap Yahudi ilişkilerinde de bu durumun sıkıntıları söz konusudur. Fikir ahlakına sahip, hakikatin peşindeki Yahudiler olmasa karşıt görüşe dahi rastlanmayacak bir alanda bazen fikri kısırlığın olduğu tarafı dinlemek erdemdir. Arapların haklı serzenişlerini dinleyen sundukları kanıtları onaylayan yazarların varlığı bu nedenle şaşırtıcı değildir. Susa’nın verdiği bilgileri çürütmek de öyle kolay değildir. Sadece bilimsel manada sessiz kalmış Doğu’nun Batı karşısında sesini yükseltmesi bile gerçeğin ortaya çıkmasının önünü açar. Karşı çıkılmayan yalanın doğru kabul edilmesi olasıdır. En nihayetinde Yahudileri ya da Arapları haklı çıkarmaktan ziyade hakikati ortaya koymak ana hedef olmalıdır.
Dikkate alındığını görmek güzel... Teşekkürler
Türk tarihinin Asya’da tecelli eden kısmı geride çok fazla yazılı belge bırakmaz. Zira Asya’da yaşam çok zordur. Doğan her çocuk önce doğayla emsalsiz bir mücadeleye girer. Yaşam mücadelesiyle sivrilen Asya insanı, amansız mücadelesi yetmezmiş gibi asker olur ve hemcinsleriyle ölüm-kalım savaşlarına girişir. Bütün bu hengamenin içinde kalemi ele almak zorlaşır. Ama bazı insanlar ve seçkinler için durum biraz farklıdır. Onların eğitim olanakları vardır. Bu sayede hiç bilinmeyen devirler ve devletler için yazılı kaynaklara ulaşmak mümkün olur. Mirza Haydar Duğlat da seçkin olmanın avantajını kullanarak kaleme sarılır ve çevresindeki dünyada gelişen olayları gelecek nesillere aktarır. “Tarih-i Reşidî” namıyla yazdığı eseri Çağataylılar döneminde Türkistan’ın tarihine ve coğrafyasına dair önemli bilgileri günümüze ulaştırır.

Mirza Haydar Duğlat, devrinin önemli bir asker ve devlet adamıdır. Çağatayların Duğlatlar boyundan gelen Mirza Haydar, soyluluğuna bağlı olarak iyi bir eğitim alır. Hatta güzel sanatlara ilgi duyacak kadar bulunduğu ortamın aksine tutum geliştirerek, entelektüel birikimini arttırır. Sahip olduğu birikimi yansıtmak ve yaşadığı dönemdeki olayların unutulup gitmesinin önüne geçmek adına eserini yazar. Zira Moğol efsanesi geçmiş çağların ihtişamından hızla uzaklaşır. Yaşanan efsanenin esamesinin gelecekte okunmayacağını ve kolay unutulacağını tahmin eden Mirza Haydar; tarihe bir iz bırakarak Moğolların, özelde ise Çağatayların siyasi ve askeri yaşamını yazmayı kendisine hedef edinir.

Eser kabaca iki bölümden oluşur. Yalnız burada dikkat çeken husus ikinci bölümün birinci bölümden önce yazılmasıdır. Yazar yazdıklarını daha sonradan kronolojik bir tasnife tabi tutmasından dolayı böyle bir zaruret doğmuş olabilir. Zira eserin ilk bölümünde, 14. yüzyılda hüküm sürmüş Çağatay Tuğluk Timur döneminden, Mirza’nın yaşadığı devir olan 16. yüzyıla kadar olan olaylar ele alınır. Eserin ikinci bölümü ise, Mirza Haydar’ın başrolde olduğu ve Duğlatların etkin bir biçimde hüküm sürdüğü 16. yüzyılın ikinci çeyreğindeki olaylara yer verilir. Bu açıdan eserin ikinci kısmı Mirza Haydar’ın kişisel yaşamı ve mensubu olduğu boyun tarihi olarak nitelendirilebilir. (Eserin ikinci bölümü, 1540’lı yıllara yoğunlaşır, bu dönemde Çağatayların ve bölgenin yönetiminde Said Han oğlu Abdürreşid hanın olmasına binaen eser Tarih-i Reşidî olarak isimlendirilir)

Her eserin hikayesinin olmasıyla beraber, Tarih-i Reşidî’nin hikayesi biraz uzundur. Eser ilk kez Farsça olarak kaleme alınır. Sonra bizzat Mirza Haydar tarafından Türkçeye çevrilir. Bu yüzden elde Türkçe ve Farsça nüshalar bulunmaktadır. Bu nüshalar 19. yüzyılın sonunda İngiliz Oryantalist Edward Denison Ross tarafından İngilizceye çevrilir. Türkçeye çevirisi ise 2006 yılında Osman Karatay tarafından yapılır. Türk tarihi açısından bu kadar kıymetli bir eserin Türkçeye çevirisinde neden bu kadar geç kalındığı bir tarafa bırakılırsa, Ross’un yaptığı işi en nihayetinde takdir etmek gerekir.

Ross, eseri İngilizceye aktarırken yaklaşık 150 küsur sayfalık muazzam bir giriş yapar. Üstelik bu giriş Ross’un bölge tarihi ve coğrafyasına dair zengin bilgi birikimini de gözler önüne serer. Bu güçlü giriş vasıtasıyla Çağataylara, Moğollara, Türklere özelde Uygurlara ve diğer Asya milletlerine dair önemli bilgilere ulaşmak mümkündür. Ayrıca yazar ve eseri, Tarih-i Reşidî’nin yazılmasından sonraki durum giriş kısmında çok iyi anlatılır. Ama Ross, Oryantalist olmasına binaen bazen bakış açısını yansıtan bilimsellikten ve tarihi realitelerden uzak görüşlerini yorumlarına yansıtır. Bu kısımlara eseri Türkçeye çeviren Osman Karatay dipnotlarla şerh düşerek, Ross’a eleştirel yaklaşır. Karatay’ın alanın yetkin bir uzmanı olmasının artıları bu noktalarda kendisini gösterir. Zira eserin İngilizceden dilimize çevrilmesi kadar; dilimiz, tarihimiz ve kültürümüz odaklı yanlış görüşlerin tadil edilmesi de önemlidir.

Mirza’nın yazdıklarına gelinecek olursa, öncelikle eserin döneminin yazım özelliklerini yansıttığından dolayı okuyana bir farklılık hissi vereceğini düşünmek olasıdır. Tarihe ilginin günümüzdeki gibi olmadığı dönemlerde müelliflerin yazdıklarını etkili kılmak adına bazı girişimlerde bulundukları bilinir. Mirza Haydar da bundan bigane olmayıp telif ettiklerini güçlendirmek için sık sık söz sanatlarına, dizelere, farklı hikayelere ve menkıbevi olaylara başvurur. Çünkü, Orta Çağlarda hitabet ve belagatin önemine binaen Mirza Haydar yetenekleri göstermek ister. Hatta öyle ki anlatımın akışını bozan bu kısımlar Ross tarafından sık sık çıkarılarak ana metin kısaltılır.

Her ne kadar Ross, Mirza’nın üslubunu yadırgayıp metne kendince şekil verse de yaklaşık beş yüz yıl önce yaşamış birinden akademik tavır beklemek yanlıştır. Üstelik sunulan siyasi tarih anlatısının dışına çıkan bilgilerin de muhatapları için çok şey ifade ettiğini belirtmek gerekir. Misal, yazılan dizeler edebiyat araştırmaları için önemlidir. Ayrıca verilen menkıbevi olaylar ve hikayelerin de akılda kalıcı, okumaya ısındırıcı yönünün olduğunu belirtmekte fayda var. Zira aradan geçen yüzyıllara rağmen anlatılanlar ilgi çekiyorsa, Mirza’ya uzun yıllar sonrasında hak vermek ve onun basiretini takdir etmek olasıdır. Ayrıca eserde bu tarz tarih verisi dışında kalan yerler azdır.

Mirza Haydar, her şeyden önce tarihi olaylara ve durumlara yoğunlaşır. Olaya önce genel bir anlatımla yaklaşır yer yer özele inerek tarihi vakaya teferruat kazandırır. Tarihi karakterler detaylı bir biyografik tahlile tabi tutulur. Sonra karakterin tarihi rolü üzerine değinilir. Olayın bütüncül anlatımı karşıdakine anlatımı kavratmayı önceleyen bir üslubun ortaya çıkmasına neden olur. Ayrı ayrı başlıklarla ele alınan eserde her bir başlık yoğunlaşılan tarihi konunun önceden tasnif edildiğini ve metnin yazıldıktan sonra dikkatlice düzenlendiğini akla getirir. Zira tarihi bir karakterin önce hayatı, sonra yaptığı faaliyetler ve en son tarihten çekilişi birbirini izleyen başlıklarla sunulur. Bu başlıklardan mürekkep konu dışı değinilerin tasarımı her ne kadar günümüzün akademik anlayışına uymasa da tarihi anlatıya destek olarak giren günümüzdeki dipnotlara benzer.

Dipnotlara söz gelmişken, Ross’un Mirza’nın ana metnine yaklaşırken bol notlandırma kullandığını belirtmek gerekir. Özellikle tarihi coğrafya ve kavim isimlendirmelerine ilişkin veriler etimolojik ve etnolojik olarak mercek altına alınır. Bölge ile ilgili verilen isimler onomastik ve toponomik usullerle analiz edilir. Tabii bölgenin tarihine detay kazandıran bu çevirmen tarzını her eserde görmek okurun beklentisi paralelindedir. Çünkü, metnin bazen deşifre edilmesi zaruridir. Keza bazı kavramlarla neyin kastedildiği ve terimin gerçek anlamının ne olduğu muamma olarak kalabilir. Bu da okurun metinden soğumasına neden olur. Ross’un okurun; işini kolaylaştırarak, sözlüğe daha fazla el uzatmasına mani olduğu söylenebilir. Ek olarak, Ross, Tarih-i Reşidî’nin bütün nüshalarını karşılıklı olarak kritik ederek anlatısını dipnotlarda sürdürür. Şayet nüshalardan birisinde kelime farklı kaleme alınmış ise bunun olası sebeplerini belirtir.

Mirza Haydar’ın eserinde çağdaşlarında pek rastlanmayan bir özellik de mevcuttur. Eser bir yönüyle de hatırattır. Bu da yaşanılan olaylarda tasvir gücünün beklenilenden fazla olmasının önünü açar. Hatta öyle ki bazen olaya ilişkin betimlemeler bir macera filmindeki aksiyon sahnelerini aratmaz. Savaş anlatımlarındaki detayların harp tarihine yeni bir boyut kazandırdığı bile düşünülebilir. Özellikle okuru ve araştırmacıyı Orta Çağ’a götüren tasvirin mikro tarih ve sosyal tarih araştırmaları yönünden önemi barizdir.

Ayrıca yazımızın başında Orta Çağ’da kaleme kağıda pek dokunulmadığını düşünürsek, yazarın bazen yazdıklarının eşi ve benzerinin olmadığı savunulabilir. Çünkü bazı konularda yazarı kaynaklar vasıtasıyla teyit etmek mümkün değildir. Anlatılanlar sadece Tarih-i Reşidî’nin sayfalarında vardır. Bu da eserin kıymetini arttırır. Misal müellif: “Tibet diğer ülkeler gibi anlatılmaz, bunlar sadece böyle bir ülke olduğundan bahsederler ve burayla ilgili kısa bir malumat verilir. Bu yüzden, Tibet’le ilgili hiçbir kitapta bulunmayacak bazı ayrıntıları sağlamaya cesaretlendim (s.575)” diyerek, Tibet’le hiçbir kaynakta olmayan değerli bilgileri verir. Misal Tibetlilerin çiğ et yedikleri, seneden 40 günden fazla çalışmadıkları, atlarının et yediği, yük hayvanı olarak koyunu kullandıkları, 124 bin peygambere ve kurtarıcının geleceğine inandıkları, tünellerden altın çıkarıp bazen bu tünellere saklandıkları, tenasühe inandıkları vb. ilginç sosyal, kültürel, dini anlatılar Mirza Haydar tarafından okura ulaştırılır.

Bu arada yazarın müverrih (tarihçi) ismini dolduran tavırları dikkat çekicidir. Bir kere her ne kadar yer yer taraf olan bir üslubu benimsese de objektifliğini öne sürer. Bunu “amcam hakkında dahi kötü yorum yapabiliyorum” diyerek vurgular. Misal tarihi yaklaşımını yansıtırken kullandığı bu cümleler dikkat çekicidir: “Bu muhtasarı yazarken kendime yüklediğim mecburiyetlerden birisi, diğer insanlardan ve iyi kaynaklardan duyduklarımı, önem taşıyorsa kısaca hikaye etmek, bizzat şahit olduğum olaylarda ise, abartıya kaçmak korkusuyla bir konu üzerinde detaylara girmemektir. Ama bizzat şahit olduğum veya fiilen içinde bulunduğum olaylar şahsi tecrübelerle yazılmış şeylerdir (s.428)” der. Bu satırlardan devrimizin modern tarih yaklaşımına örnek olacak kaidelere ulaşmak mümkündür. Bu arada Mirza Haydar, birinci el kaynak etiketine sahip eserini oluştururken devrin önemli eserlerinden de (Zafername- Camiu’t Tevarih vb.) istifade etmeyi ve yeri geldiğinde onları kullanmayı layıkıyla bilir. Müellif tarihçiden ziyade herkesin taşıması gereken hakikat borcunu da şöyle ifade eder: “Bu satırları okuyan kişilerin beni mübalağa etmek ve iftira atmakla suçlamasından Tanrı esirgesin (s.428)”. Yine Mirza Haydar’ın metodolojik yaklaşımını göstermesi açısından bu satırlar önemlidir: “Bahsetmeye layık olsun veya olmasın, buldukları her şeyi anlatmak tarihçilerin şanındandır. Çünkü beylerin iyi vasıflarını yazıya geçirmek ve bütün kötü eylemlerini görmezden gelmek değil, geride bu dünya halkının bir kaydını bırakabilmeleri için, daha ziyade ayrım gözetmeksizin tüm gerçekleri ifade etmek onların amacıdır (s.295)”. Gerçeğe objektif doğruya yönelen bu satırlar yazarın tarihi yaklaşımının doğruluğuna vurgu yapar.

Mirza Haydar, eserinde hakikat konusunda bu kadar hassas olmasına karşın eserin sunumundaki güçlüklerden dolayı bazen fazlasıyla zorlanır. Misal kendisine sözlü olarak gelmiş verilerin bazılarının üzerinden uzun zaman geçer. Bu da bilgilerde başkalaşımın önünü açar. Kimi zaman bu bilgi değişimi Mirza Haydar tarafından pek dikkate alınmaz. Bununla beraber olayların sunumunda kronolojik bir sıra takip edilmediği için yer yer karışıklıklar ortaya çıkar. Bazen ilmi tutarsızlıklara bağlı olarak mesafeler ve coğrafi yerler üzerindeki bilgiler karışır. Kabileler ve yerleşim yerlerinin bulundukları coğrafya üzerine verilen tutarsız malumat, haritalarda yer bulma sorunlarını beraberinde getirir (Eserde harita kullanılması okurun işini kolaylaştırabilirdi). Son olarak sık sık yapılan gereksiz tekrarlar konuyu bağlamından uzaklaştırır.

Sonuçta, Mirza Haydar, milletine, devletine, ailesine olan sorumluluğunu layıkıyla yerine getirir. Milletinin adı sanı unutulmasın diye yazdıkları günümüze kadar gelir. En nadide bilgiler satırları arasında tecessüm eder. Meşhur Babür Devleti’nin kurucusu Zahireddin Babür Mirza Haydar’ın teyze çocuğudur ve eserinde onun için yazdıkları Mirza Haydar’ın devri için ne kadar kıymetli bir insan olduğunu kanıtlamaktadır: “Elinden yazı yazmak, resim yapmak, ok, mızrak ve yay kullanmak gibi her iş gelirmiş. Şairlik kabiliyeti de vardır…” Devrinde böylesine bir etki bırakmış, çok yönlü bir şahsiyetin yazdıklarını dikkate almak bir İngiliz’den çok Türk okuruna ve araştırmacısına borçtur.